Mira
Gözlerimi ertesi güne açtığımda aklımda sadece Udar’la iletişime geçmek ve yer altına inip Iray’la görüşmek vardı. Bu yüzden sabahın beş buçuğunda gözlerimi açmış, üzerimi giyinmiş, yanıma aldığım sırt çantasına ekstradan bir şal tıkıştırarak evin kapısına yönelmiştim. Annemle babamın haberdar olması için aile grubuna yürüyüşe çıktığımı, oradan da kampüse geçeceğimi bildiren bir mesaj attım. Binadan ayrıldıktan kısa bir süre sonra da Udar’ın numarasını çevirdim.
Çağrım karşılığında hızla “Günaydın,” demiştim. Belli belirsiz duyduğum birkaç mırıltı tekrardan seslenmeme neden olduğunda, “Udar?”
Aynı şekilde ismimi söyleyerek karşılık verdi. “Mira?” Sanırım gözünü yeni açıyordu. “Bugün biraz erkenci değil misin?”
“Evet, üzgünüm ama Iray’la görüşmem lazım.” Söylediklerimden sonra Udar yanlış kişiyi aramışım gibi kısa bir sessizliğe bürünmüştü. “Gidiş gelişlerimde bana yardımcı olduğun için aradım ama hata mı yaptım?”
“Hayır.” Hızla reddetti. “Hayır hata yapmadın. Sadece bu kadar erken aramana şaşırdım.” Yataktan kalkışını ve nevresimlerin hışırtısını duydum. “Bu saatte buraya gelsen bile istediğin görüşmeyi yapabileceğinden şüpheliyim.”
“Neden?”
“Iray’ın huzurlu bir uyku çektiğinden şüpheliyim,” derken kalbime belirsiz bir sızı sızdı. “Bu yüzden uzun bir süre yataktan çıkacağını düşünmüyorum.”
“Anlıyorum.” Yürüdüğüm sokakta adımlarım yavaşlamaya başladı.
“Dışarıda mıydın?” diye sorduğunda,
Biraz gönülsüzce cevapladım. “Evet.”
“Bekle beni, seni almaya geleyim.”
“Özür dilerim.” Pişman bir şekilde dudaklarımdan sıyrılan kelimeler Udar’ın pek hoşuna gitmemiş olmalı ki birkaç hoşnutsuz mırıltı çıkardı.
“Özür dilemeni gerektirecek bir şey yok. Beş dakika içinde geliyorum.”
“Tamam.”
Konuşmanın sonu gelmişçesine telefonları kapattığımızda yürümeyi bırakarak kaldırıma oturmuş, aklımı kurcalayan düşünceleri susturmayı denerken Udar’ı beklemeye başlamıştım.
Beklemek konusunda başarılıydım ancak düşüncelerimi susturmak konusunda aynı şeyi söyleyemeyecektim. Devamlı olarak Iray’ı, onun ifadelerini, o evden sızan yoğun duyguları, banyoda kan çanağına dönmüş gözlerimi ve annemle babama bir şey fark ettirmemek için odamdan bir türlü çıkamadığım anları düşünüyordum.
Annemi geçen akşam o kadar endişelendirmiştim ki kendimi kilitlediğim odamın kapısını açmam için yalvarmıştı. Bu zamana kadar başıma gelmiş birçok pislikle mücadele eden ve bunları aileme biraz olsun yansıtmayan ben, o gün başarısız olmuştum. (Iray’ın neyi amaçladığını, neden beni aniden uygulama alanına soktuğunu ve böyle ağır bir enerjinin sahibiyle karşı karşıya getirdiğini anlayamıyordum.) Ruhunu tanımamı istediği kişi birkaç saniyede tüm duygularımı altüst etmişti. Anneme hiçbir şey açıklayamadığım için endişeden mahvolmasına neden olmuştum ve odamda ağlamaya devam ederken annemin de bana eşlik etmeye başlaması babamın kafasını karıştırmıştı. Aşırı duygudan çok, duygusuzluğuna maruz kaldığı kızını bu halde gördüğü için şoka girdiğini de söyleyebilirdim.
Şimdiyse sabahın köründe, ne yaşadığımı bile bilmez bir hâlde dışarı çıkmamı şüpheli bulacaklarını söyleyebilirdim. Belki de biriyle görüştüğümü ve birinin beni darmadağın ettiğini sanacaklardı ancak gerçekler düşündüklerinden çok daha fazlasıydı. Son yıllarda duygusuzluğuyla bildikleri kızları; duyguları okuyabilen, sezinleyebilen ve muhtemelen daha birçok özelliğe sahip olacak bir empattı. Ne de büyük bir ironiydi.
“Hey…” Udar’ın sesini duyduğumda başımı kaldırdım, olduğum yerden ayaklanarak bacaklarımı ve kalçamı elimle silkeledim. “Günaydın.” Telefonda cevap vermeyi unutmuş gibi beni selamladığında,
Gülümsemeye çalıştım. “Günaydın tekrardan.”
Saçlarındaki hafif dağınıklık, yanıma gelmek için ne kadar da acele ettiğini ele verirken yüzümdeki gülümseme daha gerçekçi bir hâl aldı. Adımları hemen yanımda durduğunda ise gözlerimi gözlerine çıkardım.
“Nefesini tut,” dediğinde ciğerlerime doldurduğum oksijenin yanında gözlerimi de kapadım. Nefesimi verirken gözlerimi yavaşça açtım ve Sırlar Okulunun her zamanki serin, beyaz koridorlarıyla karşılaştım.
“Teşekkür ederim.” Udar aramızdaki mesafeyi açarken çantama uzanarak içindeki şalı almış, hızla boynuma dolamıştım.
“Rica ederim.” Ardından koridorunda yer aldığımız beşinci kattaki odasına yönelmişti. “Kahvaltı genelde 5’te başlamış oluyor. Odana geçmeden önce atıştırmak istersen aklında bulunsun.”
“Tamam, tekrardan teşekkür ederim.” Aç değildim ancak bir bardak çay alabilir ve biraz daha ısınabilirim umuduyla yemekhaneye yönelmiştim.
Zıt yönlere ilerlememiz, birbirimizin görüş açısından çıkmamıza neden oldu ve her ikimiz de bu şekilde kendi işimize odaklanmayı tercih ettik.
Yemekhaneye girdiğimde ve fazlasıyla sakin olan içeride, elindeki kupa ile bir köşeye sinmiş Iray’ı gördüğümde küçük çaplı bir şok geçirmekten kendimi alamadım. Vakit kaybetmeden ona yönelmiş, bardağından çıkan buhara kenetlenmiş mavi gözlerin ilgisini çekmeden yanına yerleşmiştim.
Ağladığı her halinden belli olan kızarmış göz çevreleri, kurumaya başlamış dudakları ve henüz örülmemiş dünden kalan dağınık saçlarıyla karşı karşıyaydım.
“Günaydın Mira,” demişti gülümsemeye çalışarak, “Bugünün yeşil çayı ayrı bir lezzetli. Sen de içmek ister misin?”
Başımı onaylarca salladıktan sonra çantamı çıkardım. Iray’ın benim yerime ayaklandığını fark ettiğimdeyse kolundan tutarak durdurmuştum. “Otur sen. Ben gidip alırım.”
Söylediğim gibi içeceklerin tarafına yönelerek bir fincan almış, kendime doldurduğum yeşil çayın ardından Iray’ın yanına geri dönmüştüm. Konuşmak için acele etmedim ve hemen yanında yer alırken sessizce çayımı yudumladım.
“Nasılsın?” İlk soruyu soran o olduğunda buğulu gözlerimi gözlerine çıkardım.
“Eh… Harika olduğumu söyleyemeyeceğim.”
Onunkilerden pek de farklı olmayan kızarmış ve şişmiş gözlerime bakarak gülümsedi. Ardından da, “Görebiliyorum,” dedi.
“Sen nasılsın?”
“Öyle böyle…” Verdiği geçiştirici cevap hoşuma gitmediğinde yüzüne aynı dalgınlıkla bakmaya devam etmiş, konuşmaya mecbur bırakmıştım. “Çok iyi bir durumda değilim.”
İtirafına karşılık içimde ona sarılma isteği doğduğunda hızla olduğum yerde silkelenerek kendime geldim. Iray’sa yüzündeki buruk gülümsemeyle birlikte biraz daha bana yanaştı. Artık dizlerinden biri benimkine değiyordu.
“Böyle ağır bir deneyimi yaşamana sebep olduğum için özür dilerim,” dediğinde dizlerimize inen gözlerim tekrardan yukarıya çıktı. “Ben de karşında bu kadar yıkılmak istemezdim.”
“Böylesine zorlanacağın bir ziyarete neden beni de ortak ettin?” Sorumu cevaplamaktan kaçındığında düne küçük bir hatırlatmada bulundum. “Görüşeceğin ruhu selamlamamı istemiştin. Tanıştığımızı da dile getirdin.”
“Evet, küçük bir hatırlatma yapmanın ileride olacaklara yardımcı olacağını düşünüyordum.”
“Düşüncende… Yanıldın mı?” Tedirginlikle sorduğum soruya karşılık,
İlk olarak gülümsemeye çalıştı. “Hayır, yanılmadım. Yine de deneyimlemek kolay değildi.” Derin bir nefes alıp verdi, çayından yudumladı. “Gördüğün gibi, ruh eşleri her zaman birbirini mutlu edemiyor.”
Kırgın hissettim. Başta gerçekten de kırgın hissettim ancak aradan geçen zaman, hissettiğim duyguların bana değil de Iray’a ait olduklarını fark ettirdi. Tuhaftı. Düne kadar herhangi birinin duygularını bu kadar net hissettiğimi ya da hissettiklerimi kendi duygularım sandığım bir an olmamıştı.
Bir açılım mı yaşamıştım?
“Birlikte gitmemizin nedeni gelişimimi tetiklemek için miydi?”
Gözleri baştan sona sevgi doluydu. “Evet,” dedi. “Yer altında, gelişimini tetikleyecek birçok unsur olmasına rağmen tepki göstermemek konusunda inatçıydın. Vücudun da bir türlü uyum sağlayamadı.” Doğru… üşümeye devam ediyordum, yer altındaki hiç kimse benim gibi birer kat fazla giyinmeye ya da bir atkıyla boynunu sarmaya ihtiyaç duymuyordu. “Bu yüzden Erel’in sana iyi geleceğini düşündüm.”
Erel.
“Bu ismi dün de duydum,” kendi kendime söylendiğim sırada Iray başını kaldırdı ve bardağına henüz inmiş gözlerini tekrardan bana çıkardı. “Daha doğrusu,” diye devam ettim. “Bir anda dudaklarımdan döküldü.”
“Tanıştığınız için…” Bu seferki mırıltıların sahibi Iray’dı. “Birbirinizi tanıdığınız için gayet normal.”
Tekrar aynı şeyden bahsediyordu. Onu tanıdığımı, ziyaretimizin esas sahibi ile tanışık olduğumu söylüyordu. “Bu ismi hayatımda ilk defa duyuyorum Iray.”
Yer altına diğerlerinin aksine bir uyanış sebebiyle inmemiştim, okuduklarımı anlamam ve anlatılanları kavramam zaman alıyordu. Algılarım diğerlerine oranla o kadar da açık değildi.
“Enkarnasyon hakkında kafanda soru işaretleri var mı hâlâ?” Sorusu, belli ki birazdan söyleyeceklerine beni hazırlamak içindi.
“Biraz biraz,” dedim. “Oturmayan yerler için araştırma yapmaya devam ediyorum.”
“Burada bulunan hemen herkesin birden fazla hayatta karşılaştığını, öyle ya da böyle bir araya geldiğini söylesem ne düşünürdün?”
Burada beni şaşırtan o kadar fazla şey vardı ki Iray’ın söyledikleri kulağıma o kadar da inanılmaz gelmedi. “Olabilir, gözüyle bakardım.”
“Dünya’ya unutarak gelmiş olsak da aramızda hatırlayan kişiler çıkabiliyor. Bir kısmını hatırlayan, çoğunu hatırlayıp da delilik yolunda ilerleyen veya gerçekleştirdiği regresyon çalışması ile sonradan hatırlayanlar olabiliyor.”
Anlaşılan bahsettiği ruh tanışıklığı da buradan geliyordu. “Pekâlâ… Bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğiz?”
Mevcut olarak aldığım teorik eğitimlerime başkaları eklenecek miydi? Empati üzerinde uygulamalara mı yoğunlaşacaktım? O ruh ile tekrardan yan yana gelebilecek miydim yoksa bu kadarcık tetikleme benim için yeterli miydi? Zihnimde çok fazla soru ve almak istediğim çokça da cevap vardı.
“Endişelenme, şimdilik aynı programla devam edeceğiz,” dedi. “Ve Erel hakkında da… Soruların zaman geçtikçe cevaplanacak. Benim ya da onun tarafından değil de, aradığın cevapları kendinde bulmaya devam edeceksin.”
Buraya neden geldiğimi ve gelişimin ne gibi sebepleri olabileceğini sorduğumda da aynı karşılığı vermiş, cevabı benim bulmamın daha doğru olacağını söylemişti.
“Bunlar… Söylediklerin beni tatmin etmiyor Iray.” Ben kendimi açık bir şekilde ifade etmeye çalıştıkça karşımdaki adam dudaklarını mühürlemeye devam ediyordu.
“Bu gece aramıza güçlü bir asker adayı katıldı Mira.” Konuyu mu değiştirdi yoksa söyleyeceklerine yol mu açmaya çalıştı, bilemiyordum. “Fazlasıyla ihtiyacımız olan, elde ettiğimizdeyse bizi büyük bir bilinmeze sürükleme riskini taşıyan, değerli bir aday. Umuyorum ki birbirinizi bu yolda destekler, gelişiminizi hızlıca tamamlar ve birlikte yürüdüğümüz bu yolda büyük başarılar elde ederiz.”
Fincanımı avuçlarımın arasında sıkıştırdım. Soluklanmak için kendime biraz zaman tanımış, duyduklarımı zihnimdeki dağınık yapbozda doğru olmasını umduğum yerlere yerleştirmeye çalışmıştım.
“Bana ondan biraz daha bahsedebilir misin?” diye sordum bir sürenin ardından. “Aramıza katılan yeni askerden.”
Iray’sa oturduğu yerden kalkarak banka ters bir şekilde oturmuştu. Sırtını masaya yaslarken fincanını da kucağına aldı. Yemekhanenin kahvaltılıklar ile dolu tezgahını izlemeye başladı.
“Bir telepat,” demişti. “Tabanında ne kadar geliştiğini anlamamız için gözlem yapmaya ihtiyacımız var ancak bana kalırsa büyük yol katetmemiş. Kendi düşüncelerini ve duygularını gizleme konusunda başarılı gözükse de kişisine göre başarısız olabiliyor. En azından ben duygularını sezme konusunda pek sorun yaşamıyorum. Yerine göre… Zamanına göre… Ya da kim bilir, bana yalnızca öfkesini de tattırıyor olabilir.”
Ses tonu ne kadar alay içerirse içersin ne kadar üzgün olduğunu görebiliyordum.
“Pozitif düşünce yapısından oldukça uzak gözüküyor,” dediğimde,
Gözlerinde küçük bir heyecan yakaladığıma inanamıyordum. “Öyle,” demesi ise beklentilerimi aşan bir diğer şeydi. “Kendisi düne kadar negatiflere hizmet etmesiyle bilinen, kimilerini uykusundan kaçıran ve kimilerinin de bizzat kâbusu olan ilginç bir insandı.”
Düne kadar, demek.
“Onun negatiflere hizmet ettiğini mi söylüyorsun? Gerçekten. Erel’in?” Sorduğum soruya kendim bile inanamıyordum.
“Cevabını senin bulmanı isteyeceğim bir soru daha.”
Sinirlenmeye başlıyordum. Gerçekten de sinirlendiğimi hissedebiliyordum.
“Iray!” Ses tonum kontrolüm dışına çıktığında Iray oturduğu yerden kalktı ve yukarıdan bana açıklayamadığım bir bakış attı. “Bana karşı dürüst ol. Biraz daha dürüst ol, lütfen.”
Etrafımda olup bitenleri tek başıma ne kadar sürede çözmemi bekliyorlardı?
Öyke diğerlerine oranla daha fazla bilgi aktarıyor ve buraya alışmam için elinden geldiğince yardımcı oluyordu fakat cevaplarını aradığım ana soruların hiçbirine bir yanıt veremiyordu. Bunu Iray mı tembihliyordu, önümü o mu kapatıyordu, bilmiyorum.
Yalnızca şunu iyi bilmelerini istiyordum; önüme ördükleri her bir duvarda, o duvarı aşmak için bir cesaret bulmuyordum. Aksine huysuzlaşıyor, sabırsızlaşıyor ve öfkelenmeye başlıyordum.
Gelişimimi sürdürmemi, bir an önce uyanışa erişmemi ve benden bekledikleri performansı sergileyebilmemi istiyorlarsa daha açık bir iş birliğini kabul etmeleri gerekiyordu. İşler bu şekilde daha fazla yürüyemezdi.
“Sırlar Okulunun, yer altı askerlerinin varlığını tamamen kabul etmeden, bazı soruların cevaplanmaması senin için daha iyi,” dedi Iray. “Öyle ya da böyle birlikte geçirdiğimiz üç haftanın sana iyi geldiğini söyleyebilir ve burada olanları kabullendiğini düşünebilirsin ancak öğreneceğin her yeni bilgi derinden sarsılmana neden olurken… Sana karşı dürüst olmam pek de yararına olmaz Mira.” Bakışlarını yumuşatırken ağzından çıkan her bir kelimeye dikkat kesilmiş hâldeydim. “Anlam veremediğin şeyler yükten başka bir şey olmaz.”
Iray sıcak bir insandı. Genel olarak samimi, sevecen ve kesinlikle insanın ruhunu rahatlatan bir enerjiye sahipti. Şimdi ise kötü bir gece geçirdiğinden mi bilinmez, diken üzerindeydi. Belki onun kadar değildi ancak ben de tedirgindim ve akşam yaşadıklarımı yorumlayabilmek adına bilgi almaya çalışıyordum. Samanlıkta iğne ararcasına ağzının içine bakıyordum ve bana yalnızca anlamlandırması kolay şeyleri söylemekle yetiniyordu. Iray bana verebileceği tüm detaylardan kaçınıyordu.
Göz temasını keserek önüme döndüğümde, Iray’ın attığı bir iki adım etrafımdaki tek gürültü oldu. Fakat zihnimi ele geçiren ve tadımı kaçıran o soru ağzımdan kaçtığında, “Tüm öğrencilere böyle mi davranıyorsunuz?”
Adım atmayı bırakmıştı. “Senden sadece biraz daha sabırlı olmanı istiyorum.” Sorumu karşılamayan bambaşka bir cevap verdi. “Şu anda yakalamaya başladığın uyumu devam ettirmeni, mümkünse empatlık alanına yoğunlaşmanı ve yaşayacağın açılımlar ile psişik gelişiminde ilerleme katetmeni istiyorum.”
Sırlar Okulu huzurla, koridorları sevgiyle doluydu. İnsanları sevecendi ve birbirine yardımcı olmayı çok severdi. İnsanın aklındaki soruları cevaplayabilmek için koca bir kütüphaneye de sahipti ancak okuduğunu anlamayan biri için pek de ideal değildi.
“Bencilce,” hemen her şey için ekstra efor sarf etmekten yorulmuştum. “İsteklerin bencilce Iray.”
“Belki henüz değil ancak ilerleyen zamanlarda birliğime dahil olacaksın Mira. Üstün olarak… Yüzbaşın olarak seni yönlendirmemin, senin ve çevrendeki insanların iyiliği için emretmemin neresi bencilce?”
Ona sorduğum soruları bir asker olarak sormamıştım. Iray’ın samimiyetine yaslanarak ve belki de yaydığı sıcaklığı dost bilerek ona yanaşmıştım. Sorularımı açıkça cevaplamasa dahi şifreli birkaç şey söyler diye düşünüyordum. Yanılmıştım.
Yine.
Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin insanları hâlâ anlayamıyordum. Kandırmak, duygularla oynamak… Bütün bunlar dünya için normalleşmişti sanki.
“Seni kandırmıyorum Mira.” Iray’ın sesi düşüncelerimin arasına sıkıştı. “Duygularınla da oynamaya çalışmıyorum. Yalnızca yardım etmeye-”
Olduğum yerde bir hışımla doğrulduğumda ve elimdeki bardağı bırakmak için tepsilerin dizildiği alana yöneldiğimde Iray’ın da sesi kesilmişti. Bana ulaşamayacağını biliyor olmalı ki cümlesini tamamlamaya çalışmadı bile.
✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧
Fakültedeki derslerim için oradan ayrıldıktan sonra tekrardan yer altına dönmek istememiş, Öyke ile buluşmuş, geçen akşamı aratmaz bir şekilde Üsküdar’da kısa bir mola vermiştik. Tek farkı yanında Udar’ın da olması ve oturduğumuz bankı üçlememizdi.
“Bugün yanıma uğrayacağını bilmiyordum,” derken Öyke’nin çantasından üç tane kupa çıkarmasını, Udar’ın da o kupalara iki litrelik termosta bekleyen çayı doldurmasını izledim.
“Programında pazartesi öğleden önce, salı öğleden sonra ve çarşamba da tüm gün bizimle olduğunu biliyorum ancak hafta sonunu da bize ayırıp ayırmayacağını sormam gerekiyordu,” dedi Öyke.
“Programda değişikliğe mi gidilecek?”
“Hayır.” Solundaki Udar’ın elinden dolu bir bardağı aldı ve sağındaki bana uzattı. “Ya da kısmen.” Çayından yudumladı. “Dahası ekleme yapılacak diye duydum. Hafta sonunu psişik gelişimin üzerine yoğunlaşmak için kullanmayı düşünüyorlar.”
İstemeye istemeye sordum. “Iray mı?”
Fakat Udar, “Göksel,” diye cevapladı. “Iray’a kalsa gelişimini aceleye getirmeyecek ve seni zorlamayacaktı.”
Söylediklerine inanamadım. “Göksel’in de insanı zorlayan bir yapısı olduğunu sanmıyorum Udar.”
Udar bana bir yanıt vermeden önce Öyke ile kısa bir bakışma gerçekleştirmiş, Öyke’nin kıkırtıları serbest kalırken, “Henüz tanımadığın içindir,” demişti.
Başım ağrıdı.
“Doğru söylüyorsun,” nedense bunu kabullenmek tuhaf geldi. “Kimseyi tanıdığım yok. Gelmişim kendi kendime yargıda bulunuyorum.”
Tuhaf hissetmekten çok hoşnutsuz olduğumu söyleyebilirdim ve bu Göksel’in hafta sonumu doldurmak istemesinden kaynaklanan bir şey değildi. Sadece… Iray’dan alamadığım cevaplar, tam olarak ne yaptığımı bile bilmezken anlamaya çalıştığım dersler, hemen her gün okuduğum ruhsal konular ve dahası huzurumu kaçırıyordu.
Evet, doğru yanıt buydu.
“Iray’la tartıştığını duydum.” Öyke’nin beklenmedik söylemi gözlerimin şaşkınlıkla açılmasına neden olduğunda ne diyeceğimi bilemedim. “Bölüğün dinlenme odasında. Toplantı masasına yaslanmış ağlamak üzereydi.”
“Üzere, kelimesi fazla oldu.” Öyke’nin aksine Udar biraz daha dürüst davrandı. “’Ruh eşlerim neden bu kadar kaba?’, ‘Beni sevmiyorlar mı?’, ‘İkisi de benden nefret mi ediyor?’, ‘Bu hayatı nasıl bir ızdırapla yaşayacağım ben?’ ve benzeri birçok söylem içerisinde hüngür hüngür ağlıyordu.”
“Iray bu lafları Mira’ya taşıdığını söylese çok üzülür Udar.” Öyke’nin uyarısı Udar’ın pek de umurunda olmadı.
“Göksel tarafından koca bir bardak kuşburnu servis edilip teselli edildiği yerlerden daha bahsetmemiştim oysa.”
Öyke hafifçe kaşlarını çattı. Sonra da Udar’dan çevirdiği bal rengi gözlerini benim kahverengilerime çıkardı. “Sen onu dinleme,” demişti. “O kadar da umutsuz bir vaka değildi.”
Yüzbaşı Iray’ın askerleri düşündüğümden daha cesur ve rahat bir konuşma tarzına sahipti.
“Bir saniye,” aniden ilgimi çekti. “Biraz önce ruh eşleri mi dedin?”
“Hm hm.” Udar çayından yudumlamadan hemen önce mırıldanmıştı.
“Geçen seferki o ruhun,” Erel’den bahsediyordum, ”ruh eşi olduğunu söylemişti ancak ben de mi?” Şaşkınlığım yalnızca ifadelerime değil sesime de yansıyordu.
“Bunu en başında fark etmemiş miydin?” Udar’ın sorusu beni iyice şaşkına çevirdi.
“Bilirsin,” Öyke’nin onu devam ettirmesi hiç de işime gelmedi. “Yan yana gelen ruh eşlerinin birçoğu belirgin bir enerji hisseder. Yeryüzündekilerin diline doladığı ‘sanki bir yerlerden tanıyorum seni’ hissiyatından bahsediyorum.”
Ardından elini uzatarak çenemin altına yerleştirmiş, yukarıya ittirerek aralık ağzımı kapamıştı.
Ben… Empatların yüz karasıydım. “Bilmiyorum… Sadece onun samimi bir yapısı olduğunu düşünmüştüm.”
“Haklı aslında.” Udar’ın mırıldanışı ortayaydı. “Empatların yüz karası olduğunu değil, Iray’ın sonsuz hissettiren samimiyetini onaylıyordum. Beni yanlış anlama.”
Düşüncelerimi bu kadar açık duyabilmeleri başka bir gün rahatsız olmama neden olabilirdi ancak o gün bugün değildi. “Benimle açık konuşmadığı için sinirliydim ve biraz, sadece biraz onu hırpalamış olabilirim. Bu kadar dağılacağını nereden bilebilirdim?”
Iray’ın büyük bir masanın köşesinde ağladığını düşünmek beni o kadar rahatsız ediyordu ki bir an önce bu durumu nasıl sonlandırırım, bilmek istiyordum.
“Kırgınlığının tamamen senden kaynaklandığını düşünmüyorum,” Öyke’nin anlayışlı ifadesi biraz olsun gevşememi sağlasa da kendimi rahat hissedemiyordum. “Erel ile büyük bir çatışmaya girdiklerini duydum. Dahası Ayana ile bu sabah ortak bir işi görürken konusu açıldı. Yüksek ihtimalle hassas bir anında canını yakan ekstrası sen oldun.”
Iray bir komutan, bir yüzbaşıydı. Sahip olması gereken bir ağırbaşlılığı ve sabit tutması gereken karizması olmalıydı fakat o, tüm bunlardan uzak bir şekilde kuşburnu içerek ikili ilişkilerinin berbatlığından mı yakınıyordu? Gerçekten?
“Duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyorum.”
“Yalnızca Iray’ın duygusal tarafıyla yüzleşiyorsun o kadar.” Şeklinde Udar’dan bir düzeltme aldığımda, hâlâ kendime gelmeye çalışıyordum. “Duygusallıktan sıyrıldığında ve konu askeriyeye geldiğinde aşırı idealist davranışlarına hemen alışamayabilirsin. Aklında bulunsun.”
Duyduklarımı sindirmek benim için vakit aldığında her ikisi de sessizliğimi anlayışla karşılamış, sessizce tükettikleri çayının yanına arada küçük fısıltıları eklenmişti.
Aniden sertleşen rüzgâr karşısında Udar kaşe ceketinin kolunu sıyırdı ve bileğinden krem rengi basit bir toka çıkardı. Öyke’nin yüzünü kapatan saçlarını toplaması için tokasını ona uzattığında dikkatim düşüncelerimden sıyrılarak onlara yöneldi.
“Teşekkür ederim,” diyerek bardağını Udar’a uzatan Öyke, biraz önce bacağına bırakılmış tokayla saçlarını ensesinde toplamıştı. Udar da ensesinde biten dalgalı saçlarını alnından arkaya tarayarak rüzgâra karşı en basit önlemini aldı.
Krem rengi tokanın Öyke’nin turuncu saçlarında biraz olsun parlamıyor olması, tokanın zaten Öyke’ye ait olduğunu düşünmeme neden olduğunda küçük bir şüphe tarafından gıdıklanmaya başladım.
“Ah, evet…” Bunun farkında olan Öyke ise anında durumu düzeltmeye çalıştı. “Udar gerçek bir toka canavarı olduğundan, bir süredir odasındaki toka kutusunu Zeren ve ben dolduruyoruz,” demişti. “Favorim toz pembe olanlar.”
Öyke’nin söylemine karşılık Udar belli belirsiz gözlerini devirmiş, çayını yudumlayarak sessiz kalmayı tercih etmişti.
“Anlıyorum.” Konuyu değiştirsem daha iyi olacaktı. “Bu arada… Haberiniz varsa eğer, bölüğe gelen son asker hakkında birkaç bilgi verebilir misiniz?”
“Öncelikle Erel’in bizim bölüğe geçiş yapacağı kesinleşmedi,” diye yanıtlamayı tercih etti Udar.
“Kesinleşmedi mi?”
“Kesinleşmedi,” diye kendisini tekrar etti. “Iray da Viera da Erel’in 89. Bölük’te olmasının iyi olacağını düşünüyor ancak beyefendiye bu düşüncelerini söylediklerinde ‘Ancak ölümü Iray’ın emrine verirsiniz’ diyerek karşı çıkmış.”
Bu… Oldukça yoğun bir nefret değil miydi?
“Ciddi misin?” Kaşlarım çatılırken sorduğum soruya,
Öyke biraz üzgün bir ifade ile karşılık vermişti. “Aralarında çözüme kavuşmamış bazı sorunlar var gibi.”
Iray onun negatiflere hizmet ettiğini, aynı zamanda ruh eşi olduğunu söylemişti. Şimdi ise aralarında ciddi sorunlar olduğunu öğreniyordum. (Bu karışık yapboz parçaları zihnimde yerleşecek bir yer bulmada güçlük çekiyordu.)
“Öncesinde negatif varlıklarla hareket ettiğini biliyoruz ancak onlara gerçek bir hizmet sunup sunmadığı konusunda belirsizlikler var.” Udar bardağını dizi üzerinde sabitlerken bir kere daha konuşmaya katılmış, belki de Öyke’nin vermekten çekindiği detayları vermeye başlamıştı. “İnsanoğlu senin de bildiğin üzere özgür bir iradeye sahip Mira. Aldığı ve uygulamaya geçirdiği kararlar Tanrı katında nasıl bir sonuçla karşılaşıyor bilemiyoruz. Kimi zaman iyi eylemler kötü sonuçları doğuruyor ve kimi zaman da şeytanın planları mucizeleri ortaya çıkarıyor.”
Yakut.
Iray’ın ifadesi bir kere daha zihnimde yankılandı.
O gerçek bir yakuttu.
**
Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

