Bölüm 10: Yakut II

 

Mira

 

Gözlerimi ertesi güne açtığımda aklımda sadece Udar’la iletişime geçmek ve yer altına inip Iray’la görüşmek vardı. Bu yüzden sabahın beş buçuğunda gözlerimi açmış, üzerimi giyinmiş, yanıma aldığım sırt çantasına ekstradan bir şal tıkıştırarak evin kapısına yönelmiştim. Annemle babamın haberdar olması için aile grubuna yürüyüşe çıktığımı, oradan da kampüse geçeceğimi bildiren bir mesaj attım. Binadan ayrıldıktan kısa bir süre sonra da Udar’ın numarasını çevirdim.

Çağrım karşılığında hızla “Günaydın,” demiştim. Belli belirsiz duyduğum birkaç mırıltı tekrardan seslenmeme neden olduğunda, “Udar?”

Aynı şekilde ismimi söyleyerek karşılık verdi. “Mira?” Sanırım gözünü yeni açıyordu. “Bugün biraz erkenci değil misin?”

“Evet, üzgünüm ama Iray’la görüşmem lazım.” Söylediklerimden sonra Udar yanlış kişiyi aramışım gibi kısa bir sessizliğe bürünmüştü. “Gidiş gelişlerimde bana yardımcı olduğun için aradım ama hata mı yaptım?”

“Hayır.” Hızla reddetti. “Hayır hata yapmadın. Sadece bu kadar erken aramana şaşırdım.” Yataktan kalkışını ve nevresimlerin hışırtısını duydum. “Bu saatte buraya gelsen bile istediğin görüşmeyi yapabileceğinden şüpheliyim.”

“Neden?”

“Iray’ın huzurlu bir uyku çektiğinden şüpheliyim,” derken kalbime belirsiz bir sızı sızdı. “Bu yüzden uzun bir süre yataktan çıkacağını düşünmüyorum.”

“Anlıyorum.” Yürüdüğüm sokakta adımlarım yavaşlamaya başladı.

“Dışarıda mıydın?” diye sorduğunda,

Biraz gönülsüzce cevapladım. “Evet.”

“Bekle beni, seni almaya geleyim.”

“Özür dilerim.” Pişman bir şekilde dudaklarımdan sıyrılan kelimeler Udar’ın pek hoşuna gitmemiş olmalı ki birkaç hoşnutsuz mırıltı çıkardı.

“Özür dilemeni gerektirecek bir şey yok. Beş dakika içinde geliyorum.”

“Tamam.”

Konuşmanın sonu gelmişçesine telefonları kapattığımızda yürümeyi bırakarak kaldırıma oturmuş, aklımı kurcalayan düşünceleri susturmayı denerken Udar’ı beklemeye başlamıştım.

Beklemek konusunda başarılıydım ancak düşüncelerimi susturmak konusunda aynı şeyi söyleyemeyecektim. Devamlı olarak Iray’ı, onun ifadelerini, o evden sızan yoğun duyguları, banyoda kan çanağına dönmüş gözlerimi ve annemle babama bir şey fark ettirmemek için odamdan bir türlü çıkamadığım anları düşünüyordum.

Annemi geçen akşam o kadar endişelendirmiştim ki kendimi kilitlediğim odamın kapısını açmam için yalvarmıştı. Bu zamana kadar başıma gelmiş birçok pislikle mücadele eden ve bunları aileme biraz olsun yansıtmayan ben, o gün başarısız olmuştum. (Iray’ın neyi amaçladığını, neden beni aniden uygulama alanına soktuğunu ve böyle ağır bir enerjinin sahibiyle karşı karşıya getirdiğini anlayamıyordum.) Ruhunu tanımamı istediği kişi birkaç saniyede tüm duygularımı altüst etmişti. Anneme hiçbir şey açıklayamadığım için endişeden mahvolmasına neden olmuştum ve odamda ağlamaya devam ederken annemin de bana eşlik etmeye başlaması babamın kafasını karıştırmıştı. Aşırı duygudan çok, duygusuzluğuna maruz kaldığı kızını bu halde gördüğü için şoka girdiğini de söyleyebilirdim.

Şimdiyse sabahın köründe, ne yaşadığımı bile bilmez bir hâlde dışarı çıkmamı şüpheli bulacaklarını söyleyebilirdim. Belki de biriyle görüştüğümü ve birinin beni darmadağın ettiğini sanacaklardı ancak gerçekler düşündüklerinden çok daha fazlasıydı. Son yıllarda duygusuzluğuyla bildikleri kızları; duyguları okuyabilen, sezinleyebilen ve muhtemelen daha birçok özelliğe sahip olacak bir empattı. Ne de büyük bir ironiydi.

“Hey…” Udar’ın sesini duyduğumda başımı kaldırdım, olduğum yerden ayaklanarak bacaklarımı ve kalçamı elimle silkeledim. “Günaydın.” Telefonda cevap vermeyi unutmuş gibi beni selamladığında,

Gülümsemeye çalıştım. “Günaydın tekrardan.”

Saçlarındaki hafif dağınıklık, yanıma gelmek için ne kadar da acele ettiğini ele verirken yüzümdeki gülümseme daha gerçekçi bir hâl aldı. Adımları hemen yanımda durduğunda ise gözlerimi gözlerine çıkardım.

“Nefesini tut,” dediğinde ciğerlerime doldurduğum oksijenin yanında gözlerimi de kapadım. Nefesimi verirken gözlerimi yavaşça açtım ve Sırlar Okulunun her zamanki serin, beyaz koridorlarıyla karşılaştım.

“Teşekkür ederim.” Udar aramızdaki mesafeyi açarken çantama uzanarak içindeki şalı almış, hızla boynuma dolamıştım.

“Rica ederim.” Ardından koridorunda yer aldığımız beşinci kattaki odasına yönelmişti. “Kahvaltı genelde 5’te başlamış oluyor. Odana geçmeden önce atıştırmak istersen aklında bulunsun.”

“Tamam, tekrardan teşekkür ederim.” Aç değildim ancak bir bardak çay alabilir ve biraz daha ısınabilirim umuduyla yemekhaneye yönelmiştim.

Zıt yönlere ilerlememiz, birbirimizin görüş açısından çıkmamıza neden oldu ve her ikimiz de bu şekilde kendi işimize odaklanmayı tercih ettik.

Yemekhaneye girdiğimde ve fazlasıyla sakin olan içeride, elindeki kupa ile bir köşeye sinmiş Iray’ı gördüğümde küçük çaplı bir şok geçirmekten kendimi alamadım. Vakit kaybetmeden ona yönelmiş, bardağından çıkan buhara kenetlenmiş mavi gözlerin ilgisini çekmeden yanına yerleşmiştim.

Ağladığı her halinden belli olan kızarmış göz çevreleri, kurumaya başlamış dudakları ve henüz örülmemiş dünden kalan dağınık saçlarıyla karşı karşıyaydım.

“Günaydın Mira,” demişti gülümsemeye çalışarak, “Bugünün yeşil çayı ayrı bir lezzetli. Sen de içmek ister misin?”

Başımı onaylarca salladıktan sonra çantamı çıkardım. Iray’ın benim yerime ayaklandığını fark ettiğimdeyse kolundan tutarak durdurmuştum. “Otur sen. Ben gidip alırım.”

Söylediğim gibi içeceklerin tarafına yönelerek bir fincan almış, kendime doldurduğum yeşil çayın ardından Iray’ın yanına geri dönmüştüm. Konuşmak için acele etmedim ve hemen yanında yer alırken sessizce çayımı yudumladım.

“Nasılsın?” İlk soruyu soran o olduğunda buğulu gözlerimi gözlerine çıkardım.

“Eh… Harika olduğumu söyleyemeyeceğim.”

Onunkilerden pek de farklı olmayan kızarmış ve şişmiş gözlerime bakarak gülümsedi. Ardından da, “Görebiliyorum,” dedi.

“Sen nasılsın?”

“Öyle böyle…” Verdiği geçiştirici cevap hoşuma gitmediğinde yüzüne aynı dalgınlıkla bakmaya devam etmiş, konuşmaya mecbur bırakmıştım. “Çok iyi bir durumda değilim.”

İtirafına karşılık içimde ona sarılma isteği doğduğunda hızla olduğum yerde silkelenerek kendime geldim. Iray’sa yüzündeki buruk gülümsemeyle birlikte biraz daha bana yanaştı. Artık dizlerinden biri benimkine değiyordu.

“Böyle ağır bir deneyimi yaşamana sebep olduğum için özür dilerim,” dediğinde dizlerimize inen gözlerim tekrardan yukarıya çıktı. “Ben de karşında bu kadar yıkılmak istemezdim.”

“Böylesine zorlanacağın bir ziyarete neden beni de ortak ettin?” Sorumu cevaplamaktan kaçındığında düne küçük bir hatırlatmada bulundum. “Görüşeceğin ruhu selamlamamı istemiştin. Tanıştığımızı da dile getirdin.”

“Evet, küçük bir hatırlatma yapmanın ileride olacaklara yardımcı olacağını düşünüyordum.”

“Düşüncende… Yanıldın mı?” Tedirginlikle sorduğum soruya karşılık,

İlk olarak gülümsemeye çalıştı. “Hayır, yanılmadım. Yine de deneyimlemek kolay değildi.” Derin bir nefes alıp verdi, çayından yudumladı. “Gördüğün gibi, ruh eşleri her zaman birbirini mutlu edemiyor.”

Kırgın hissettim. Başta gerçekten de kırgın hissettim ancak aradan geçen zaman, hissettiğim duyguların bana değil de Iray’a ait olduklarını fark ettirdi. Tuhaftı. Düne kadar herhangi birinin duygularını bu kadar net hissettiğimi ya da hissettiklerimi kendi duygularım sandığım bir an olmamıştı.

Bir açılım mı yaşamıştım?

“Birlikte gitmemizin nedeni gelişimimi tetiklemek için miydi?”

Gözleri baştan sona sevgi doluydu. “Evet,” dedi. “Yer altında, gelişimini tetikleyecek birçok unsur olmasına rağmen tepki göstermemek konusunda inatçıydın. Vücudun da bir türlü uyum sağlayamadı.” Doğru… üşümeye devam ediyordum, yer altındaki hiç kimse benim gibi birer kat fazla giyinmeye ya da bir atkıyla boynunu sarmaya ihtiyaç duymuyordu. “Bu yüzden Erel’in sana iyi geleceğini düşündüm.”

Erel.

“Bu ismi dün de duydum,” kendi kendime söylendiğim sırada Iray başını kaldırdı ve bardağına henüz inmiş gözlerini tekrardan bana çıkardı. “Daha doğrusu,” diye devam ettim. “Bir anda dudaklarımdan döküldü.”

“Tanıştığınız için…” Bu seferki mırıltıların sahibi Iray’dı. “Birbirinizi tanıdığınız için gayet normal.”

Tekrar aynı şeyden bahsediyordu. Onu tanıdığımı, ziyaretimizin esas sahibi ile tanışık olduğumu söylüyordu. “Bu ismi hayatımda ilk defa duyuyorum Iray.”

Yer altına diğerlerinin aksine bir uyanış sebebiyle inmemiştim, okuduklarımı anlamam ve anlatılanları kavramam zaman alıyordu. Algılarım diğerlerine oranla o kadar da açık değildi.

“Enkarnasyon hakkında kafanda soru işaretleri var mı hâlâ?” Sorusu, belli ki birazdan söyleyeceklerine beni hazırlamak içindi.

“Biraz biraz,” dedim. “Oturmayan yerler için araştırma yapmaya devam ediyorum.”

“Burada bulunan hemen herkesin birden fazla hayatta karşılaştığını, öyle ya da böyle bir araya geldiğini söylesem ne düşünürdün?”

Burada beni şaşırtan o kadar fazla şey vardı ki Iray’ın söyledikleri kulağıma o kadar da inanılmaz gelmedi. “Olabilir, gözüyle bakardım.”

“Dünya’ya unutarak gelmiş olsak da aramızda hatırlayan kişiler çıkabiliyor. Bir kısmını hatırlayan, çoğunu hatırlayıp da delilik yolunda ilerleyen veya gerçekleştirdiği regresyon çalışması ile sonradan hatırlayanlar olabiliyor.”

Anlaşılan bahsettiği ruh tanışıklığı da buradan geliyordu. “Pekâlâ… Bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğiz?”

Mevcut olarak aldığım teorik eğitimlerime başkaları eklenecek miydi? Empati üzerinde uygulamalara mı yoğunlaşacaktım? O ruh ile tekrardan yan yana gelebilecek miydim yoksa bu kadarcık tetikleme benim için yeterli miydi? Zihnimde çok fazla soru ve almak istediğim çokça da cevap vardı.

“Endişelenme, şimdilik aynı programla devam edeceğiz,” dedi. “Ve Erel hakkında da… Soruların zaman geçtikçe cevaplanacak. Benim ya da onun tarafından değil de, aradığın cevapları kendinde bulmaya devam edeceksin.”

Buraya neden geldiğimi ve gelişimin ne gibi sebepleri olabileceğini sorduğumda da aynı karşılığı vermiş, cevabı benim bulmamın daha doğru olacağını söylemişti.

“Bunlar… Söylediklerin beni tatmin etmiyor Iray.” Ben kendimi açık bir şekilde ifade etmeye çalıştıkça karşımdaki adam dudaklarını mühürlemeye devam ediyordu.

“Bu gece aramıza güçlü bir asker adayı katıldı Mira.” Konuyu mu değiştirdi yoksa söyleyeceklerine yol mu açmaya çalıştı, bilemiyordum. “Fazlasıyla ihtiyacımız olan, elde ettiğimizdeyse bizi büyük bir bilinmeze sürükleme riskini taşıyan, değerli bir aday. Umuyorum ki birbirinizi bu yolda destekler, gelişiminizi hızlıca tamamlar ve birlikte yürüdüğümüz bu yolda büyük başarılar elde ederiz.”

Fincanımı avuçlarımın arasında sıkıştırdım. Soluklanmak için kendime biraz zaman tanımış, duyduklarımı zihnimdeki dağınık yapbozda doğru olmasını umduğum yerlere yerleştirmeye çalışmıştım.

“Bana ondan biraz daha bahsedebilir misin?” diye sordum bir sürenin ardından. “Aramıza katılan yeni askerden.”

Iray’sa oturduğu yerden kalkarak banka ters bir şekilde oturmuştu. Sırtını masaya yaslarken fincanını da kucağına aldı. Yemekhanenin kahvaltılıklar ile dolu tezgahını izlemeye başladı.

“Bir telepat,” demişti. “Tabanında ne kadar geliştiğini anlamamız için gözlem yapmaya ihtiyacımız var ancak bana kalırsa büyük yol katetmemiş. Kendi düşüncelerini ve duygularını gizleme konusunda başarılı gözükse de kişisine göre başarısız olabiliyor. En azından ben duygularını sezme konusunda pek sorun yaşamıyorum. Yerine göre… Zamanına göre… Ya da kim bilir, bana yalnızca öfkesini de tattırıyor olabilir.”

Ses tonu ne kadar alay içerirse içersin ne kadar üzgün olduğunu görebiliyordum.

“Pozitif düşünce yapısından oldukça uzak gözüküyor,” dediğimde,

Gözlerinde küçük bir heyecan yakaladığıma inanamıyordum. “Öyle,” demesi ise beklentilerimi aşan bir diğer şeydi. “Kendisi düne kadar negatiflere hizmet etmesiyle bilinen, kimilerini uykusundan kaçıran ve kimilerinin de bizzat kâbusu olan ilginç bir insandı.”

Düne kadar, demek.

Onun negatiflere hizmet ettiğini mi söylüyorsun? Gerçekten. Erel’in?” Sorduğum soruya kendim bile inanamıyordum.

“Cevabını senin bulmanı isteyeceğim bir soru daha.”

Sinirlenmeye başlıyordum. Gerçekten de sinirlendiğimi hissedebiliyordum.

“Iray!” Ses tonum kontrolüm dışına çıktığında Iray oturduğu yerden kalktı ve yukarıdan bana açıklayamadığım bir bakış attı. “Bana karşı dürüst ol. Biraz daha dürüst ol, lütfen.”

Etrafımda olup bitenleri tek başıma ne kadar sürede çözmemi bekliyorlardı?

Öyke diğerlerine oranla daha fazla bilgi aktarıyor ve buraya alışmam için elinden geldiğince yardımcı oluyordu fakat cevaplarını aradığım ana soruların hiçbirine bir yanıt veremiyordu. Bunu Iray mı tembihliyordu, önümü o mu kapatıyordu, bilmiyorum.

Yalnızca şunu iyi bilmelerini istiyordum; önüme ördükleri her bir duvarda, o duvarı aşmak için bir cesaret bulmuyordum. Aksine huysuzlaşıyor, sabırsızlaşıyor ve öfkelenmeye başlıyordum.

Gelişimimi sürdürmemi, bir an önce uyanışa erişmemi ve benden bekledikleri performansı sergileyebilmemi istiyorlarsa daha açık bir iş birliğini kabul etmeleri gerekiyordu. İşler bu şekilde daha fazla yürüyemezdi.

“Sırlar Okulunun, yer altı askerlerinin varlığını tamamen kabul etmeden, bazı soruların cevaplanmaması senin için daha iyi,” dedi Iray. “Öyle ya da böyle birlikte geçirdiğimiz üç haftanın sana iyi geldiğini söyleyebilir ve burada olanları kabullendiğini düşünebilirsin ancak öğreneceğin her yeni bilgi derinden sarsılmana neden olurken… Sana karşı dürüst olmam pek de yararına olmaz Mira.” Bakışlarını yumuşatırken ağzından çıkan her bir kelimeye dikkat kesilmiş hâldeydim. “Anlam veremediğin şeyler yükten başka bir şey olmaz.”

Iray sıcak bir insandı. Genel olarak samimi, sevecen ve kesinlikle insanın ruhunu rahatlatan bir enerjiye sahipti. Şimdi ise kötü bir gece geçirdiğinden mi bilinmez, diken üzerindeydi. Belki onun kadar değildi ancak ben de tedirgindim ve akşam yaşadıklarımı yorumlayabilmek adına bilgi almaya çalışıyordum. Samanlıkta iğne ararcasına ağzının içine bakıyordum ve bana yalnızca anlamlandırması kolay şeyleri söylemekle yetiniyordu. Iray bana verebileceği tüm detaylardan kaçınıyordu.

Göz temasını keserek önüme döndüğümde, Iray’ın attığı bir iki adım etrafımdaki tek gürültü oldu.  Fakat zihnimi ele geçiren ve tadımı kaçıran o soru ağzımdan kaçtığında, “Tüm öğrencilere böyle mi davranıyorsunuz?”

Adım atmayı bırakmıştı. “Senden sadece biraz daha sabırlı olmanı istiyorum.” Sorumu karşılamayan bambaşka bir cevap verdi. “Şu anda yakalamaya başladığın uyumu devam ettirmeni, mümkünse empatlık alanına yoğunlaşmanı ve yaşayacağın açılımlar ile psişik gelişiminde ilerleme katetmeni istiyorum.”

Sırlar Okulu huzurla, koridorları sevgiyle doluydu. İnsanları sevecendi ve birbirine yardımcı olmayı çok severdi. İnsanın aklındaki soruları cevaplayabilmek için koca bir kütüphaneye de sahipti ancak okuduğunu anlamayan biri için pek de ideal değildi.

“Bencilce,” hemen her şey için ekstra efor sarf etmekten yorulmuştum. “İsteklerin bencilce Iray.”

“Belki henüz değil ancak ilerleyen zamanlarda birliğime dahil olacaksın Mira. Üstün olarak… Yüzbaşın olarak seni yönlendirmemin, senin ve çevrendeki insanların iyiliği için emretmemin neresi bencilce?”

Ona sorduğum soruları bir asker olarak sormamıştım. Iray’ın samimiyetine yaslanarak ve belki de yaydığı sıcaklığı dost bilerek ona yanaşmıştım. Sorularımı açıkça cevaplamasa dahi şifreli birkaç şey söyler diye düşünüyordum. Yanılmıştım.

Yine.

Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin insanları hâlâ anlayamıyordum. Kandırmak, duygularla oynamak… Bütün bunlar dünya için normalleşmişti sanki.

“Seni kandırmıyorum Mira.” Iray’ın sesi düşüncelerimin arasına sıkıştı. “Duygularınla da oynamaya çalışmıyorum. Yalnızca yardım etmeye-”

Olduğum yerde bir hışımla doğrulduğumda ve elimdeki bardağı bırakmak için tepsilerin dizildiği alana yöneldiğimde Iray’ın da sesi kesilmişti. Bana ulaşamayacağını biliyor olmalı ki cümlesini tamamlamaya çalışmadı bile.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Fakültedeki derslerim için oradan ayrıldıktan sonra tekrardan yer altına dönmek istememiş, Öyke ile buluşmuş, geçen akşamı aratmaz bir şekilde Üsküdar’da kısa bir mola vermiştik. Tek farkı yanında Udar’ın da olması ve oturduğumuz bankı üçlememizdi.

“Bugün yanıma uğrayacağını bilmiyordum,” derken Öyke’nin çantasından üç tane kupa çıkarmasını, Udar’ın da o kupalara iki litrelik termosta bekleyen çayı doldurmasını izledim.

“Programında pazartesi öğleden önce, salı öğleden sonra ve çarşamba da tüm gün bizimle olduğunu biliyorum ancak hafta sonunu da bize ayırıp ayırmayacağını sormam gerekiyordu,” dedi Öyke.

“Programda değişikliğe mi gidilecek?”

“Hayır.” Solundaki Udar’ın elinden dolu bir bardağı aldı ve sağındaki bana uzattı. “Ya da kısmen.” Çayından yudumladı. “Dahası ekleme yapılacak diye duydum. Hafta sonunu psişik gelişimin üzerine yoğunlaşmak için kullanmayı düşünüyorlar.”

İstemeye istemeye sordum. “Iray mı?”

Fakat Udar, “Göksel,” diye cevapladı. “Iray’a kalsa gelişimini aceleye getirmeyecek ve seni zorlamayacaktı.”

Söylediklerine inanamadım. “Göksel’in de insanı zorlayan bir yapısı olduğunu sanmıyorum Udar.”

Udar bana bir yanıt vermeden önce Öyke ile kısa bir bakışma gerçekleştirmiş, Öyke’nin kıkırtıları serbest kalırken, “Henüz tanımadığın içindir,” demişti.

Başım ağrıdı.

“Doğru söylüyorsun,” nedense bunu kabullenmek tuhaf geldi. “Kimseyi tanıdığım yok. Gelmişim kendi kendime yargıda bulunuyorum.”

Tuhaf hissetmekten çok hoşnutsuz olduğumu söyleyebilirdim ve bu Göksel’in hafta sonumu doldurmak istemesinden kaynaklanan bir şey değildi. Sadece… Iray’dan alamadığım cevaplar, tam olarak ne yaptığımı bile bilmezken anlamaya çalıştığım dersler, hemen her gün okuduğum ruhsal konular ve dahası huzurumu kaçırıyordu.

Evet, doğru yanıt buydu.

“Iray’la tartıştığını duydum.” Öyke’nin beklenmedik söylemi gözlerimin şaşkınlıkla açılmasına neden olduğunda ne diyeceğimi bilemedim. “Bölüğün dinlenme odasında. Toplantı masasına yaslanmış ağlamak üzereydi.”

“Üzere, kelimesi fazla oldu.” Öyke’nin aksine Udar biraz daha dürüst davrandı. “’Ruh eşlerim neden bu kadar kaba?’, ‘Beni sevmiyorlar mı?’, ‘İkisi de benden nefret mi ediyor?’, ‘Bu hayatı nasıl bir ızdırapla yaşayacağım ben?’ ve benzeri birçok söylem içerisinde hüngür hüngür ağlıyordu.”

“Iray bu lafları Mira’ya taşıdığını söylese çok üzülür Udar.” Öyke’nin uyarısı Udar’ın pek de umurunda olmadı.

“Göksel tarafından koca bir bardak kuşburnu servis edilip teselli edildiği yerlerden daha bahsetmemiştim oysa.”

Öyke hafifçe kaşlarını çattı. Sonra da Udar’dan çevirdiği bal rengi gözlerini benim kahverengilerime çıkardı. “Sen onu dinleme,” demişti. “O kadar da umutsuz bir vaka değildi.”

Yüzbaşı Iray’ın askerleri düşündüğümden daha cesur ve rahat bir konuşma tarzına sahipti.

“Bir saniye,” aniden ilgimi çekti. “Biraz önce ruh eşleri mi dedin?”

“Hm hm.” Udar çayından yudumlamadan hemen önce mırıldanmıştı.

“Geçen seferki o ruhun,” Erel’den bahsediyordum, ”ruh eşi olduğunu söylemişti ancak ben de mi?” Şaşkınlığım yalnızca ifadelerime değil sesime de yansıyordu.

“Bunu en başında fark etmemiş miydin?” Udar’ın sorusu beni iyice şaşkına çevirdi.

“Bilirsin,” Öyke’nin onu devam ettirmesi hiç de işime gelmedi. “Yan yana gelen ruh eşlerinin birçoğu belirgin bir enerji hisseder. Yeryüzündekilerin diline doladığı ‘sanki bir yerlerden tanıyorum seni’ hissiyatından bahsediyorum.”

Ardından elini uzatarak çenemin altına yerleştirmiş, yukarıya ittirerek aralık ağzımı kapamıştı.

Ben… Empatların yüz karasıydım. “Bilmiyorum… Sadece onun samimi bir yapısı olduğunu düşünmüştüm.”

“Haklı aslında.” Udar’ın mırıldanışı ortayaydı. “Empatların yüz karası olduğunu değil, Iray’ın sonsuz hissettiren samimiyetini onaylıyordum. Beni yanlış anlama.”

Düşüncelerimi bu kadar açık duyabilmeleri başka bir gün rahatsız olmama neden olabilirdi ancak o gün bugün değildi. “Benimle açık konuşmadığı için sinirliydim ve biraz, sadece biraz onu hırpalamış olabilirim. Bu kadar dağılacağını nereden bilebilirdim?”

Iray’ın büyük bir masanın köşesinde ağladığını düşünmek beni o kadar rahatsız ediyordu ki bir an önce bu durumu nasıl sonlandırırım, bilmek istiyordum.

“Kırgınlığının tamamen senden kaynaklandığını düşünmüyorum,” Öyke’nin anlayışlı ifadesi biraz olsun gevşememi sağlasa da kendimi rahat hissedemiyordum. “Erel ile büyük bir çatışmaya girdiklerini duydum. Dahası Ayana ile bu sabah ortak bir işi görürken konusu açıldı. Yüksek ihtimalle hassas bir anında canını yakan ekstrası sen oldun.”

Iray bir komutan, bir yüzbaşıydı. Sahip olması gereken bir ağırbaşlılığı ve sabit tutması gereken karizması olmalıydı fakat o, tüm bunlardan uzak bir şekilde kuşburnu içerek ikili ilişkilerinin berbatlığından mı yakınıyordu? Gerçekten?

“Duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyorum.”

“Yalnızca Iray’ın duygusal tarafıyla yüzleşiyorsun o kadar.” Şeklinde Udar’dan bir düzeltme aldığımda, hâlâ kendime gelmeye çalışıyordum. “Duygusallıktan sıyrıldığında ve konu askeriyeye geldiğinde aşırı idealist davranışlarına hemen alışamayabilirsin. Aklında bulunsun.”

Duyduklarımı sindirmek benim için vakit aldığında her ikisi de sessizliğimi anlayışla karşılamış, sessizce tükettikleri çayının yanına arada küçük fısıltıları eklenmişti.

Aniden sertleşen rüzgâr karşısında Udar kaşe ceketinin kolunu sıyırdı ve bileğinden krem rengi basit bir toka çıkardı. Öyke’nin yüzünü kapatan saçlarını toplaması için tokasını ona uzattığında dikkatim düşüncelerimden sıyrılarak onlara yöneldi.

“Teşekkür ederim,” diyerek bardağını Udar’a uzatan Öyke, biraz önce bacağına bırakılmış tokayla saçlarını ensesinde toplamıştı. Udar da ensesinde biten dalgalı saçlarını alnından arkaya tarayarak rüzgâra karşı en basit önlemini aldı.

Krem rengi tokanın Öyke’nin turuncu saçlarında biraz olsun parlamıyor olması, tokanın zaten Öyke’ye ait olduğunu düşünmeme neden olduğunda küçük bir şüphe tarafından gıdıklanmaya başladım.

“Ah, evet…” Bunun farkında olan Öyke ise anında durumu düzeltmeye çalıştı. “Udar gerçek bir toka canavarı olduğundan, bir süredir odasındaki toka kutusunu Zeren ve ben dolduruyoruz,” demişti. “Favorim toz pembe olanlar.”

Öyke’nin söylemine karşılık Udar belli belirsiz gözlerini devirmiş, çayını yudumlayarak sessiz kalmayı tercih etmişti.

“Anlıyorum.” Konuyu değiştirsem daha iyi olacaktı. “Bu arada… Haberiniz varsa eğer, bölüğe gelen son asker hakkında birkaç bilgi verebilir misiniz?”

“Öncelikle Erel’in bizim bölüğe geçiş yapacağı kesinleşmedi,” diye yanıtlamayı tercih etti Udar.

“Kesinleşmedi mi?”

“Kesinleşmedi,” diye kendisini tekrar etti. “Iray da Viera da Erel’in 89. Bölük’te olmasının iyi olacağını düşünüyor ancak beyefendiye bu düşüncelerini söylediklerinde ‘Ancak ölümü Iray’ın emrine verirsiniz’ diyerek karşı çıkmış.”

Bu… Oldukça yoğun bir nefret değil miydi?

“Ciddi misin?” Kaşlarım çatılırken sorduğum soruya,

Öyke biraz üzgün bir ifade ile karşılık vermişti. “Aralarında çözüme kavuşmamış bazı sorunlar var gibi.”

Iray onun negatiflere hizmet ettiğini, aynı zamanda ruh eşi olduğunu söylemişti. Şimdi ise aralarında ciddi sorunlar olduğunu öğreniyordum. (Bu karışık yapboz parçaları zihnimde yerleşecek bir yer bulmada güçlük çekiyordu.)

“Öncesinde negatif varlıklarla hareket ettiğini biliyoruz ancak onlara gerçek bir hizmet sunup sunmadığı konusunda belirsizlikler var.” Udar bardağını dizi üzerinde sabitlerken bir kere daha konuşmaya katılmış, belki de Öyke’nin vermekten çekindiği detayları vermeye başlamıştı. “İnsanoğlu senin de bildiğin üzere özgür bir iradeye sahip Mira. Aldığı ve uygulamaya geçirdiği kararlar Tanrı katında nasıl bir sonuçla karşılaşıyor bilemiyoruz. Kimi zaman iyi eylemler kötü sonuçları doğuruyor ve kimi zaman da şeytanın planları mucizeleri ortaya çıkarıyor.”

Yakut.

Iray’ın ifadesi bir kere daha zihnimde yankılandı.

O gerçek bir yakuttu.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 9: Yüzleşme II

 

Iray

 

Sevgilim,

Mira’yı teselli etmek istiyorum. Biriciğimizi bir an önce teselli etmek istiyorum ancak gördüğün üzere ben de iyi bir durumda değilim.

Yıllar önce terk edilmiş o gece mavisi eve giriş yaptığımda dikkatli bir şekilde antreden ayrılıyor; salondaki toza bulanmış mobilyaları arkamda bırakarak mutfağa yöneliyorum.

Orada, beni bekliyor Sevgilim.

Sağ elinde bir bıçak, sol kolundan damlayan kanlar ve sağ kolunun dirseğinden omzuna kadar sarılmış, şeffaf gri bedeniyle yılan formundaki hayvan ruhu. Benim verdiğim, o kıymetli hayvan ruhu.

Korku, endişe, panik, özlem ve en çok da acı dört bir yanımı sararken ne söylemem gerektiğini bilemiyorum. Baygın bir şekilde beni izleyen yeşil gözler zamanla açılıyor, kısılıyor ve dudaklarına yerleşmiş zoraki gülümseme ona eşlik ediyor.

“Hoş geldin Iray.” Bu coşkuyla bir karşılama değil. Yüzüme doğrudan küfretmek isteyen birinin haykırışı. “Hoş geldin sevgili kurtarıcım!”

Karşımdaki ruhun beni zorlayacağına şüphem yok. Erel’in… Bana bile isteye eziyet edeceğinden hiç şüphem yok Sevgilim.

Senin yanında olmaya— güvende olmaya alışan ruhum, Dünya hayatının zorluklarıyla ilk defa karşılaşıyormuşçasına yalpalamaktan kendini alamıyor. Karşımdaki görüntüye karşı yüreğim seğiriyor; dinlenmeye, savaştan uzak durmaya, sakinleşmeye ve boynundan sızan o tatlı kokuda kendimi kaybetmeye açlık duyuyorum Sevgilim.

Sonra… Daha sonra, rüyalarımda buluştuğumuzda bana bir ödül ver lütfen. Bugünü atlatabildiğime, Erel’i benimle gelmesi için ikna edebildiğime ve planlarımızı uygulamak konusunda inatçılığımı sürdürebilmeme karşılık bir ödül ver.

“Erel,” adını söylediğimde bir adım geriye giderek elindeki bıçağı mutfak tezgahına bırakıyor, kolundan akmakta olan kanı eliyle bastırmaya çalışıyor. “Ben… Seni almaya geldim.”

Onu zorlayabileceğimi biliyorum. Sahip olduğum fiziksel ya da psişik güçlerimle bunu yapabilirim. Onu zor kullanarak yer altına sürükleyebilirim. Fakat planımız bu değil. Planımız Erel’e daha fazla güçlük çıkarmak değil; samimiyetimi hissettirmek, yanında olduğumu fark etmesini sağlamak ve iş birliğine teşvik etmek.

Ancak onun dudakları sözlerim karşısında şok geçirircesine alay dolu bir gülüşle geriliyor Sevgilim. Genişleyen gülüşü, iyice kısılan gözleri ve etrafta yayılmaya başlayan kahkahaları… Evin duvarlarında, asılı havada, sokaklarda ve en çok da zihnimin içinde yankılanıyordu. Dışarıdaki soğuğa meydan okurcasına giydiği siyah kısa kolluyla, kana bulanmış griye yakın siyah bol pantolonuyla, hafifçe morarmış kuru dudaklarıyla ve asla keyif içermeyen melodisiyle karşımda yer almaya devam ediyordu.

Gülmeye ara vermeden mutfaktaki sandalyeye uzandı. Üzerindeki tozdan rengi bile belli olmayan havluyu alarak tek eliyle silkti, ardından da kanamaya devam eden kolunu sardı.

“Beni almaya geldin demek…” Gülüşü biraz olsun hafiflediğinde, ağzından çıkan ilk kelimelerdi bunlar. “Sikseler gelmem, demeyi ne kadar çok istediğimi bilemezsin.” Dudakları konuşmaya devam etmeden önce düz bir hâl aldı. “Ama benim de çözmem gereken meseleler var, anlarsın ya. Ne on beşimde ne on sekizimde ne de yirmimdeyim. Sorularıma bulduğum yanıtların yanı sıra, üzerime oturmuş bir de kin var,” Bakışları sertleşirken çenesi kasıldı. “Endişelenme, intikam alma isteğimin asıl planlarımın önüne geçmesine izin verecek değilim. Ayrıca… gördüğün üzere, bu görüşmeyi yapabilmek için kendimi öldürmeye de hazırdım.”

On beşinde, on sekizinde ve yirmisinde, her bir görüşmemizde ölümün kıyısından dönmüştü. Beni görebilmek için kendisine zarar vermeyi düşünmesi… Bu fikir o anda o kadar da şaşırtıcı gelmedi.

Erel, “Hatta beklediğimden daha erken geldin,” dediğinde sertçe yutkunmaktan kendimi alamadım.

On beşinde yaşadıklarını saymazsak, son iki görüşmemizde de intihar girişiminde bulunmuştu. Kısmen onun girişimi değildi ve esasen negatif tesirlerin altındaydı. Böyle bir durumda onu durdurmaktan, hayatını kurtarmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Daha fazla yanında olmak, gelişimine daha fazla katkıda bulunmak isterdim ancak onun Tanrı’ya verdiği sözler çok farklıydı. Çakıl taşlarıyla dolu bir yolda kendi başına yürümek zorunda kalmış, ağır deneyimler atlatmış ve sonunda da yetişkin bir adam olmuştu. Olması gerektiği gibi; ve belki de beklentilerimizi aşarak karşımıza çıkmıştı.

Onunla gurur duyuyordum. Mücadele ettiği her gün, her dakika ve her saniye için gurur duyuyordum. O ise tüm bunlardan habersiz bir şekilde tekrardan beni görebilmek için kendini öldürmeyi düşünüyordu. Hiçbir negatif tesirin altında kalmadan, kendi iradesiyle bana ulaşmaya çalışıyordu. Önceki çabalarının aksine, esas oyunumuzun en kritik adımıydı bu.

“Buna gerek yoktu,” diyerek sahip olduğu yanlış düşünceyi düzeltmeyi denedim. “Ne olursa olsun… Seni almak için zaten gelecektim.”

Sözlerimin ardından dişlerini dahi gösteren koca bir gülümseme verdi. “Gerçekten mi?” Sesi alay dolu, hareketleri ise tehditkârdı.

“Gerçekten Erel.”

Bana inanmadı. Erel o anda söylediklerime biraz bile inanış göstermedi. Gülümsemesi ağır bir şekilde sönmeye başlasa da birbirine dokunan dudakları kıvrımını kaybetmedi. “Çok uzun sürdü,” dedi. Kelimelerinin her biri keskin bir hançer gibi derime saplandı. “Geri gelmen… Gelip de beni alman gerçekten uzun sürdü Iray.”

Güçlü durmak zorundaydım. Gerçekten güçlü durmak zorundaydım ancak-

“Biliyorum,” her şeye rağmen her iki gözümden de birer yaşın aşağıya akmasını engelleyemedim, “ne kadar uzun sürdüğünü gayet iyi biliyorum.”

Ardından ona bir portal açtım ve yer altına inebilmek adına yolu gösterdim. Daha fazla konuşmadan sessizce beni takip etti.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Viera’nın yanına gitmeden önce Erel’i şifalandırmak, delik deşik olmuş aurasını güçlendirmek ve arada bir yere damlayan kanını durdurabilmek için Ayana’nın yanına uğramak gibi bir düşüncem vardı; fakat Erel bunların her birini görmezden geliyordu. “Buraya tedavi olmaya gelmedim.” Serseri yeşil gözleri üzerimde, korkusuzca yüzüme bakıyordu. “Oradan bakılınca hasta gibi mi gözüküyorum?”

“Oldukça,” dedi, yanımıza henüz katılmış Göksel. “Gerçek anlamda tükenmişsin.”

Erel karşılaştığı yeni bedene hafifçe kaşlarını çatmış, “Teşekkür ederim,” alay dolu sesiyle karşılık vermişti. “Yine de önceliğim bu değil. Patronunuzla görüşmeden kendimden geçmeyi ya da tedavi dediğiniz huzur enerjisine maruz kalmayı istemiyorum.”

Şifalandıktan sonra kendinden geçeceği yoktu fakat bu gerçekliği kabullenmesi şu anda mümkün görünmüyordu.

“Patron benim,” Göksel’in aniden Erel’in önüne koyduğu engel beklenmedikti. “Bir sorunun varsa doğrudan benimle konuşabilirsin.”

Alaylı ifadesi renk değiştirdi ve tekrardan gülmeye başladığında tüylerim ürperdi. “Oradan bakınca size bir şaka gibi mi gözüküyorum?”

“Bir şaka gibi gözüktüğünden değil ancak açıkça sağlıklı düşünemiyorsun. Bu haldeyken Viera’nın karşısına geçsen de verimli bir görüşme yapamazsın.”

“Tahminlerin karşısında teşekkür etmeyeceğim,” Erel, Göksel’e diklenmeye devam etti ve ben de yanımıza henüz gelmiş Ayana ile çaresiz bir şekilde onları izlemeye sürdürdüm. “Ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.”

Erel’in inatçı yapısına ben yabancı değildim ancak Göksel sinirlenmemek için kendini zor tutuyordu. Konuşmak için dudaklarımı araladığımda benden önce davranarak, “İş birliği talep ediyorum,” dedi.

Erel gülmeye başladı ve kahkahalarını biraz bile sakınmadan bizi arkasında bıraktı. Nereye gideceğini bilmese bile koridorda emin adımlar atıyor, dersliklerin arasından geçerken her geçen saniye ikinci katın ortak alanına -süs havuzuna- yaklaşıyordu.

“Erel,” arkasından seslenip de ona yetiştiğimde sağlam kolunu yakalayarak onu durdurmuş, hemen ardından kendisini geri çekmesini izlemiştim. “Biraz bekle lütfen. Kan kaybının ciddi sonuçlara neden olacağından korkuyorum.”

Adımlarını durdurmuş ve karşımda sabit bir şekilde yer almayı başarmıştı ancak bakışları o kadar tehdit doluydu ki titremekten kendimi alamadım.

“Ciddi sonuç?” İfadesi dizlerimin bağını çözerken kendimi zorlukla ayakta tuttum. “Bundan başka kaç ciddi sonuçla karşılaştım ve hayatta kaldım biliyor musun? Gerçek anlamda neler yaşadığımdan haberin var mı ki küçük bir sıyrığın bana zarar verebileceğini düşünüyorsun?”

Küçük bir sıyrık, dediği kesikten kan sızmaya devam ediyor; geçtiği yollarda iz bırakan damlalar yüzünü soldurmaya yetiyordu. Arkamızdan gelip de öne çıkan Ayana dikkatli bir şekilde Erel’in yanına geçtiğinde sessizliğimi korumak zorunda kaldım. Gözlerimin önünde enerji kalkanını kaldırmasını ve Erel’in istediği gibi kendisini sorgulayabilmesine izin verişini izledim. Bir empat gibi Ayana’nın duygularını okuyabileceğini düşünmüyordum ancak bir telepat olarak hemen her düşüncesine hâkim olacağı kesindi.

Ayana bu bilgiden haberdar bir şekilde onun güvenini kazanmaya öncelik verdi. Ardından da, “Ruhuna dokunmayacağım,” dedi. “Sadece kolunu tedavi etmeme izin ver.”

Erel’in gözleri korkutucuydu. Ona dokunulduğu an karşısındakini doğrudan öldürecekmişçesine enerji yayıyordu. Buna rağmen, “Sadece kolum,” diye tekrar etti. “Fazlasına cüret edersen kim olduğunu umursamam.”

Ne yapacağını açıkça ifade etmedi ancak orada bulunanlar olarak neyi ima ettiğini gayet iyi anladık.

Ayana Erel’in kolundaki havluyu çekmesini beklemiş, kesik ortaya çıktığında sağ elini değdirmeden kolunun üzerine yerleştirmişti. Birkaç saniye boyunca tedavisine odaklandı ve kesiğin son ucu da birleştiğinde Erel’in kendini geri çekmesini izledi. Kanaması devam etmiyor ancak kolunda izi kalmış kanlar şüpheli bir görüntü oluşturuyordu.

“Biraz daha izin versen-”

“Yeterli.” Erel, Ayana’nın konuşmasına izin vermedi.

“Anlıyorum…” Geri çekilmeden önce Erel’in elindeki havluya bakıp, “Senin için atabilirim,” dediğinde,

Erel, “Havludan örnek almaya kalkma ve tamamını yaktığına emin ol,” şeklinde emrivaki bir karşılık verdi. “Viera mıdır nedir, onunla yapacağım görüşmeden sonra yapacağımız iş birliğinin sınırlarına karar vereceğim. Ardından bedenim hakkında merak ettiğin detayların birkaçını öğrenmene izin verebilirim.”

Ayana’nın yüzünde duyduklarına karşı anlayışlı bir gülümseme yer alıyordu. “Endişelenme,” dedi. “Hiçbir örnek almayacak ve yapacağınız görüşmenin sonucunu bekleyeceğim.”

Erel’in son sekiz yılını geçirdiği o mekânda… Negatiflerin yuvasında, ne kadar yıprandığını tahmin edebiliyorum Sevgilim. Şüpheye bürünmesini, kimseye güvenmeden kendi bildiğini yapmaya çalışmasını ve daima kendine öncelik vermesini anlayabiliyorum. Fakat ilgimi çeken ilginç bir detay var; Erel bu zamana kadar ne yaşamışsa yaşasın, Sırlar Okulunun koridorları ve yer altı tünelleri Erel’e eziyet etmiyor. İşlediği onca günaha rağmen gelişini sevgiyle karşılıyor ve ılık esintini onun için bir kış fırtınasına çevirmiyor.

Mira’nın tir tir titremesinin aksine Erel basit bir kısa kolluyla dahi aramızda gezebiliyor Sevgilim.

Erel… Kimlerle vakit geçirirse geçirsin ya da bu zamana kadar kime hizmet ederse etsin özünde bizden biri. Yaratan’ın emirlerine uymaya çalışan, hedefleri için bin bir plan kuran ve kolektife yaranabilmek için cesurca hamleler yapan kudretli bir insan.

Eminim ki Viera ile yapacağı görüşmeden sonra sorunsuz bir şekilde aramıza katılacak. Ruhunu tam olarak ne zaman arındıracak ya da tam olarak ne zaman bize uyum sağlayacak bilmiyorum ancak kalbinin en başından beri buraya ait olduğunu görebiliyorum.

Kendisi farkında olmasa dahi sonunda evine döndüğünü görebiliyorum Sevgilim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 8: Yakut

 

Mira

 

Metrodan indiğimizde Iray’ı takip etmeye devam ettim. Nereye gittiğimize dair hiçbir fikrim yoktu ancak bana yolu gösteren bedeni güvende olduğumu söylüyordu. Bu yüzden attığım adımları sorgulamadım.

Metronun kalabalığında birine takılıp da düşmemek için yere bakıyordum ve merdivenler son bulduğunda başımı henüz kaldırabilmiştim. Fazlasıyla sessiz bir sokak, tek tük yanan ev lambası, yoğun ıssızlık… Burası kesinlikle istasyonun çıkışlarından biri değildi.

“Başın mı döndü?” Aniden durduğum için fazladan birkaç adım ilerleyen Iray arkasını dönmüş ve öyle sormuştu.

“Hayır.” Udar’la yolculuk yaptığım -göremediğim bir portaldan geçeceğimiz ya da kabaca ışınlandığımız- zamanlar bileğimi ya da kolumu hafifçe tutar. Geçiş yaptığımızı az çok belli eden bir hissiyat tarafından çevrelenirdim. Iray’da ise bunların hiçbirini hissetmemiştim. “Yalnızca… Böyle bir şey yapmadan önce haber vermeni tercih ederdim.”

Onun birçok şeyde fazla iyi olduğunu düşünmekten kendimi alamadım.

“Özür dilerim.” Yanına gelmemi beklerken göz temasını kurmaya devam etti. “Seni bu kadar rahatsız edeceğini bilemedim. Çoktan alıştığını düşünüyordum.”

Sırlar Okulunun varlığına alışmış olmam psişik güçlere de alıştığım anlamına gelmiyordu.

“Evet, çoğu şeye alıştım ama,” yürümeye devam ettik, “şaşırma payımı da eksik etmezsen sevinirim.”

“Şaşırma payı.” Sevimli bir ses tonuyla beni tekrar etti. “Ziyaretimizin sahibine de belli bir şaşırma payı bırakmalı mıyım o halde?”

Bedeni biraz daha yanaştı ve yürüdüğümüz ıssız sokaklarda elinden geldiği kadar sıcak bir ortam yaratmaya çalıştı.

“Muhtemelen.” Mırıldanarak verdiğim karşılık Iray’ın bir kere daha dönüp bana bakmasına neden oldu. “Gece yarısı olmadan eve dönebilecek miyim?” Konuyu değiştirmeye çalıştım.

Etrafa sinmiş derin sessizlik, Iray’ın kısık kıkırtılarını duymamı kolaylaştırdı. “Elbette, Külkedisi’ni gece yarısından önce evine bıraktığımdan emin olacağım.”

Iray’ın pek de güldürmeyen şakasından sonra sessizlik tekrar hâkim olmuş, bu şekilde on dakika daha yürümeye devam etmiştik. “Bunu sormak için elimden geldiğince ertelemeyi denedim ama,” üşüdüğüm için hemen yanımdaki bedenin koluna girdim, “tam olarak neredeyiz?”

“Fazla uzak değil.” Elimi tutarak koluna daha sıkı sarılmamı sağladı. “Eskişehir’deyiz.”

Gece mavisi, iki katlı bir evin önünde durduğumuzda verdiği cevaba şaşırmak için uygun bir zamanı bulamamıştım bile.

Evi benimle izlemeye devam ederken buruk gülümsemesi bir kere daha yüzüne yerleşmiş, hiçbir şey söylemeden zaman öldürmeyi tercih etmişti. Hazır olduğunda bedenin bana çevirdi ve yavaşça kolumdan çıktı. Ensesinde topladığı saçları açarak aynı noktada sıkı bir topuz yapmaya odaklandı.

“Ne yapıyorsun?” İstemsizce sorduğum soruyu,

Cevaplayabileceği en basit şekilde cevapladı. “Gördüğün gibi saçlarımı topluyorum.”

“Demek istediğim o değildi. Yani… Neden?”

“Pekâlâ…” Heyecandan sol bacağımı titretiyor, serin havada ısınmak için ellerimi birbirine sürterken Iray’ın saçlarını toplamasını bekliyordum. “Daha önce de söylediğim gibi, küçük bir pratik için buradayız. En azından sen o nedenle buradasın.”

Pratik, empati için pratik… “Duygu antrenmanı.”

Kabaca söylediğim iki kelime Iray’ın derin bir nefesi havaya salmasına neden olurken heyecanını bastırmaya çalışıyormuş gibi gözüküyordu.

“Ben kapıyı tıklayacağım. Sonra içeriden ses gelmeyecek.” Bir simülasyondaymışız gibi anlatmaya koyuldu. “Ardından kapıyı açacağım ve sen de dışarıya çıkan enerjiyi tanımaya çalışacaksın. Tanımak diyorum, evet, çünkü senin için tanıdık olması gereken bir enerji bu. İleride tekrardan karşılaşacağınız için söylüyorum, önceden aşina olursan işleri benim için kolaylaştırmış olursun.”

“Peki ya sonra?”

“Seni evine geri yollayacağım. Dairenizin tam önüne.”

Madem böyle tek atışta kapı önüne kadar seyahat edebilmemize izin vardı, neden on dakikadır buz gibi havada bizi yürütüyor-

“Haha…” Iray içimden geçirdiklerimi duyup da gülerken onu azarlamak istiyordum. Buna rağmen karşımdaki çaresiz görüntüye sesimi çıkaramadım. O kadar kırılgan gözüküyordu ki…

“Tamam, boş ver.” Bu konuyu onunla daha sonra konuşacaktım. “Ziyaretimize odaklanalım.” Bir an önce eve gitmek istiyordum.

“Elbette…” Yüzündeki o kırgın ifade tam olarak geçmese de harekete geçebilecek kadar cesarete sahip olmalı ki evin kapısına doğru adımlamaya başladı. Hemen yanına geçmek istediğimde ise eliyle önümü kapatarak, “Arkama geç,” demişti.

“Beni endişelendiriyorsun.” Evin kapısına çıkan üç merdivenin en üstünde Iray ve bir altında da ben yer alırken mırıldandım.

“Endişelenecek bir şey yok,” derken nasıl bir ses tonuna sahip olduğunun farkında mıydı? Karşımda neredeyse dağılmak üzereydi ve buna rağmen beni korumaya alıyordu. “Bana güvenebilirsin.”

Son sözlerinden sonra yumruk yaptığı elinin tersiyle kapıyı üç kez çaldı. Zili tercih etmedi ya da kapıya asılmış tokmağa dokunmadı. Yalnızca elini kullandı ve içeriden ses gelmediği zaman kapıyı bir kez daha çaldı. Sessizlik devam etti. Iray arkasındaki bana uzanarak dikkatlice elimi tuttu. Gözlerim avucunda kaybolan parmaklarıma indiğinde, kapı hafifçe aralandı.

Herhangi biri açmamış ya da kendi kendine açılmamıştı. Iray kapıya dokunmaya devam eden eliyle çelik kapıyı hafifçe ittirmiş, ardından da… Ardından da beni mahvetmişti.

Ben…

Korkunç, çok ama çok korkunç duygular tarafından çevrelendim. Yalnızca bedenim değil, tüm varlığım evden çıkan enerji ile sarsılmaya başladı. Ölüm kokan… Etrafındaki her şeyi paramparça etmek isteyen bir hüzündü bu.

Birinin ilk duygu okumasında bunları yaşaması normal miydi? Deneyimsizin teki olarak nefesimin kesilmesi, duyduğum her duygu tarafından içeriye koşmayı ve hiçbir zaman son bulmayacakmış gibi hissettiren bu duyguların sahibini dindirmeyi istemem normal miydi?

“Iray…” Kontrolsüz bir şekilde elini sıkarken adını fısıldadım. Boğulacakmış gibi hissediyordum.

Belli ki içeriye girmek için hazırlanan Iray başını bana çevirdiğinde ve kan çanağına dönmüş gözleriyle yüzleşmeme neden olduğunda gözyaşlarımı daha fazla kontrol edemedim. Ağlamamak için kendisini tutan adamın karşısında dağılmaktan kaçınamadım.

“Iray,” ona bir kere daha seslendiğimde bedenini çevirerek merdivenlerden indi ve beni de kendisiyle birlikte indirdi. “Iray ben-” ben hiç iyi değilim.

Boğazıma saplanan ağrı konuşmama engel olurken Iray tutmaya devam ettiği elimi sıktı ve diğeriyle de elinden geldiğince göz yaşlarımı sildi. “Teşekkür ederim Mira.” Boğuk sesi ellerimin uyuşmasına neden oldu. “Bundan sonrasıyla ben ilgileneceğim. İzninle seni evine yollayayım.”

Gerçekte iznimi almıyordu ve beni evime yollamak için çoktan hazırdı.

“Bunu nasıl yapacaksın?” Zorlukla konuştuğumda bana herhangi bir yanıt vermeyi düşünmüyordu. İçeridekiyle, “nasıl yüzleşeceksin?”

Yalnızca gülümsedi, yutkundu ve gözlerini kırpıştırırken burnunu çekti.

Ellerini uzaklaştırdığında ve bir adım geri gittiğinde kendimi evimin önünde buldum. 24 numaralı dairenin önünde, sırtımı yorgunlukla kapıya yaslarken soluklanmaya çalışıyordum. Ciğerlerimi biraz olsun doldurmaya ve üzerimdeki tüm bu yoğun enerjiden kurtulmaya ihtiyacım vardı.

Gerçekten mi?

Gerçekten de buna mı ihtiyacım vardı? Sanmıyorum.

Doğru düzgün nefes dahi alamazken çantamın içerisini karıştırmaya başlamış, anahtarlarımı bulabilmek için harcadığım saniyelerin sonrasında kapıyı açıp banyoya yönelmiştim. Evdekilerin dikkatini çekmek istemiyor, nasıl bir kriz geçiriyorsam dışarıdakilere belli etmeden üstesinden gelmeyi umuyordum.

Yakut.

Bacaklarım titremeye devam ederken banyonun kapısını zorlukla kilitledim ve yere çökerken kendimi yaralamamak için kapıdan destek aldım.

Yakut.

Biraz önceki o ev…

Evin içerisindeki kişi derin bir acı çekiyor, çektiği acılara açıkça daha fazla katlanamıyordu. Gözyaşlarım onun için şiddetle akmaya devam ederken önümü göremiyordum. Burnumu geçtim ağzımdan dahi nefes alamıyor, kalbimi sarmalayan birçok tehlikeli duygu nedeniyle boğulmaya devam ediyordum.

Kırmızı bir yakut.

Yere kapandım. Ölmemeyi dileyerek yere kapandım ve nefes almaya çalıştım.

Kan kırmızısı bir yakut.

Öldürücü güzellikte bir yakut.

Zihnimde dolanan boğucu düşünceler dudaklarıma ağırlık yaparken, “Erel,” tanımadığım bir adamın ismi inlemeyle birlikte dışarıya döküldü.

Gözyaşlarım onun için akmaya devam etti.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 7: Yüzleşme

 

Iray

 

Sevgilim,

Bugünün gelmesini ne kadar çok istediğimi biliyorsun. Bunun için an kolladığımı, bunun için sabrettiğimi ve bunun için birçok şeyle yüzleştiğimi biliyorsun.

Şimdi ise, yeni yılın ilk gününde, onunla yüzleşiyorum.

Son beş yıldır yeryüzüne tek bir adımını dahi atmayan, hayatında olup bitenleri bir usta gibi herkesten saklayan ve belki de karşı karşıya geldiğimizde kim olduğunu tanımakta zorlanacağım o adamla karşılaşıyorum.

Mira’yı da kendimle birlikte sürüklediğim için pişman olur muyum, bilemiyorum. Hissiyatım bir şekilde doğru adımlar attığımı ve yaptığım şeyi sürdürmem gerektiğini söylüyor. Zihnim beni durdurmaya çalışıyor, mantığım devamlı risk aldığımı söylüyor fakat kalbim… kalbim hiç olmadığı kadar durgun Sevgilim.

Konu Mira ve Erel olduğu zaman, kalbim daima doğru yolu gösteriyor.

Bu yüzden bu fırsatı kaçırmayacağıma dair kendime söz veriyorum. Kendime, sana ve Yaratan’a söz veriyorum.

Erel’i yanıma çekebilmek için kartlarımı açık bir şekilde oynayacağımın ve bunca yıldır iletişim kurmanın imkânsız olduğu adama güvenle yaslanmak zorunda olduğumun farkındayım. Nasıl bir yola girdiğimin farkındayım. Evet, hemen her şeyin farkındayım.

Sadece… Zaman zaman benim de kaygılandığım oluyor. Ne kadar iddialı olursam olayım, hâlâ sana ihtiyaç duyuyorum. Fazlasıyla iyi bildiğin üzere seni özlüyorum. Anılarım beni sarmaya devam ediyor ve yürümekte olduğum bu karanlık sokaklarda düşüncelerim seninle dolmaya devam ediyor. Tedirginim. Bugünün gelmesini ne kadar çok istersem isteyeyim, endişelerimden tamamen arınamıyorum. Heyecanımın beni ele geçirmesine dur diyemiyorum ve bu nedenle fiziksel bir desteğe ihtiyaç duyuyorum.

Yürüdüğüm yolda bana eşlik eden Mira’ya biraz daha yanaşmaya, biraz sonra gireceğim mücadele için eski bir dosta yaslanmaya ihtiyacım var. Şu anda yanımda olmayan senin yerini… biraz bile olsa doldurmaya ihtiyacım var.

Böyle tehlikeli bir oyunu oynamaya karar verdiğimizde Sevgilim, birbirimizden uzak diyarlarda kısa bir süreliğine de olsa ayrı kalmaya karar verdiğimizde deli cesareti göstermiş olmalıyız.

Bunu kabul eden ben, bizzat delirmiş olmalıyım.

Tam da şu an gözlerime bakmanı, yüzümü avuçlarına alıp yanaklarımı okşamanı, sen saçlarımı severken bedenine sıkıca sarılmayı istiyorum. Küçük bir çocuk gibi ‘korkuyorum’ dediğimde, bana korkacak hiçbir şey olmadığını ve bu savaşı çoktan kazandığımı söylemeni istiyorum Sevgilim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 6: Temel Kurallar

 

Mira

 

Rahatça boğulabileceğim bir havuzun içerisine girdiğimden bahsetmiştim. Bu konuda yanılabilmeyi çok isterdim. Hayatıma bir anda dahil olanlar karşısında muazzam bir uyum sağlayabilmeyi ve etrafımda olup bitenleri bir aptal gibi izlememeyi tercih ederdim. Oysa gerçekte aptal bile değildim.

Yeryüzünün her bir köşesine yayılmış onca yalanın arasından sıyrılmaya, edindiğim bilgileri bünyeme işlemeye çalışıyordum. Ayrıca delirmediğimi, tüm bunların gerçek olduğunu, gerçekten de yer altında eğitim aldığımı; ailemin evde olmadığı bir hafta içerisinde başıma gelenleri sindirip hayatıma yeni bir düzeni inşa etmeye çalıştığımı herkese haykırmak istiyordum.

İstiyordum istemesine de… Tüm bunları gerçekleştirmek ve gerçekleştirmeyi düşünmek arasında ciddi bir eylem farkı yer alıyordu.

Son zamanlarda hâl ve hareketlerimde gözlenen değişim kimilerinin umurunda olmuyor, kimileri de sadece ruhsal konulara ilgimin arttığını düşünüyordu. Bu alanda birkaç kitap karıştıran, elinden geldiğince araştırma yapıp zihninin içindeki bulmacaları çözmeyi deneyen ve biraz da saplantı durumu gözlemlenen birinden fazlası değildim.

En azından annemle babamın bu şekilde düşündüğünü görebiliyordum. Bunca zaman kızlarına karşı saygılı olmayı tercih ettiklerinden; bir anda astrolojiye ilgi duymama, numerolojiyi araştırmama, antik uygarlıklar hakkında birçok kitabı çalışma masama yığmama pek de ses çıkarmamışlardı. Fakat karşılarına günbegün yeni bir Mira çıkıyordu. Onlar da sürdürdüğü sessizliğin nereye gideceğinden tedirgindi.

Yeni yıla girerken, yılbaşı için hazırlanmış akşam yemeğinde, tam da bu nedenle üniversitedeki derslerimi aksatmamam konusunda kısa bir hatırlatma yaptılar. İyi bir derece ile mezun olmamı ve sonra da hayatımı devam ettirebileceğim en iyi çizgide devam ettirmemi istediler. Bu onların daim isteğiydi.

Ablamın hayatına da benim hayatıma da genel çerçevede karışmamayı tercih etmiş, kararlarımıza saygılarını açıkça belirtmişlerdi fakat hayatımızı mahvetmemizi de istememişlerdi. Yürüyeceğimiz yolu kendimiz bulmamız için oldukça inatçı davranmışlardı. Sorumluluk almamızı ve yaptığımız her şeyle ilk olarak bireysel karşılaşmamızı doğru bulmuşlardı. Yerine göre şımartıldığımız doğruydu fakat ablamdan farklı olarak ben üzerimde daima bir baskı hissetmiştim. Karşımdaki kişiyi hayal kırıklığına uğratmak, beklentilerini karşılayamamak ve aldığım sorumlulukların sonucuyla birinci elden yüzleşmek düşündüğümden daha zordu.

Başarılarımla herkesin önüne gururla çıkabileceğimi ancak başarısızlıklarımı çözümleyemezsem ve bir başarıya dönüştüremezsem yok olup gitmem gerektiğini düşünüyordum. Ne de olsa sorumluluk bana aitti. Sorumluluk daima bana ait olmuştu.

Bu yüzden ailemin benimle yaptığı konuşma yer altında ve yeryüzünde olanları dengede tutmak için ekstra çaba göstermeme neden oldu. Bu zamana kadar inandığım işleyiş devam etse ve Dünya’da olup bitenlere kendim bir yer bulmaya çalışsam daha kolay olabilirdi ancak böyle bir şey mümkün olmadı. Dünya’da olağan bir konum bulmak ve uyuyan birçok insan gibi süregelen akışı devam ettirmek yapabileceğim bir şey değildi artık. Yeni bir sorumluluğa sahiptim. Kendimi ve sonra da yeryüzündeki tüm bu kuklaya dönmüş insanları uyandırmam gerekiyordu.

Bu halde… Üniversiteden mezun olduktan sonra kendime nasıl bir yol çizebilirdim? Göksel ve Iray’ın söylediğine göre Yaratan tarafından bahşedilmiş bir hayat amacına zaten sahiptim. Durum böyleyken mevcut akıştan sıyrılıp benim için yazılmış olana gitmek oldukça cezbedici gözüküyordu; ancak ailemin buna nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum.

Gerçekliğim bu kadar darmadağın olmuşken elimde tutacağım diplomanın işime yarayacağından emin değildim. Şu anda bile son üç haftadır aldığım temel düzeydeki bilgileri güçlendirmeyi ve onlar için olabilecek en iyi asker olabilmeyi önceliğim olarak görüyordum.

Daha ilk haftada sindirmeye çalıştığım tüm bu yeni gerçeklik, kalbimi tatminlik duygusuyla doldurmuştu. Çok daha öncesinde dünyanın yalanlarını kırmadığım ve yer altında olup bitenlere dahil olmadığım için üzgündüm. 22 yıllık yaşamımda aralarına bu kadar geç dahil olduğum için tarif edemediğim bir pişmanlık yaşıyordum.

Kulağa komik gelecek ama o akşam evime gelen mutanta bir teşekkür borçluydum. Onun sayesinde tüm bunları tatma fırsatı yakalıyordum: Huzur, sevgi ve mutlulukla dolup taşan koridorlar, kahkahaların gezindiği koca bir yemekhane, büyülü kılıçların, okların ve ileri teknoloji silahların gürlediği çalışma salonları… Kulağa fazlasıyla sıra dışı gelen tüm bu mucizeleri deneyimleyebiliyordum. Koridorlarda gezen saf sevgiye, sınıflarda dolaşan yoğun merak duygusuna ve savaşmak için özenle hazırlanmış salonların içerdiği gerginliğe her geçen gün daha da alışıyordum.

Sırlar Okulu öğrencileri kaba bir şekilde fen bilimi dersleri alıyor, gezegenleri okumayı, sayılar içerisine gizlenmiş şifreleri ve özellikle de insanın kendi özünü çözmeyi öğreniyordu. Yakın veya uzak mesafe savaşçısı olması fark etmeksizin herkes yakın mesafede saldırı ve savunmaya basit bir şekilde hâkim olmak zorundaydı. Ardından kendi alanına yöneliyor ve bunlar için ek dersler alıyordu. Ben ise mevcut halimle Kuantum Fiziğine Giriş, Astroloji, Meditasyon, Başlangıç Seviyesinde Yakın Mesafede Saldırı ve Savunma, bir de Kenjutsu derslerine giriyordum. Ayrıca derslerde -veya okulda- belli bir yaş skalası bulunmuyor, 5 yaşından tut 65 yaşına kadar birçok kişi kendine uygun derslere girebiliyordu.

Bedenlerin yaşı ruhun yaşını yansıtmıyordu ve öğrenilmesi gereken bunca şey varken yeryüzünde bu bilgilerin kıyısından bile geçilmemesi insanı oldukça üzüyordu.

Ruhun yaşına değinmişken… Bahsi geçen enkarnasyon hakkında birkaç yazı okumak ya da Öyke’nin anlatımlarını dinlemek bir anda aydınlanmamı falan sağlamamıştı.

Yazılanlara göre ‘enkarnasyon’ ruhun beden almasına verilen bir isimdi. Ruhun bedenlenmesi, yoğun madde alemine doğmasıydı.

Beyin, bedenin organizatörüydü ve fizik yapısının ötesinde manyetik bir alana sahipti. Bu alan bedenin en akışkan, ruhsal dünyaya en yakın tarafıydı. Esasen sahip olduğumuz enerji -eterik- bedenimizin en katı tarafıyla dünya bedeninin en akışkan tarafı bir araya gelerek bağlantı kuruyordu. Kurulan bağlantıyla da ruhun enkarnasyonu/bedenlenmesi gerçekleşiyordu. Bağlantı koptuğunda da bizler -yeryüzü insanları- bunu ölüm olarak adlandırıyorduk.

Buraya kadar olanları mantığıma sığdırabiliyordum. Ruhun varlığına inandığım için doğum aşamasını ve Dünya’ya gelişimizi bu şekilde kabullenmek zor gelmiyordu. Kafamı karıştıran ve anlamakta güçlük çektiğim kısım ölümden sonrasını kapsıyordu. Ruhun ölümden sonra bedeni terk etmesi ve kendine uygun amaçları gerçekleştirmek için yeni bir beden arayışına girmesi, hayat planını yerine getirebilmek için diğer ruhlarla da yardımcı sözleşmeler imzalaması… İşte bu kulağa fantastik geliyordu.

Özellikle de Dünya’da kullandığımız bedenin ve üst benlik olarak adlandırabileceğimiz esas enerji bedenimizin arasında sürekli bir sirkülasyon olduğunu öğrendiğimde benden iki tane olup olmadığı konusunda ciddi bir karmaşaya kapılmıştım. Öyke ise bu durumu ‘öz’ olarak özetlemişti. Zihnimin ve kalbimin bir köşesine ilişmiş özümü fark ettiğimde birçok şeyi anlamak kolaylaşacaktı.

Ne zaman özümde sahip olduğum bilgileri Dünya’da da kullanmaya başlayacak ve ne zaman -son yok oluşa kadar- ruhumun görevlerini yerine getirebilecektim, işte o zaman tüm bu enkarnasyon süreci son bulacaktı.

Neyse ki tüm bu bilgileri sindirmeye çalışırken Sırlar Okulunun koridorları yardımcı olmuş, geçirdiğim üç haftanın sonucunda biraz daha bilinç kazanır olmuştum. Artık yer altında attığım her bir adım zihnimdeki bilgi düğümlerini teker teker çözüyor; fakat bir yandan da varlığını bile fark etmediğim yeni düğümlerle yüzleşmemi sağlıyordu.

Temel öğretiler dışında, 89. Bölük hakkında öğrendiklerime geldiğimde ise…

  1. Bölük de diğer bölükler gibi bünyesinde 3 takım bulunduruyordu. 1. ve 2. Takım yakın mesafe, 3. Takım uzak mesafe savaşçısıydı. 1. Takıma Iray liderlik yapıyordu ve yoğunlukla empat tabanlıların bulunduğu bir takımdı. 2. Takım’ı Göksel’in altındaki anı görücüler oluşturuyordu ve 3. Takım da Ayana’nın altındaki şifacılara sahipti. Tabanlar -Ayana’nın da söylediği üzere- kişilerin uyanış aşamasında ortaya çıkan ilk psişik özelliğini ifade ediyordu ancak insanların sahip olduğu psişik özellikler bununla kısıtlı değildi. İnandıkça gelişiyor, geliştikçe bilgiyi beden daha iyi muhafaza ediyordu. Muhafaza sonucunda ise diğer özellikler açığa çıkıyordu. Bu da birinin aynı anda; empati, telepati, şifa ve telekinezi gibi özelliklere sahip olabileceğini gösteriyordu.

Duyguları/enerjileri en derininden canlandırarak hissetme ve ruh okuma (empati), canlılarla zihinsel iletişim kurma (telepati), canlı veya cansız fark etmeksizin temas ile taşınılan anılara sahip olma (anı görü), kendini veya bir başkasını iyileştirme (şifa), gezegen içerisindeki hızlı geçiş alanlarını (portalları) kolayca açıp kapatabilme ve bizzat bu geçiş alanlarını oluşturabilme, halüsinasyon oluşturabilme, zihin ile oynayabilme… ve daha birçok şey.

  1. Bölük’teki kişilerin ne kadar geliştiğine ve neler yapabildiğine dair bir fikrim olmasa da her birinin güçlü olduğunu görebiliyordum. Göksel’in takımındaki Zeren, zihin üzerinde etkili olduğunu ve Udar da portallara fazlasıyla hâkim olduğunu söylemiş, Iray’ın takımındaki Öyke ruh okuma konusunda Iray’la kafa kafaya gittiğini eklemişti.

Sahip olduğu çoğu şeyi söylememelerine rağmen her biri gözüme oldukça kuvvetli gelmişti ve ben de ‘Askerleri böyleyse takım kaptanları kim bilir ne kadar güçlüdür,’ diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Özellikle de Iray… 1. Takıma liderlik yapmaya devam ederken bölüğün tamamıyla da ilgilenme görevini üstlenmişti. Üstelik bunu yakın bir zamanda da değil, son beş yıldır devam ettiriyordu. Diğer bölüklerin içerisindeki yönetime bakılmaksızın, 89. Bölük kendi anomalisine çoktan alışmış gözüküyordu.

Öğrenciliğim devam ederken tüm bunlara alışmam için arka desteği sağlayanlar sayesinde bugünümü yaşıyordum. Sırlar Okulunun koridorlarından ya da bu tuhaf dersleri veren eğitmenlerimden bahsetmiyorum.

Zeren, Udar ve Öyke.

Zeren inisiyatif alması gerekmediği halde kuantum fiziğini anlayabilmem için öğle aralarında bana tekrar ve tekrar konu anlatıyor, Udar Sırlar Okuluna giriş çıkışımı kolaylaştırmak için bana eşlik ediyor ve Öyke de son üç haftadır yeryüzünde geçirdiğim zamanlarda beni korumakla ilgileniyordu. Ayrıca pozitif enerjisini saçmaktan, kendimi iyi hissetmem için çabalamaktan geri kalmıyordu.

Zaman içerisinde varlığını kabul ettirdiğinde ve yüzünü en çok gördüğüm kişiye dönüştüğünde hayatımda doldurduğu pozisyonun boşalmasına nasıl alışırım, bilmiyordum. Annemler eve döndüğünde bile arada eve uğramaktan, özellikle de annemle tatlı sohbetler kurmaktan, akşam yemeklerine katılmaktan ve ara ara hikâye anlatır gibi anlattığı tarihi bilgilerle beni şaşkına uğratmaktan da geri kalmıyordu.

Kendisi empat tabanlı olduğu için tarih konusunda pek iyi olmadığını ve Zeren gibi bir anı görücü ile yeryüzünü gezmenin çok daha keyifli olduğunu söylese dahi benim gözümde harikaydı. İstanbul’u onun ağzından dinlemek çok ama çok güzeldi.

“Kuantum fiziğine giriş nasıl gidiyor?” Termosundaki bitki çayından yudumlamadan hemen önce sormuştu Öyke. Birlikte Üsküdar sahilinde otmuş, dalgalı denizi izliyor; yeni yılın ilk akşamını birlikte geçiriyorduk.

“Berbat.”

Verdiğim cevaba karşı kahkaha attı. “Neden?”

“Bu yaşımda kuantum fiziği öğreneceğim aklımın ucundan geçmezdi de o yüzden.” Hemen ardından kendimi düzelttim. “Ya da öğrenemeyeceğim. Gerçekten bu işi beceremiyorum.”

“Böyle söyleme lütfen,” tatlı yüzüyle beni teşvik etmek için gerçekten çok çabalıyordu. “Eğitmenlerinin tek yaptığı unutmuş olduğun bilgileri sana hatırlatmak. Öğrenemiyorum ya da beceremiyorum kelimeleri yasaklı kelimeler. Elbet halledersin.”

Gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. “Tabii…” Karton bardağımdaki sıcak çikolatadan yudumladım.

“Bedeninde birikmiş onca zehirden arındığında ve şuurun her geçen gün daha da açıldığında, bizi sollayacağına eminim.”

Potansiyelime değindiği kısmı geçerek en başta söylediğine odaklanmak istedim. “Zehirden… Hangi zehirden arınmak?”

“Bilirsin, yeryüzünde gerçekten organik diyebileceğimiz pek bir şey kalmadı,” dediğinde ne demeye çalıştığını anlıyor gibiydim. “Ya devamlı bizim besinlerimizi tüketmelisin ya da sporu arttırarak bolca ter atmalısın.”

Dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleşirken ona karşılık verdim. “Bu spor yapmam için bir bahane değil, değil mi?”

“Gerçekleri söylüyorum.” Yüzüne benimle benzer bir gülümseme yerleştirdi. “Bazı bileşenleri yalnızca terleyerek atabilirsin. Tüketiyorsan boşaltmak zorundasın. Aksi halde uyanışına ket vurmuş olursun.”

O benim aksime yer altından onayını almış, uyanışını gerçekleştirmiş genç bir kadındı. Söylediklerinde herhangi bir alay payı yoktu ve samimiyetini hissetmemek mümkün değildi. Buna rağmen onunla konuşurken oyuncu bir ifade takınmaktan kendimi alamadım.

O ise tek kaşını kaldırmış, şüpheli bakışları ardından insanı gülmeye iten bir kahkaha atmıştı. Esen rüzgarla birlikte kıvırcık saçları karıştığında gülmeyi kesmeden toparlanmaya çalıştı. Onun bu hareketleri beklenmedik bir şekilde benim gülüşlerimi de arttırdı.

Sessizleştiğimiz ve denizi izlediğimiz kısa bir sürenin ardından, “Boş zamanlarında birlikte koşuya çıkabiliriz,” diye bir teklif sundu.

“Yürüyüşe değil ama koşuya.” Kendi kendime mırıldandığım sırada,

Yeni bir kahkaha patlattı. “Evet! Terlememiz gerektiğini söylemiştim.”

Takındığım ifadeye gülmeye devam ederken ne kadar eğlendiğini görebiliyordum.

“Iray’ın neden seninle bu kadar ilgilendiğini anlayabiliyorum,” dediğindeyse kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. “Ruhunun bir parçası bizimle tanışık ve yan yana geldiğimiz her seferde içten bir şekilde bizi selamlıyor. Diğer yandan sen, yeryüzünde edindiğin sarkastik yapıdan kopamıyorsun ve bu da beklediğimizden farklı tepkiler vermene neden oluyor. Özetle komiksin Mira.”

“Bir tek şaklabanınız eksikti galiba, tam oldu.” Serzenişim Öyke’nin dudaklarını gerdikçe geriyordu.

Fakat, “Yanılıyorsun. Sen gelmeden önce 89. Bölük’ün şaklabanı bendim,” dediğinde şaşırma ve gülme sırası bendeydi. “Ve benden önce de sahip olduğu ironileri ile nam salmış Iray vardı ki o, herkese zor zamanlar yaşatmaya devam ediyor.”

Iray’ın Göksel’e göre daha canlı bir karakteri olduğunu görebiliyordum. Yer altında geçirdiğim ve karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda o kadar kolay iletişime geçebilmiş ve o kadar hızlı bir samimiyet yakalamıştık ki… Sahip olduğu rütbesini biraz olsun hissettirmemiş, herhangi bir otorite kurmamıştı.

Kendimi bile şaşırtarak, “Bu arada, son günlerde onu pek göremedim,” dediğimde,

Öyke’nin düzelen dudakları tekrardan neşeyle kıvrıldı ama bu sefer kahkaha atmadı. “Doğru. Ben de göremiyorum. Normalde takımın dinlenme odasında veya ortak kullanım alanlarında takılırdı ama Viera ile biraz meşgul olduklarını duydum.”

“Öyle mi?”

“Bilirsin, düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk üstleniyor.”

Diyaloğa girdiğimiz çoğu seferde öyle hissettirmese bile gerçekten de meşgul birine benziyordu.

“Doğru,” Udar’ın sesi araya karıştığında ikimiz de sağımıza dönerek aramıza yeni katılan bedeni karşıladık. “Bizim de üstlenmemiz gereken birçok iş var Öyke.”

Öyke telefonunu çıkarıp da 21.17 yazan saatle karşı karşıya geldiğinde kısık bir sesle söylenmiş, “Epey geç olmuş,” oturduğu yerde toparlanmaya başlamıştı. “Seni eve bırakalım ve ardından işimizin başına dönelim öyleyse.”

Hazır olduğunda ben de çantamı omzuma geçirerek onunla banktan kalktım ve birlikte metroya doğru ilerlemeye başladık.

Kısa bir süre sonra da Öyke, Udar’a, “Çeviri üzerine mi çalışılacak?” diye sordu.

“Hayır. Zeren elindeki tabletleri hallettiğini ve yeni veriler gelene kadar bir şey yapılmayacağını söyledi.” Udar konuşmaya devam ederken Öyke kolunu doğal bir şekilde onun koluna geçirmişti. “Iray’ın üzerine çalıştığı bir konuda yardımcı olmamız gerekiyormuş.”

Yürüyen merdivenlere vardığımızda Udar önümüze geçerek sağa yanaştı ve Öyke kolundan çıksa bile onun dirseğini tutmaya devam etti. Aralarında tarif edemeyeceğim bir bakışma gerçekleşti.

“Evet.” Olduğum yerde sıçramama neden olan ses Iray’a aitti.

Bedeni aniden arkamda belirmiş ve biraz önce boş olan merdiveni bedeni doldurmuştu. Arkamızdaki ya da önümüzdeki onca insan bu tuhaflığı nasıl oluyor da fark etmiyordu?

“Ortam hazırlığı mı?” Öyke’nin Iray’a yönelttiği soru, yeni bir bakışmayı doğurduğunda olan bitenden zerre bir şey anlamıyordum.

“Evet, ortam hazırlığı.”

“Zeren’e tekrardan ihtiyaç olacak mı?” Udar sorusundan hemen sonra merdivenlerden ayrıldı ve ağır adımlarla yolunu izlemeye devam etti. Iray’dan bir cevap almak yerine hatların ayrımına kadar ilerlemeyi tercih etmiş, ardından bedenini bize çevirerek sorusunun cevabını almak istemişti.

Iray, “Olmayacak,” diye cevapladı. “Olacağını düşünsem bile o buna müsaade etmeyecektir.”

“O halde bizim ne yapmamız gerekiyor?” Öyke’nin yumuşak sesi belirsiz bir endişe taşırken konuşmalarının odağında kim olduğunu anlamak benim için oldukça zordu.

“Göksel’in yanına gidin ve oyunun başlamak üzere olduğunu söyleyin.”

Iray’ın şifreli konuşmalarına karşı attığım bomboş bakışlar da hiçbir karşılık bulmuyordu.

Kral’ın döndüğünü söylüyorsun.” Udar’ın son söylemi başıma belirsiz bir ağrının saplanmasına neden oldu.

“Sıkı çalışmamız gerektiğini söylüyorum.” Iray’ın yaptığı düzeltme sonrasında Öyke ve Udar bir kere daha bakıştı. Ardından evimin tam tersi yönüne giden metroya yöneldi. Biraz önce beni eve bırakacaklarını söyleyen onlardı. Şimdi ise tek bir kelime dahi etmeden kendi yollarına gidiyorlardı.

Neredeyse olduğum yerde yalnız hissedecektim-

“Ve biz de,” ah… “seninle küçük bir ziyarette bulunacağız.”

Iray’ın yanımdan ayrılmaması ve başıyla gideceğim yönü işaret etmesi, Udar ve Öyke’nin yanımızdan ayrılma nedenini yeterince açıklıyordu.

“Kimi ziyaret edeceğiz?”

Onu takip ederek istasyona yaklaşmakta olan metroya bindiğimde bizimle binen birçok insan nedeniyle açık gördüğüm bir köşeye sinmiştim. Iray’ın beni takip eden bedeni düşündüğümden çok daha yakın bir mesafede kalmayı seçtiğinde arka tarafın ne kadar da sıkışık olduğunu fark ettim.

“Eski bir dostu.” Üzerime eğilerek verdiği cevabı fısıltı şeklinde kulağıma doldu. “Oldukça değerli… Kıymetli bir dostu ziyaret edeceğiz Mira.”

“Tanışığım olduğundan emin miyiz?”

Sorduğum soruda ne vardı bilmiyorum. Iray’ın gözlerini parlatan, derin bir düşünceye kapıldığından sessizleşmesine neden olan ne vardı, gerçekten bilmiyordum.

Sol eliyle tutunmakta olduğu direğe daha sıkı sarıldı. Sağ eli ağır bir şekilde yüzüme çıktı ve parmakları yanağıma sürtünmeyi bıraktığında, baş parmağıyla gözümün altını sildi. Belki de silmekten çok okşamıştı.

“Ne oldu?” Her zamanki sesimle sorduğumda, Iray’ın dudakları eğlenceli bir şey duymuş gibi yukarıya kıvrıldı. “Toz mu vardı?” dediğimde ise kıkırtılarını durduramadı. Elini geri çekerek yumruk yaptı ve ağzını kapatırken gülüşünü bastırmaya çalıştı.

“Onu göremeyeceksin ancak enerjisinden eminim bir şeyler çıkarırsın.” Konuyu değiştirdi ve ziyaretimize geri döndü. “Bunu küçük bir pratik olarak düşünebilirsin. Duygu sezinleme pratiği ya da ruh tanıma pratiği diyebiliriz. Hangisini kullanacağına bağlı.”

Bahsettiği şeylerin hiçbirini kullanmayı bilmiyordum. Bunun farkında mıydı?

“Farkındayım.” Elini ağzından geri çektiğinde küçük bir gülümseme dudakları üzerinde yer almaya devam ediyordu. “Ancak onun seni tetikleyecek güzel bir unsur olduğunu düşünüyorum.” Başını tutunduğu direğe yasladı. Aramızdaki mesafe iyice kapandı. “Merak etme. Çok geçmeden seni evine yollayacağım.”

Bunu nasıl yapacağını sormak istesem de daha baskın olan başka bir sorum vardı. “Kim? Kim tetikleyecek?”

Bu basit soru belli ki Iray’ın cevaplamak istemediği tek şeydi. Dudaklarındaki gülüş buruk bir hâl alırken zorlukla fısıldadı. “Bir mücevher. Bir yakut.”

Bana bir isim vermedi. Açıkça herhangi birinden de bahsetmedi fakat duygularını açtı. Belki de o ziyarette şok geçirmemem için, pek de farkında olmadığım bir farkındalık kapımı araladı ve kalbinden sızan duyguları okumama izin verdi. Heyecanını, kırgınlığını, hüznünü ve mutluluğunu. Karışık birçok duygusunu tatmama izin verirken dudakları düz bir hâl aldı.

“Kan kırmızısı bir yakut.”

Acısı kelimeleriyle dışarıya sızdı.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Eğitmenlerden Alıntılar 03

 

Ruhun Bedenlenme Süreci :

  1. Ruh yaratılır. Ruh, mevcut olarak ona yüklenmiş/yaratılışında ona katılmış bilgileri deneyimlemek üzere beden almaya hazır bir içgüdüdedir.
  2. Hayat Sözleşmesi: Beden almaya/ yaşamı deneyimlemeye hazır ruh, Tanrı ile sözleşme imzalar. Bu sözleşme her ruh için aynıdır. Mutlak iyiliği, gelişimi ve çevreyi de geliştirmeyi, dengeli olmayı ve gerçek dengeyi etrafa yaymayı, evrenin ve evrendeki her bir varlığın gelişimini desteklemeyi esas alır.

Hayat Sözleşmesi, Ruh’un Melek’e dönüşebilmek için verdiği mücadeledir.

  1. Hayat Planı: Ruh bu mücadele için farklı pozisyonlarda farklı sınavlara tabi tutulur. Örn: Ruh, insan bedeninde doğarak bir inşaat mühendisi olur ve sahip olduğu mesleğin içinde etrafındakilere doğru yapılaşma, doğru iş ahlakı vb. iyilik çerçevesinde yaşamını sürdürmeye çalışır.

Eğer ki ruh başarısız olursa, başarısız olduğu bu hayatı telafi etmesi için melekler ruha başka bir hayat planı hazırlar ve ruhun bir sonraki doğuşunda bu planı gerçekleştirmesi için destekte bulunur. (Melekler, ruhların verdiği bu mücadelede onlara yardım eden taraftır.)

   Dipnot: Hayat Sözleşmesi ve Hayat Planı birbiri ile fazla yakın kavramlar gibi gözükse de ‘hayat planı’, ‘hayat sözleşmesini’ yerine getirmek için diğer ruhlar ve meleklerin desteğini içeren bir senaryodur.

  1. Ruh Sözleşmesi: Ruhun hayat planını gerçekleştirebilmesi için, diğer beden alacak/almış ruhlar tarafından birbirini desteklemek üzere imzalanan sözleşmedir. Ayrıca ruhlar, hayat planının üzerine çıkabilmek (daha fazlasını yapabilmek) için de birbiriyle anlaşabilir.

Bu destek sürecinde ruhlar Gökler’de birbiriyle birtakım anlaşmalar gerçekleştirir. Bu anlaşmaların içinde ise 3 özel anlaşma grubu yer almaktadır.

  • Ruh eşi: Birden fazla kişiyle imzalanabilir. Birbiriyle uyumlu, ruhun hayat planını hatırlatmada en çok yardımcı olan ikili sözleşmelerden biridir. Her zaman iyilik odaklı olmaz ve kötü deneyimlerle de ruhun kendisine gelmesini -planına uymasını- sağlayabilir.

Ömrün kısa ya da uzun bir zamanında etkin olabilir.

  • Ruh ikizi: Hayat planının üstüne çıkmak, Tanrı’ya verdikleri sözü daha hızlı yerine getirebilmek -sadakatini ispatlamak- için büyük lokma yemeye gönüllü olmuş, birlikte tekâmül etmek -gerekliyse birlikte zorlu görevlere atılmak- üzere anlaşmış genç ruhların beden alacakları ilk zamanlarda birbirini bulup anlaşmasını ve uzun bir yola birlikte çıkmasını ifade eder. Birçok başarısızlıktan sonra hızlı bir yükseliş gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı ruhlar da kimi zaman ruh ikizi sözleşmesi imzalayabilir.
  • Ruh çifti: Ruh eşi ya da ruh ikizi olan iki ruhun birbirine karşı yoğun sevgi beslemesi ve bu sevginin sonsuzluğunun arzulanması ile her enkarnasyonda birlikte doğmak ve birlikte gelişmek üzere birbirine söz vermesi durumudur. Göklerde edilen bu yemin onları ruh çiftine dönüştürür.

   Dipnot: Ruh çiftlerinin ya da ruh ikizlerinin her zaman birlikte doğması üzerine bir zorunluluk yoktur. Farklı yaşamları deneyimlemek üzere yollarını ‘kısa süreliğine’ ayırmayı tercih edebilirler.

   Dipnot 2: Cinayet işlemek, intihar etmek gibi durumlar gelişim içermez. Bunlar sözleşmenin tek taraflı feshi demektir. Sözleşme fesihleri büyük bir karma/borç yaratır. Eğer ki ruh kendisini geliştirmek (Tanrı’ya yaklaşmak/ boyut atlamak/ melek olmak) istiyorsa ilk olarak borçlarını ödemeli, ardından ilerlemeye devam etmelidir. Borçlar ödenmeden ilerleme sağlanamaz.

   Dipnot 3: Birlikte birden fazla hayatı paylaşmış olan, gelişimin birçok aşamasında birlikte olan ve bu gelişimi birlikte sürdürmek isteyen tanışık ruhlar ilerleyen zamanlarda ‘Ruh Ailesi’ adı altında bir araya gelebilir. Ruh Ailesi kavramı; enkarnasyonlarını birlikte yapmaya, ortak görevler üstlenmeye ve ne olursa olsun bir arada ilerlemeye yemin etmiş ruh gruplarını ifade eder.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Bazı Kavramlar :

Üst/Öz/Ana Benlik: Ruh’un kendisidir. Deneyimlediği hayatların kalıntılarını, öğrendiği her şeyi hatırlar ve kavramsal olarak ruhun sahip olduğu gücü temsil eder.

Dipnot: Dünya gibi 3. Boyutta bulunan gezegenler yüksek oranda filtrelendiğinden 3. Boyut’a enkarne olmuş/ bedenlenmiş ruhlar, beden aldıktan sonra ana benliklerinden yüksek oranda ayrışırlar. Büyük bir unutkanlık hâli hâkimdir.

Boyutlar: Evrende 11 boyut mevcuttur. Ruh, geliştiği her seferde daha üst boyutlara çıkar. Boyutlar arası geçiş, meleklik mertebesine yükselmek (Tanrı’ya yaklaşmak) için kullanılan bir merdivendir.

Araf: Ruhlar deneyimlediği her hayattan sonra ‘Araf’a çekilir. Burada edinilen deneyimler üzerine analizler yapılır. Eğer var ise ödenmesi gereken borçlar ve ruhun kendisine katması gereken beceriler teyit edilir. Ardından ödenecek borçlar ya da edinilecek beceriler için yeni bir hayat planı hazırlanır.

Gök/Gökler: Hayat planının hazırlandığı, Araf’tan çıkan/ayrılan ruhların enkarne olmadan önce bulunduğu, diğer ruhlar ile sözleşmelerin imzalandığı alandır. (Ruhlar, hayat planı birbirine benzeyen ya da uzun zamandır birlikte geliştiği tanıdık ruhlarla -ya da Ruh Aileleri ile- yeni sözleşmeler imzalayarak enkarnasyonun gerçekleşmesini bekler.)

Gökler, Araf gibi 11 boyuttan ayrışmış ayrı bir katmandır. Tanrı’nın Avucu, olarak da bilinir.

Melekler: Tanrı’nın Ruhlara yardım etmesi için görevlendirdiği varlıklardır. Yalnız ruhların tekâmülü için değil, kâinatın düzeni için de rol oynar.

   Dipnot: Ruhlara yalnızca melekler değil, diğer bedenli ya da bedensiz ruhlar da yardım etmektedir. Ruhlar boyut atladıkça üzerlerine aldıkları sorumluluk artar, kâinatta yer alan her bir varlığın gelişimini desteklemek için rol oynamaya başlar.

İnsan: Tanrı’nın yarattığı binlerce… yüz binlerce varlık içinde en çok kabiliyete sahip “nötr” olan (negatife ya da pozitife yatkınlığı olmayan, seçim şansı verilmiş) son varlıktır.

   Dipnot: Şeytan ve Şeytan’ın tarafında olan diğer negatif varlıklar ise İnsanları Tanrı’nın küstah eseri olmakla suçlar ve kâinatın yok olacağı son güne kadar Tanrı’nın hata yaptığını ve İnsanların asla başarılı bir kul olamayacağını kanıtlamaya çalışır.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 5: Empat

 

Mira

 

Yeryüzünde söylenenlere, olup bitene inanmamamı söylemişti. Gerçekliğimi sarsabileceği her şekilde sarsmış ve sonra da beni yalnız bırakmıştı. Her ikisi de. Hayatta kalmamı sağlamış, gözlerimi yepyeni bir dünyaya açmam için beni zorlamışlardı. Belki de ben kendimi zorlamıştım. Gerçek cevabı bilmiyordum. Burada olma nedenimi… Bilmiyordum.

Yeterince bilinçli değildim. Bilgilerim, yeterliliklerim açıkça eksikti ve tüm bu bilinmeyenler biraz da midemi bulandırmaya başlamıştı.

Duyduklarım, gördüklerim, hissettiklerim… an itibariyle her şey geçerliliğini yitirmişti. Algıladığım birçok şey belli ki bir yalandan ibaretti. Daha da fazlası; duyduğum tarih, gördüğüm gökyüzü, dokunduğum beden… içinde olduğum beden bir düzmece olmalıydı.

Sandığım her şey birileri tarafından zihnime yerleştirilmiş olmalıydı. Aksi hâlde toplumun büyük bir kısmına kabul ettirilmiş gerçek ile benim dalgalanmaya başlamış gerçekliğim bu kadar şiddetli çarpışmazdı.

Yer altının hissettirdiği güvene inanmalı mıydım yoksa şüphelerle dolu evime geri mi dönmeliydim? Kararsız kaldığım saatler içerisinde uzanmaya devam edip tavanı izlemekten başka bir şey yapmıyordum.

Ara ara düşüncelerimin içerisinde uyuyakalıyor, uyandığımda ise kendime aynı soruları sormaya devam ediyordum.

1. Neden saldırıya uğradım?

2. Neden yeryüzündeki çoğu insandan o kadar da farklı değilken buraya gelmeye hak kazandım?

3. Buradaki insanların gerçek amacı ne?

4. Bahsettikleri negatif ve pozitifin savaşı nasıl bir durumda?

5. Yer altının diğer sakinleri de Göksel ve Iray kadar samimi insanlar mı?

‘Merhaba Mira,’

Esasında burayı tanımıyordum. Düşüncelerim olduğu yeri reddediyordu fakat düşüncelerime inat kalbim ısınmaya başladığında, her şey bir son buluyordu. Sanki ruhum, içerisinde olduğu odayı -Sırlar Okulunu- selamlıyordu. Birileri yeryüzünde edindiğim alışkanlıkları ve şüpheci yaklaşımımı bırakmamı, kalbimle hareket etmemi fısıldıyordu kulağıma.

‘Ben Viera Imeri. Seninle tanışmak benim için büyük bir zevk.’

Aniden içerisine atıldığım bu koca bilgi havuzunda, gördüğüm ve duyduğum çoğu şeyi anlayamıyordum. Karşıma çıkan bu insanlarsa beni kucaklamak, bana öğretmek istiyordu.

‘Evindesin. Derin bir nefes al ve rahatla. Sakinleş.’

Sırlar Okulu beni istiyordu.

Sakinleşmemi söylemişti. O orta yaşlı kadın da benimle ilgilenen iki genç adam gibi sakinleşebileceğimi söylemişti. Düşündüğüm gibi burası olabileceğim en güvenli yermiş gibi bana sarılmışlardı.

Tak, tak, tak.

Çalan kapıyla birlikte uyukladığım yerden sıçramış, zar zor hatırladığım anıdan koparılmıştım.

“Pardon,” genç bir kadın seslendi, “müsait miydin?”

Bir şeyleri hatırlamaya- içinde bulunduğum yer altının ana yetkilisiyle yaptığım konuşmayı hatırlamaya çalışıyordum fakat dağılan dikkatime bakıldığında artık müsait olabilirdim.

“Efendim?” Şeklinde karşılık verdim. Bir yandan da üzerimdeki örtüleri kaldırıp kenara iteliyordum.

“Sana birkaç temiz kıyafet ile kılıcını getirdim.” Konuşan kadın oldukça yumuşak ve sakin bir sese sahipti.

Ayaklarımı yataktan çıkardığımda bileklerime çarpan soğukla donacağımı düşündüm. “Bir saniye, geliyorum.”

Ayakkabılarımı elimden geldiğince hızlı bir şekilde giyindim ve titreye titreye kapıya vardım. Kapı kulpunu indirdiğimdeyse içeriye gerçek bir mutluluk ve heyecan doldu. Duyguları bu kadar belirgin bir şekilde hissedebildiğim ilk seferdi. Öyle ki bunun beni sarhoş edeceğini düşündüm.

Karşımda benden beş altı santim kısa, oldukça sevimli bir kadın yer alıyordu. İki tarafından da balıksırtı örülmüş kahverengi saçlara ve çekik, koyu kahverengi gözlere sahipti.

“Teşekkür ederim,” diyerek hafifçe gülümsemiş; sağ tarafındaki kıyafetleri, bir çift siyah botu ve sol elindeki kılıcımı teslim almıştım.

“Ben Ayana.” İsmini söylediği an neşesini daha da net hisseder oldum. “89. Bölük’ün 3. Takımına liderlik yapıyorum ve şifa tabanlı bir keskin nişancıyım.”

Kendini tanıttıktan sonra gözlerim istemsizce aşağıya, kılıcıma kaydı. Kendimi onun tanıttığı gibi nasıl tanıtırım bilmiyordum. “Tanıştığıma memnun oldum Ayana. Ben de… sanırım yeni öğrenciniz Mira oluyorum.” Saçmalamadan bir karşılık vermeyi denesem de her şeyi elime yüzüme bulaştırma ihtimalim yüksekti.

Bu yüzden Ayana’nın yüzüne koca bir gülüş yerleştiğinde gerilmekten kendimi alamadım. “Keşke,” demişti. “Ama maalesef başlangıç sınıflarından sorumlu olan başka eğitmenler var. İlerleyen zamanlarda birlikte çalışmayı ve gelişimimiz için birbirimizi desteklemeyi çok isterim.”

“Ben de.” Tamamen anın etkisiyle ona katılmıştım. Yaydığı enerji o kadar güzeldi ki kapıyı kapatıp da soğuk odama dönmeyi hiç mi hiç istemiyordum.

“Saat 18.00’da akşam yemeği yiyeceğiz. Uzun zamandır tüm bölük toplanıp da bir şeyler yemiyorduk. Katılmanı çok isteriz.”

Sunduğu teklif heyecanlanmamı sağladığı kadar gerginliğimi de arttırdı. “Ben… Bunun için nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum.”

“Senin bir şey yapmana gerek yok.” Yüzündeki gülüş genişlerken bir adım geriye gitti. “Bizimkilerden birini seni alması için yollarım,” ve bir adım daha. “Son iki yıldır bölük içinde aynı yüzleri görünce, yeni birisi için fazla heyecanlandık. Tanışmak için herkes çok hevesli.”

Nasıl bir yere geldiğimi bile bilmezken buradaki insanların büyük bir coşkuya sahip olması… inanılmazdı.

Başımı onaylarcasına sallamaktan başka bir şey yapamadım.

“Yemekte görüşürüz.” Hafifçe sağa dönmüş,

Benden, “Görüşürüz,” cevabını aldıktan sonra da koridor boyunca yürümeye başlamıştı.

Kapıyı kapatarak derin bir nefes verdim. Yeterince sakinleşebildiğimde ve olduğum ortamın varlığını kesin olarak kabul ettiğimdeyse kalp atışlarım her zamanki düzenine geri döndü.

Odada bir saatin olup olmadığını anlamak için göz gezdirdiğimde kapının yanındaki beyaz duvarda, ayaklı askılığın hemen üzerinde, duvara montelenmiş, soluk bir dijital saati fark etmiştim. Gözlerimi kısarak ne yazdığını görmeye çalıştığımda 17.18’le karşılaştım. Akşam yemeğine neredeyse kırk dakikam vardı.

Elimdeki kıyafetleri yatağın üzerine, botu da yere bıraktıktan sonra saate bir kez daha yanaştım ve tamamen içgüdüsel bir şekilde üzerine dokundum. Soluk beyaz saat, belirgin bir gri rengini aldı. Fakat farklı renk ayarlarına sahip olup olmadığını anlamak için birkaç kez daha üzerine dokunsam da herhangi bir değişiklik olmadı.

Kapının arkasında, sağ tarafında kalan hafifi girintili boşluğa kılıcımı da bıraktıktan sonra çift kapılı küçük kıyafet dolabına yöneldim. Sağ tarafta beş raf, solda ise en altta yüksek bir raf olmak üzere askılık yer alıyordu. Rafta odada giymek üzere beyaz bir çift terlik gördüğümde ayakkabılarımı çıkararak onları ayaklarıma geçirdim.

Son olarak yatağın üzerine bıraktığım kıyafetleri geri almış, odadaki ikinci kapıya yönelmiştim. Açılan kapı beni küçük bir banyoya çıkardığında hemen önümdeki aynalı lavaboda kendimle karşı karşıya kaldım. Birbirine girmiş saçlarımla, uyumaktan şişmiş yüzümle ve tamamen dağılmış ifademle… İşte buradaydım.

Bu vaziyetle o kapıyı açmış, dünya tatlısı kadını yine bu vaziyetle karşılamıştım. Harika.

Rezilliğimi düşünmemeye çalışarak bana verilen kıyafetlere bir göz attığımda koyu gri renginde, hem göğsüne kadar fermuara hem de kapüşona sahip dik yaka bir uzun kolluyla karşılaştım. Ardından ceplerinden bileklerine kadar ince çift siyah şeride sahip -aynı renkte- kargo pantolonuyla bakıştım. Siyah kemeri bile belinden çıkarılmadan teslim almıştım.

Bu, Ayana’nın da üzerinde yer alan, onlar ait üniforma olmalıydı. Farklı olan yalnızca bir çift iç çamaşırı, çorap, havlu ve koyu yeşil renginde sweatshirttü. Hiçbir eşyamın olmadığı bu odada, ihtiyacım olan en temel şeyleri getirmişlerdi ki bunun hazırlanmam gerektiği mesajını verdiği de açıktı.

Lavabo üstü aynalı dolabı açtığımda içinden tek kullanımlık şampuan ve saç kremi, küçük bir el sabunu, yine küçük bir diş macunu ile diş fırçası çıktı. Ayrıca aynanın sağına, duvara küçük bir saç kurutma makinesi monte edilmişti.

Sırlar Okulunun ironik bir otel havası vardı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Banyodaki işlerim bittiğinde ve hazır bir şekilde dışarıya çıktığımda, kirli kıyafetlerimi musluğun altındaki kirli sepetine atmış, nemli kalan havlumu saç kurutmasıyla aynı duvara montelenmiş askılığa asmıştım. Yatağı toplamadan hemen önce koyu yeşil sweatshirtü de üzerime geçirdim ve üniformanın kapüşonunu sweatshirtün yakasından çıkarıp düzelttim. Yastığımı kabarttığım sıradaysa gri dijital saatin 17.55’i göstermesiyle karşılaşmıştım.

Yeni kuruttuğum için kabarmış düz saçlarımı daima bileğimde bekleyen siyah toka ile ensemde topuz yapmış, üniformanın şapkasını başıma geçirerek ensemden içeriye soğuk girmesini engellemeye çalışmıştım.

Saatin 18.00 olmasıyla yerdeki botları alarak odanın kapısını araladım. Tavanların duvarla birleştiği kesişim bölgesine yerleştirilmiş ledler her yeri eşit bir şekilde aydınlatırken havalandırma menfezleri bu sefer doğrudan tavanda yer alıyordu. Koridoru incelemeyi bırakarak terliklerimi çıkarmış, aralık kapımın ardından botlarımı giymeye başlamıştım ki bağcıkların biraz fazla uzun olduğunu fark ettim.

“Mira,” ses Iray’a aitti. “Ben de tam seni almaya geliyordum.”

Yanıma iyice yanaştığında gözlerimi botlarına indirmekten kendimi alamadım. Bağcıklarını bacaklarının etrafında iki kez dolayarak sıkıca bağlamıştı. Acaba benim bu uzun bağcıklara çift kurdele atmam yanlış mıydı?

“Bugün için sorun değil ama bir dahakine sıkıca bağladığından emin ol.”

Çok normal bir şeymiş gibi düşüncelerime sesli bir yanıt vermeye devam ettiğinde kurdelelerimi çözerek onları sıkıca bağlamaya geri döndüm.

O ise sürdürdüğüm sessizliğime kendince bir karşılık vermeyi tercih etti. “Rica ederim ne demek.” Son olarak, “Yardım etmemi ister misin?” diye sorduğunda,

Hızla reddettim. “Hayır, teşekkürler, almayayım.”

“Pekâlâ. Acele etme.”

Sonunda bağcık meselesini halletmiş ve dışarı çıkıp kapıyı ardımdan kapatabilmiştim. Iray geldiği yöne -sağa- geri dönerek ilerlemeye başladığında onu takip ettim.

“İçinde olduğun koridorda numaralara sahip bu odalar, mevcut yer altı askerlerine ait,” diye konuşmaya başladı. “Kullanma zorunluluğu yok ancak biz herkese bir odanın tahsis edildiğinden emin oluyoruz. Böylece istedikleri zaman yer altında kalabiliyorlar. Keza sen de istediğin zaman yeryüzüne dönebilir ve sadece eğitimlerin için buraya inebilirsin. Seçiminde özgürsün fakat bir şekilde negatif varlıkların ilgisini çektiğini de söylemek isterim. Eğer ki kabul edersen, kendi başının çaresine bakana kadar birlikte hareket edelim, derim.”

Birlikte hareket etmek benim iyi olabilirdi. Yalnız… “Günlerimin çoğunu burada geçirirsem ailemin ilgisini çekerim.”

“Evet, biliyorum. Ailen ve devam eden okulun seni yeryüzünde tutuklu hale getiriyor.”

Nereden bildiğini sormayacaktım. “Beni epey uzun bir süre izlemiş olmalısınız.”

Kendimi duyacaklarıma ne kadar hazırlarsam hazırlayayım, “Birçoğunuzu izliyoruz,” dediğinde ürpermekten kendimi alamadım. “Özellikle de Sırlar Okuluna kabul almış kişileri tanımamak tuhaf olmaz mıydı?”

Muhtemelen olurdu ama… “Bunu tekrar sorduğuma inanamıyorum ama gerçekten insansınız, değil mi?”

Saf sevginin gezindiği bu koridorlarda ortamın ışıldamasını sağlayan asıl şey tavanlarda yer alan aydınlatmalar değil, Iray’ın gülümsemesiydi. Mavi gözleri ilerlediğimiz yoldan çekilip de bana dönerken, “Tatlısın Mira,” beklenmedik iltifatı beni şok etti. “Sorgulaman gereken onca şey varken bunu düşünmeye devam etmen oldukça tatlı.”

Hiçbir karşılık veremedim. Ne düşünmem gerektiğini, nasıl hissetmem gerektiğini bile bilemedim. Yalnızca onu takip etmeye karar verdim ve belli ki benim bu kararım onu da sessizleştiren ana etmen oldu.

İlerlediğimiz koridor geniş bir alana açıldığında bolca dağınık koltuk ile karşılaştım. İkili koltuklar, üçlü koltuklar, armut puflar, üzerinde satranç takımlarının dizili olduğu sehpalar ve rahat gözüken sandalyeler, birkaç kitaplık ve onca kitapla muazzam gözüküyordu. Biraz önce içerisinden çıktığım oda ve koridorların aksine birçok renk içeriyor; bu da onu daha ilgi çekici kılıyordu.

Vaktimin bir kısmını orada geçirmek için arzu duysam da bunu bastırarak önümdeki bedeni izlemeye devam ettim. Geniş dinlenme alanını arkamızda bıraktık ve sonu gözükmeyen yolumuza devam ettik.

Iray’ın adımları yavaşlamaya başladığında hafifçe sola yanaşarak ‘YEMEKHANE’ yazılı kapının önünde durdu. Açmak üzere elini kapının üzerine attı ancak harekete geçmeden önce bir kere daha gözlerini benimkilere çıkarmıştı. “Masadakilerin heyecanına fazla kapılma ve sorulan sorular canını sıkarsa bana haber ver,” dedi. “Zevkle müdahale ederim.”

Ardından kapıyı araladı ve içeriye girmem için olduğu yerde beklemeye devam etti. Nezaketini reddetmek istesem de ısrarcı bakışları altında ilerlemek zorunda kaldım.

Yüzlerce kişiyi rahatça bünyesine alabilecek geniş bir yemekhane; ikişer ikişer yerleştirilmiş banklı masalar ve birbirine çarpan tabak çatallar fazla gürültü olmasa da birçok sesi içerisinde barındırıyordu. Iray’ın işaret ettiği tarafa yanaştığımda bazılarının çoktan yemeğine başladığını, bazılarının da heyecanlı bakışları ile bizi beklediğini görebiliyordum.

Bir de ilginç bir şekilde masada yer alan herkesin saçını örmesi üzerimde tuhaf bir etki bırakmıştı. Sanırım… biraz yabancı hissetmiştim. Erkekler üç ve kızlar da iki balıksırtı örgüsüne sahipken ben saçlarımı ensemde öylesine toplamış, onu da şapkamla saklamıştım.

“Hoş geldin.” Birkaç kişi birlikte söylediğinde,

Onlara uyum sağlayarak karşılık verdim. “Hoş buldum.”

Ayana ve Göksel eş zamanlı bir şekilde kayarak ortalarını açtığında, doğal bir şekilde yanlarına yönelmiş, ahşap bankta gergin bir şekilde aralarına oturmuştum. İçinde olduğum yer, etrafta süzülen güzel duygular ve benim için doldurulmuş yemek tepsisindeki yemekler o kadar harikaydı ki… Kendimi bebek gibi hissediyordum. (Dünya’ya yeni gelmişim gibi, fazlasıyla yabancı bir ortamın içindeydim.)

Ayrıca duydukları heyecan o kadar şeffaf bir şekilde yansıyordu ki ben de heyecanlanmaktan kendimi alamıyordum.

“Yemekten sonra odan için alışverişe çıkmak ister misin?” diye sordu Ayana. “Yoksa evindeki eşyaları mı getireceksin?”

‘Odan’… Odam demek.

“Teşekkür ederim ancak kendim bir şekilde halletmeye çalışacağım.” Evdeki eşyalarımın çoğunu getirmem mümkün değildi. Bu kesinlikle ilgi çekerdi ancak bana verilen odayı kendime benzetmem için birkaç küçük parçayı yürüteceğim kesindi.

“Yardıma ihtiyacın olursa haberim olsun.” Yüzündeki hafif gülümsemeyle tabağına döndü ve tekrardan yemeğine odaklandı.

Hemen herkes iştahlı bir şekilde yiyor, yediklerinden gerçekten zevk alıyordu. Öyle ki daha fazla dayanamadan tepsimde yer alan böreğe çatalımı batırdım ve ben de bir lokma aldım.

“Demek sonunda yemeye karar verdin.” Göksel’in imalı sesini duydum. “Karnın guruldayana kadar yemeyi reddedeceğini düşünüyordum.”

Temiz sesi ve neredeyse pürüzsüz telaffuzu, söylediklerini yanlış anlamama neden olabilirdi; buna rağmen garipsemedim. Yan yana bulunduğumuz bu kısa zamanda kendine özgü ve sabit bir konuşma tarzı olduğunu fark etmiştim.

“Unuttun mu? Kuşburnu tüm kuşkularımı yok etmişti.”

Ciddi ifadesi duyduklarıyla bozuldu ve düz dudaklarına küçük bir gülümseme yerleşti. “Buna sevindim.”

“Kılıç kullandığını duydum,” adını bilmediğim biri seslendi. “Bu konuda bahsedildiği kadar iyi misin?”

“Uhmm… Hayır. Aksine aceminin tekiyim.”

“Gerçekten mi? Negatif varlıkları görmediğin halde içlerinden birini öldürdüğünü ve birini de yaraladığını duydum.”

Şey… “İsteyerek yaptığım bir şey değildi.”

Turuncu saçlara ve sevimli çillere sahip başka bir kız, “Görünüşe göre yakın mesafe savaşçısısın. Peki tabanın ne?” diye sorduğunda bakışlarımı karşımda, sağ çaprazımda oturan Iray’a yönlendirdim. Neden bahsedildiğini anlamadığım için bana yardım etmesini umuyordum.

Dışarıdayken söylediği gibi yardımıma koştu ve benim yerime sorulan soruyu cevapladı. “Ben de yakın mesafede yer alacağını düşünüyorum Öyke. Tabanı konusunda da…” Gözlerini kısa bir an cevaplamakta olduğu kızdan alıp bana çevirmişti. “Mira’nın bunu hatırlayıp hatırlamadığından emin değilim ama Viera’nın söylediğine göre karşımızda yeni bir empat yer alıyor.”

Iray’ın ‘empat’ demesinden hemen sonra bazıları gözlerini devirmiş, bazıları da derinden gülmeye başlamıştı.

Az önceki Öyke isimli kız Iray’a laf attı. “Neden bu işin altında parmağın varmış gibi hissediyorum?”

Iray’ın dudaklarından gerçek bir kahkaha döküldü. “Hiç de bile!”

“Onu kendi takımına almak için Viera’yı ikna ettiğine neredeyse eminim.”

“Neden böyle bir şey yapmaya gerek duyayım?”

Birbirlerine attığı imalı bakışlar ve konuşurken kullandığı samimi tonlamalar ikisinin ne kadar da yakın olduğunu gösteriyordu.

“Neden mi?” Öyke tek kaşını kaldırarak iki sıra yanında oturan Iray’a meydan okuduğunda,

Iray da aynı şekilde kaşını kaldırdı. “Evet?”

“Bu zamana kadar -duyduklarıma göre- 89. Bölük için askerlerini hep eğitimini tamamlayanlar arasından seçmişsin. Şimdi ise eğitimine başlamamış bir askeri… ‘Asker adayını’ bizimle tanıştırıyorsun. Açıkça insan kayırıyorsun.”

Söyledikleri kulağa korkunç geliyordu ancak ifadeleri o kadar cana yakındı ki kötü bir niyetle söylenmediği anlaşılabiliyordu.

“Hayır,” Iray reddedişini ‘ı’ harfini uzatarak yaptı. “Yaptığım şey insan kayırma değil Öyke’cim. Sadece diğer bölük liderlerinin ilgisini çekmeden yapmam gerekeni yapıyorum.”

“Demek öyle?”

Iray onun sorgulayışına tekrardan karşılık vermek yerine, “Sana harika bir arkadaş getirdim. Hiç mi sevinmedin?” dediğinde,

Öyke’nin gülümsemekte olan dudakları yeterli bir cevaptı. Buna rağmen eklemekten çekinmedi. “Sevindim.” Bal rengi gözleriyle sözlerinin devamını bana yöneltmişti. “Uyanışını gözlemlemekten ve zor zamanlarında destek olmaktan keyif alırım.”

“Bundan şüphe etmiyorum.” Iray bir kere daha benim yerime konuştuğunda sözlerinin nereye evrildiğini anlamak benim için geç oldu. “Yine de o zor zamanlarda dikkatli olmanı öneririm Öyke. Mira’nın çekici ruhu negatifleri mıknatıs gibi kendisine çekerken kendini tehlikenin ortasında bulabilirsin.”

Öyke yüzündeki sevecen ifadeyi silmeden Iray’a geri döndü ve gülüşünü biraz daha genişletti. “Tecrübesiz bir bebekmişim gibi konuşuyorsun.”

Iray’ın yüzüne yerleşen gülüşün, Öyke’nin yüzündeki o gıcık gülümsemeden pek bir farkı yoktu. “Negatiflere karşı yabancı olduğundan değil, Mira’ya karşı yabancı olduğundan,” diye devam etti. “Aşina olduğun varlıklara mükemmel bir karşılık vereceğinden şüphem yok ancak asker adayımız düşündüğünden daha tehlikeli gözüküyor.”

Tehlikeli olan o mutantlar değildi de ben miydim? Nasıl bir şakaydı bu?

“Sürüngen.” Solumdaki Göksel hafifçe yanaşarak fısıldadığında, düşüncemi düzeltmek istediğini anlayabiliyordum. Yine de sessiz kalıp öylece yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamadım.

“Tehlikeli değilimdir.” Neden bilmiyorum ama kendimi savunma ihtiyacı hissettim. Ortam gergin değildi ve belli ki aralarında şakalaşıyorlardı. Buna rağmen kendimi durduramadım ve açıkça kendimi rezil bir durumun içerisine soktum. Evet, rezil bir durum. Öyke ve Iray’la birlikte birkaç kişi daha kahkaha atmaya başladığında utanmaktan kendimi alamadım.

“Çok tatlısın Mira.” Öyke’nin iltifatı da biraz önce Iray’dan aldığım kadar utanç vericiydi. “Senin gibi tatlı birinin aramıza katılmasına çok sevindim.”

Onlar aralarında konuşmaya geri dönerken dikkatimi dağıtmak için yemeğime dönmüş, zamanla sakinleşirken Ayana’nın mevcut kahkahalardan sıyrılıp bedenini biraz olsun bana çevirdiğini fark etmiştim.

“Durumu anlamanda yardımcı olayım,” dedi. “Uyanışını gerçekleştirmeye başlayanlar ilk olarak yatkın olduğu psişik özelliğinde açılım yaşıyor. Bizler de bu açılımı taban olarak adlandırıyoruz. Gelişim sürecinde aktifleşecek diğer psişik özelliklerin yanı sıra tabana özgü ortaya çıkan psişik özellikleri de ilgiyle takip ediyoruz.”

Söylediklerinden pek bir şey anlamasam da dinlemeye gayret gösterdim.

“89. Bölük’te birçok farklı taban bulunmakla birlikte yoğun olarak empat, anı görücü ve şifacılar yer alıyor. Iray’ın liderliğini üstlendiği takımda empatlar, bende şifacılar ve Göksel’de de daha çok anı görücüler bulunuyor. Öyke bu yüzden empat olmana takılıyor. Açıkça Iray’ın takımında olacağın için, seni kendi yanına alabilmek adına Viera ile uğraştığını düşünüyor.”

Iray’ın beni özellikle yanında tutmak için bir sebebi olup olmadığını bilmiyordum. Ayrıca onun Bölük Komutanı olduğunu sanıyordum. Aynı zamanda kendi bölüğü içindeki bir takıma da mı liderlik yapıyordu?

“Orası biraz karışık,” düşüncelerime erişen Göksel, kısık bir ses ile karşılık verdiğinde gözlerimi Ayana’dan alıp ona çevirdim. “Iray’ın kendi kendine sebep olduğu istisnai bir durum var. Bu yüzden bölük yönetimini ve rütbe durumunu daha sonra kurcalamanı tavsiye ediyorum.”

“Eğitim sürecini tamamladığında ve öğrencilikten teğmen rütbesine yükseldiğinde,” Ayana’nın sesi bir kere daha kulağıma ilişti. “Üstün olacak Iray çoğu açıklamayı yapacaktır. Şanslıysan öncesinde birkaç tüyo da verebilir.”

Çok fazla soru, çok fazla bilinmeyen, çok fazla bilgi.

Koca bir havuz.

İçinde rahatça boğulabileceğim bir havuz.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Eğitmenlerden Alıntılar 02

 

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 4: İnsanın Verdiği Savaş

 

Mira

 

“Endişelenme.” Karamsarlığa kapıldığımı fark eder etmez, buna bir son vermek istercesine söylemişti Göksel. “Söylediklerim seni korkutmak ya da kendini sorgulatmak değildi. Şu anda hatırlamasan dahi Viera ile görüştün, belli ki burada olma yeterliliklerini sağladın ve bu sayede burada bulunuyorsun.”

Söylediklerinden çok, konuşurken verdiği hissiyat iyi hissettirmişti ancak… “Viera da kim?”

Göksel sorduğum soru karşısında birkaç saniye duraksadığında tadım iyice kaçmaya başladı. “Bu bölgenin ana yetkilisi. Üst yönetim gibi de düşünebilirsin.”

Ardından da benim duraksama zamanım geldi. Neyse ki uzun sürmemişti. “Burası için bir el kitapçığı olsa çok iyi olurdu.”

Hafifçe gülümsedi. “El kitapçığı bizleriz,” demişti. “Ayrıca bir süredir gergin olduğundan eklemek istiyorum. Gerçekten sakinleşebilirsin. Dünya’nın en güvenilir yerlerinden birindesin.”

Söylemesi kolaydı. “Açıkçası rüya sandığım o akşam, çok daha huzur doluydum.”

Ne demek istediğimi bildiğini biliyordum.

“Muhtemelen Iray’dan kaynaklanıyordu.”

Iray… Onun benimle paylaştığı şu enerji… “Nasıl olduğunu bilmiyorum ancak,” isteğimi dile getirmeden önce küçük bir utancın beni sarmasından kaçamadım. “Aynısını sen de yapamaz mısın?”

Bir duvar kadar sert ifadesinin aksine ela gözleri yeterince samimiydi. Belki de bu nedenle talebimi reddetmeyeceğini düşünmüştüm.

“Üzgünüm,” fakat yanıldım, “ancak bunu pek doğru bulmuyorum.”

“Neden?” Sesim biraz öncekinden daha kısık çıktı.

“Enerjiler… Oldukça hassastır. Sana iyi bir duygu yayacak olsam dahi dışarıdan geleni sevgiyle kabul etmezsen zorlama halini alır.” Yüzüne dümdüz bir şekilde bakmaya devam ettiğimde, benim için daha detaylı bir açıklama yapması gerekti. “Enerjiler de -duygular da- diğer her şey gibi canlıdır. Karşısındaki kişiyi kimi zaman himayesi altına alır, kimi zaman da destek pozisyonunda yer alır. Benden destek olmamı istediğini, gerginliğini dindirmeyi ve böylece anlattıklarımızı daha sakin bir kafayla, daha doğru anlayabileceğini düşünüyorsun. Ancak benden aldığın olumlu, sakinleştirici enerjiler; duyduklarını öz iraden dışında yorumlamana neden olabilir.”

Kurduğu cümleler karışık değildi fakat doğru anlamları çıkarmak benim için biraz zordu. “Yaydığın enerjinin fikirlerimi değiştireceğini mi düşünüyorsun?”

“İnsanın dışarıdan alacağı herhangi bir enerjide, kendinden uzaklaşabileceğini ve belki de düşünmediği şeyleri düşünebileceğini söylüyorum.”

“Dışarıdan herhangi bir etkiye maruz kalmadan, kendi bilincimle duyduklarımı yorumlamamı istiyorsun,” dediğimde,

“Evet,” diyerek beni onayladı.

“Anlıyorum.”

Bu konuda neden hassasiyet gösterdiğini gerçekten de anlayabiliyordum ama içinde olduğum durum gerçeklik sınırlarımı o kadar zorluyordu ki-

“Tabii bunun dışında bazı özel detaylar da var.” Göksel’in ifadesi aklımdan geçenlere ket vurduğunda sessiz kalıp onu dinlemeye devam etmek istedim. “Her askerin ve asker adayının sahip olduğu kişisel odaların birinde, senin için özellikle ayırtılan bir odada, bulunuyorsun. Daha önce de dediğim gibi koridorlardaki sevgi buraya giremiyor ve buradaki duygular da dışarıya çıkamıyor. İzole bir durumda. Haliyle birinin şahsi odasında bir başkasının enerji yayması… Çok da hoş bir davranış olmaz.”

Ah… Demek kendi bilincimde kalmamı istemesi bir yana, içinde olduğu odaya -ve bana- da saygısını sunuyordu. “Oda sahibi izin verse bile mi?”

“İnsanlar… uyanmış insanlar, yalnızca kendileri için özel olan ruhlara ya da zorunluluk durumlarında etrafına duygularını bulaştırır Mira.”

Verdiği bilgiler kıymetliydi. Duyduğu hassasiyeti de yeterince iyi anlamıştım fakat görmekte zorlandığı bir nokta olduğunu düşünüyordum. “Şu anda da yeterince zor bir durumda sayılmaz mıyız? Farkındaysan… Senin de dile getirdiğin gibi uyanışa yaklaşmış ya da burada olup biteni anlayabilecek biri değilim. Kaygılıyım. Biraz da korkuyorum. Güvenli bildiğim evime geri dönmek istiyorum ama o yaratıklarla da tekrardan karşılaşmak istemiyorum.” Derin bir nefes alıp verdim. “Neden bunların benim başıma geldiğini bile bilmezken bir de sizin tarafınızdan bana dayatılan bulmacayı çözmeye çalışıyorum. Bu yüzden… Biraz destek çıksan gerçekten mutlu olurdum.”

Söylediklerim ona ne kadar ulaştı, bilmiyordum. Yine de kendimi doğru bir şekilde ifade edebilmek için elimden geleni yapmış, bana bir karşılık vermesini beklemeye başlamıştım.

O ise herhangi bir şey söylemeden sadece bakışlarını yumuşatmıştı. Ardından bedeni 5-10 santim kadar soluk yeşil bir ışıkla kaplandı. Ne olduğunu anlayamazken gerginliğim dinmeye başladı. Zamanla daha rahat nefes alabildiğimi ve öncekine nazaran o kadar da üşümediğimi fark ettim.

Bu onun… aurası mıydı?

“Öyleyse sana biraz daha yardımcı olayım.” Göksel oturduğu kanepede iyice uzaklaşmış, çapraz bir pozisyonu tercih ederek sırtını kolçağa yaslamıştı. Bacak bacak üzerine atarak ve ellerini kucağında yerleştirerek doğrudan bana döndü. “Öncelikle… Sözleşmeler hakkında bir fikrin var mı?”

Göksel’in düşündüğü aksine, şu anda daha sakin olmam düşüncelerimi değiştirmedi ve tam da benim beklediğim gibi algılarımı kuvvetlendirdi.

“Tahminime göre basit bir sözleşmeden bahsetmiyorsun,” dediğimde beni başıyla onayladı.

“Tanrı’yla, Yaratan’la yapılan “Hayat Sözleşmesi’ni yerine getirmek için melekler ile oluşturulmuş ‘Hayat Planı’ndan bahsediyorum.”

Konu buradan Dünya’ya doğuş amacımıza mı gelecekti?

“Doğuş ya da geliş, nasıl ifade etmek istersen.” İçimden geçen soruyu sesli bir şekilde yanıtlamıştı.

Oturduğum yerde dikleştim ve ben de bedenimi ona çevirerek yorgan altında bağdaş kurdum. “Buraya bir sınav için geldiğimizi sanıyordum.”

“Genel çerçevede bu bir cevap olarak kabul edilebilir,” dedi. “Fakat neden burada olduğunu anlamak için daha fazla detaya ihtiyacın var. Burada -yer altında- olan insanlar, sözleşmelerini az çok bilen ve ne yapması gerektiğine dair şüphe duymayanlar. Yeryüzünde sıkça görülen, kim olduğunu ve gerçek anlamda neden Dünya’da olduğunu bilmeyen insanlarsa Yaratan’la yaptığı sözleşmesini hatırlayabilmek için ruh sözleşmelerine ihtiyaç duyuyor.”

Ve bir başka sözleşme daha mı? “Esas sözleşme Tanrı ile imzalanıyorsa ve melekler de bu sözleşmeyi yerine getirebilmemiz için bizlerle plan yapıyorsa, ruh sözleşmeleri kiminle imzalanıyor?”

“Diğer ruhlarla.” Oldukça kısa ve net bir cevaptı. “Esas gelişini ve kim olduğunu hatırlamak, birbirine yardım etmek üzere ruhlar Gökler’de yemin eder. Bilerek ve isteyerek. Dünya düzlemindeki en belirgin olgu budur. Herkes birbirini etkiler ve hiçbir şey birbirinden bağımsız düşünülemez.” Kısa bir an duraksadı. “Kelebek etkisinin ne olduğunu biliyorsundur.”

“Evet.”

“Ruh sözleşmeleri, kelebek etkisinden daha yoğun bir etkileşimi talep eden ruhlar tarafından karşılıklı imzalanır. Daha yoğun, daha çabuk ve daha net. Ancak yeryüzü insanlarının birçoğu bunun farkında değildir.”

Göksel’in beni de o çoğunluğun içerisine koyduğunu tahmin edebiliyordum. Bunların hiçbirini beni kırmak için söylemiyordu. Bunun da gayet farkındaydım. Yine de duyduklarımı duygusallıkla karşılamaktan kendimi alamadım. “Öncesinde karşıma böyle bir fırsat çıkmaması, ruhsal konulara uzak olduğum anlamına gelmez,” diyerek kısa çaplı savunmaya geçtim. “Eğer öğretirsen… Öğretirseniz… Elimden geleni yaparım.”

“Yani,” Göksel ifadesini değiştirmese de gözlerindeki tatlı heyecanı gizleyemedi. “Buraya kadar gelmişken diğerlerinden geride kalman hoş olmaz.”

Bunu hiçbir şekilde istemezdim. “O halde… Neymiş bu ruh sözleşmeleri? Belli ki buraya gelişimin anahtarı o ruhların elinde.”

“Ruh sözleşmelerinin birçoğu ruh eşleriyle yapılır. Hayat planını hatırlatmada ya da hatırlaman için yol katetmede büyük yardımı dokunur. Ruh eşleri dışında, eğer ki sahipsen, ruh çiftin veya ruh ikizin de hayat amacını hatırlatmada yardımcı olabilir. Ruh eşlerinden daha yoğun bir etkisi vardır.”

Ruh eşleri, ruh çifti ve ruh ikizi mi? Bir saniye…

“Ruh eşlerinin yalnızca bir tane olduğunu sanıyordum. Ayrıca söylediklerinin her biri aynı şeyi ifade etmiyor mu?”

“Yeryüzünde çok fazla bilgi kirliliği var.” İfadesi biraz hüzün doluydu. “Her biri birbirinden farklıdır ve farklı görevleri vardır. Ruh sözleşmelerinde en sık ruh eşi olarak imza atılır. Sanılanın aksine bir tane değildir. Onlarca kişiyle imza atılabilir; arkadaş, sevgili, kardeş veya aile üyesi. Böylece birbiriyle uyumlu kişiler yeryüzünde bir araya gelir, uzun ya da kısa olmak üzere, bir şekilde yolları kesişir. İkisinin de birbiri üzerinde görevleri vardır. Bir olay yaşatarak, bir söylemde bulunarak, acı vererek ya da vermeyerek karşı tarafa ders verir. Böylece hayat planında ilerleme katetmesini sağlar.”

“Ruh eşlerinin romantizmle o kadar da ilişkisi yokmuş sanırım.”

“Olabilir de olmayabilir de. Eğer ki romantizm içerirse, ruhlar sonrası için yeminde bulunabilirler; ve ortaya yemin girdiğinde, ruh eşi bir ruh çiftine dönüşebilir. Var oldukları her hayatta birlikte olmak üzere edilmiş bir yemindir bu. Kendileri ayrı olacaklarına dair bir karar almadıkları müddetçe, enkarne oldukları her hayata birlikte gelir ve bir arada olurlar. Hayat planını birlikte yerine getirirler.”

Kulağa oldukça fantastik geliyordu.

“Şu an burada olman kulağa fantastik gelmiyor ama ruh çiftleri mi fantastik geliyor?” Soruyu soran kapıyı henüz açmış Iray’dı. Beni alaya alıyormuş gibi çıkan sesi, kaşlarımı hafifçe çatmama neden olurken yerde sürdüğü tekerlekli bir sehpa ile odanın ortasına kadar ilerledi. Hemen arkasından kapıyı kapatmıştı.

Sehpanın üzerinde çikolata damlacıklı kurabiyeler, kırmızı bir içecek dolu kristal sürahi ve üç bardak yer alıyordu. Bardaklar da sürahi gibi kristaldi.

“Romantizm içeren hemen her şey bana fantastik geliyor,” diye bir açıklama yaptım. “Karşı cinse güven duymak benim için imkânsız bir hâl aldı. Daha doğrusu insana karşı güvenim kalmadı.”

“Ne kadar güzel olursak olalım,” Iray kendisi ve Göksel adına aynı anda konuşuyordu, “biz de erkeğiz, biliyorsun değil mi?”

Bu biraz komikti. Gerçekten.

“Yakışıklı olduğunu iddia etmek yerine güzelliğini ön plana çıkarman bir tür manipülasyon taktiği miydi?”

Iray bardakların üçüne de kırmızı içecekten doldururken kısa bir mola verip bana göz kırpmayı tercih etti. “Sakinken aklını daha iyi kullanıyorsun,” dediğinde ve bardaklardan birini bana uzattığında kaşlarımı çatarak eline uzandım.

“İçinde olduğum durumda kim olsa aklını sıyırırdı.” Bardaktan yudumlamadım fakat avuçlarımın içerisinde tutarak yorgan üzerinde sabit tutmayı tercih ettim.

“Ve senin kafayı yememiş olman, ileride bizimle ne kadar da uyumlu olacağını gösteriyor,” eline aldığı bir diğer bardağı Göksel’e uzattı, “değil mi?” Ondan bir yanıt gelene kadar çalışma masasına ait tekerlekli sandalyeye uzanmış, sehpanın boş tarafına sürüklemiş ve oraya yerleşmişti.

“Öyle gözüküyor.”

İkisi de sakince bardaklarını yudumlarken aklıma takılan noktayı sormak için dudaklarımı araladım. “Şu enkarnasyon durumu,” diye mırıldanmıştım. “O da en az ruh çiftleri kadar fantastik gözüküyor.”

“Bunu ne kadar açıklamaya çalışırsak çalışalım, aklına tam yatmadığı sürece yanılabilirsin. Bu yüzden sonrasında sana bir kitap vereceğim.” dedi Göksel.

Yalnızca bir kitap ile bu durumu çözebileceğimden emin değildim.

“Ayrıca,” Iray ekleme yapmak istercesine araya girdiğinde gözlerimi onun üzerine çevirdim. “Eğitimine başladığında, sana eşlik edecek eğitmenlerinden yardım alabilirsin. Eminim zihnindeki boşlukları doldurmana yardımcı olurlar.”

Konuştukları konuların bir kısmı gerçek dışı gelirken bir kısmı da gerçek bir okulda olduğumu hissettiriyordu.

“Peki ya ruh ikizleri?” Biraz önceki konunun yarım kalmaması için sordum. “Onların sözleşmeleri nasıl işliyor?”

Göksel derin bir nefesi ciğerlerine doldurup sakince verirken sorumu yanıtlamayı tercih eden Iray olmuştu. “Nadirlerdir. Çoğu ruh böyle bir sözleşmeyi imzalamaz ya da mecbur kalmadıkça tercih etmez. Diğerlerine oranla gözleri karadır. Yaratan’a bağlılıkları fazlasıyla güçlüdür ve diğer ruhlara oranla büyük lokma yemekten çekinmez. Hayatlarında diğerlerinden daha çok acı çekmeleri muhtemeldir ve çektikleri acılar ile öz benliklerini bulurlar.”

“Ve bunlar da kulağa biraz mazoşistmiş gibi geliyor.”

Göksel’in gözleri herhangi bir şey ifade etmezken Iray’ın genişçe gülümseyen yüzü çok şey ifade ediyordu. “Sanırım biraz öyleler.”

Kafam karıştı. “Kim acı çekeceğini bile bile böyle bir sözleşme imzalar ki?”

Iray önündeki kurabiyelerden birini alırken Göksel beni yanıtlamaya çalıştı. “Daha hızlı gelişmek, daha büyük amaçları yerine getirmek ve diğer uyuyanlara oranla, hızlıca bilinç kazanıp kolektife yardımcı olmak için büyük bir sorumluluk alırlar. Iray’ın da söylediği gibi çoğu ruh buna cesaret edemez ya da etmek istemez.”

“Başlangıçta birbirinin zıttı olup deneyimledikleri her hayatta daha çok birbirine benzer,” diye Iray devam etti. “Ve sonunda da bir olurlar. Ruh sözleşmelerinin hemen hepsi, birbirine hayat amacını hatırlatmakken ruh ikizleri ek olarak birliği deneyimlerler. Bu sayede edindikleri farkındalık, onları çok daha üst bir boyuta çıkarır. Fiziksel olarak değil ama düşünsel olarak ciddi oranda diğerleriyle ayrışırlar. Kendilerine özgü bir algı mekanizmaları vardır.”

Ruh eşleri ve ruh çiftlerini anlatırken fazla detay vermemiş veya buna gerek duymamışlardı. Ruh ikizlerini ise detay vermeden geçmek -sanırım- mümkün değildi.

“Kulağa oldukça zahmetli geliyor.” Bardağımı izlerken söylediklerim, karşımda yer alan bedenlerin anlayışla mırıldanmasına neden oldu.

Göksel, “Öyledir,” demişti.

Ve Iray da, “Çoğunluğun buna cesaret edemiyor olmasına şükran duyuyoruz,” diye ekledi.

“Neden?”

“Kolektife yardımcı olmak için büyük sorumluluk aldıklarını söyledim ancak negatife hizmet etmeye karar verir, bir şekilde Şeytan’a ortak olurlarsa hiçbirimiz için iyi olmaz. Enerjileri birçoğumuzdan daha yoğundur ve yan yana gelip birbirlerini tanıdıklarında -birbirlerini kabullendiklerinde ve birlikte hareket etmeye karar verdiklerinde- kolektif üzerinde olumsuz etki bırakabilir. Yeryüzündeki yoldaşlarımızı karanlık tarafa çekebilir ve dürüst olmak gerekirse büyük de başarı sağlar. İnsanları yönlendirmede ve ikna etmede kabiliyetleri yüksektir.”

Anladığım kadarıyla ruh eşleri ve çiftleri iyi tarafa hizmet ederken ruh ikizlerinin tehlikeli bir tarafı vardı.

“Ruh sözleşmelerinin hayat planını hatırlattığını söylemiştiniz. O halde ruh ikizleri bunun dışına mı çıkıyor?”

Iray bir kez daha yediği kurabiyeye odaklandı ve böylece konuşmayı Göksel devraldı. “Dışına çıktığından değil,” demişti. “Ruh sözleşmelerinin hiçbiri tehlikeye açık değildir Mira. Düşündüğünün aksine ruhlar pozitife yatkındır ve esasen de pozitife hizmet eder. Kendi aralarındaki dinamiklerin farklı olması, düşündüğünün aksine onları negatife yatkın yapmaz.”

“Olumsuzluk konusunda ruh ikizlerini ön plana çıkardıysam özür dilerim,” Iray sözünü Göksel’den geri aldı. “Hangi alanda yer alırsa alsınlar, başarı sağlamaları diğerlerine oranla daha yüksektir çünkü iki ruhun derin bir iş birliği söz konusudur. Fakat bu durum diğerlerini iyilik meleği yapmaz. Ruhlar kimi zaman birilerini kendine getirmek için kötü adam rolünü üstlenebilir. İyilik için kötü eylemler yapabilir. Çiftler hariç hemen her ruh sözleşmesi acı deneyimleri içerir.”

“Bu durumda çiftleri farklı kılan ne peki?”

“Çünkü ruh çiftleri edindikleri onca acı deneyimden sonra, yalnızca sevgiye yönelmiş ve birbirlerine sonsuz desteklerini sunmayı tercih etmiş ruhlardır.”

Yumuşak ve ideal ilişki = ruh çiftleri.

Zaman zaman yıpratıcı ve esasında olgunlaştırıcı ilişki = ruh eşleri.

Ne olduğu bilinmez, toksiklik riski içeren ilişki = ruh ikizleri.

“Histeri krizine girecekmiş gibi hissediyorum,” derken sesim titriyordu.

“Yanlış algılara kapılıp kendini strese sokma,” Göksel’in sesi yumuşak ve yatıştırıcı çıkarken birkaç derin nefes almaya çalıştım. “Gayet iyisin.”

“Hem hayatın her noktasında acı ve tatlı birlikte yer alır.” Iray’sa Göksel’in aksine daha basit ve belki de çocuksu bir dille beni kendime getirmeye çalışıyordu. “Sonu iyi olduğu müddetçe sürecin nasıl ilerlediğinin pek bir önemi yok. Her şekilde keyfini çıkarmaya bak sen.”

“Ana konumuzun hayat planımı hatırlamak ve bunları yerine getirmek olduğunu sanıyordum.”

“Hayatın akışından keyif almayı da, görevlerini yerine getirmeyi de… İkisini de birlikte yapabilirsen daha iyi olur,” dediğinde gülmekten kendimi alamadım. “Kuşburnunu içince kendini daha da iyi hissedeceksin bak.”

Kuşburnu mu?

Başından beri elimde tuttuğum bardak kuşburnu mu doluydu? Gerçekten?

Bardağı yüzüme yaklaştırıp kokladığımda tanıdık koku yüzümdeki gülüşü daha da genişletti ve gülüşüme eklenen kahkahalar yavaşça şiddetlenmeye başladı. Sakinleşmek için koca bir yudum aldım.

“Anlıyorum. En azından anlamaya çalışıyorum.” Mırıldanmalarım sonrasında bardağımdaki kuşburnunu büyük yudumlarla bitirmiş, derince soluklanarak kendime gelmeye çalışmıştım.

Bu sırada Göksel’in etrafını saran yeşil ışık genişledi ve bir de ek olarak sevginin hanına huzur eklendi. Bu duygunun, enerjinin Iray’dan geldiğini düşünsem de onda herhangi bir ışık, belirgin bir aura göremedim.

“Burada oluş nedenimi, başıma gelenleri anlamak için sözleşme imzaladığım bir iki ruhu bulsam iyi olacak.” Nedense bir an önce bu bulmacayı çözmek, sonra da kendimi içine düştüğüm çukurdan kurtarmak istiyordum.

“Bu acele etmen gereken bir mesele değil Mira.” Iray’ın söylemi kafamı karıştırırken kaşlarım hafifçe çatıldı.

“Ne demek değil?”

“Hayat amacını anladıktan sonra yer altındaki işlerinin biteceğini ve yeryüzündeki hayatına geri döneceğini sanıyorsan yanılıyorsun,” dedi. “Yukarıdaki hayatın, kendini kaptırdığın tüm o illüzyon… birer oyundan ibaret. Gözlerini gerçek hayata şimdi açıyorsun.”

Buradan dönüş yok muydu?

“Yok.”

Demek yoktu.

“Neler olduğunu anladığında, gerçekleri kavramaya başladığında,” diye ekledi Göksel. “Yukarısı, dönmek istediğin bir yer olmayacak.”

“Dünya’daki insanlar,” Iray uzun bir konuşmaya hazırlanırmış gibi kurabiyesini ve bardağını sehpaya bıraktı. Oturduğu yerde daha dik oturmaya başladı. “Büyük bir savaş veriyor Mira. Pozitif ve negatif birbiriyle çarpışıyor. Kimileri bunu fark ederek önlem alıyor, kimileri de bu savaşın içinde negatifin elinde kukla oluyor. Yeryüzündeki yoldaşlarımız… Acı çekiyor.”

“Ve siz de benden bu acıyı azaltmamı mı bekliyorsunuz?”

“Bizim,” üstüne basarak söyledi. “Bizim bu acıyı azaltmamız hatta dindirmemiz gerekiyor. Negatiflere ortak olan ve ne yaptığını dahi fark etmeyen yoldaşlarımızı kendine getirmeliyiz. Kim olduklarını hatırlatmalı, tehlikeden korumalı ve yanımıza katılmalarını sağlamalıyız. Eğer nasıl bir güce sahip olduğunun farkında olsaydın, yapmakta olduğumuz işin nasıl büyük bir sorumluluk getirdiğini de anlardın.”

Bunu bilmiyor olmak benim suçum değildi. Hiçbir şey bilmiyor olmak benim suçum olmamalıydı!

“Farkında mısınız bilmiyorum ama daha dün ya da önceki gün evime bir mutant saldırdı.” Ne kadar uyuduğumu ya da son yaşadıklarımın üzerinden kaç saat geçtiğini kestiremiyordum artık.

“Birincisi, o bir mutant değil, sürüngendi.” Bu sefer Göksel karşılık verdi. “İkincisi, gerçek bir saldırıya maruz kalsan şu anda bizimle burada olamazdın. Muhtemelen seni öldürmeye değil, kötü emelleri için ikna etmeye gelmişti.”

Oturduğu yerden ayaklandı ve kendisine bir bardak daha kuşburnu doldurduktan sonra kapıya yöneldi. Yukarıdan bakan gözleri altında, bir şekilde ezildiğimi hissettim.

“İnsan, özünde ışık olan pozitif bir varlıktır. Yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış, engin bilgilerle doldurulmuş bir kutsallığa sahiptir.” Bir hikâye anlatıcısı gibi konuşmaya başladı. “Binlerce, on binlerce ırkın var olduğu koca evrende… İnsan’a oldukça büyük bir görev bahşedilmiş ve bu görev kimilerini rahatsız etmiştir. Bu rahatsız oluş sonrasında derin bir çatışma doğmuş; kimileri bu durumu Şeytan’la İnsan’ın mücadelesi ve kimileri de iyiyle kötünün savaşı olarak dile getirmiş. Nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin, ortada bir aksiyonun olduğu açık.”

“Gerçek bir savaşın ortasındayız.” Iray, Göksel’i desteklerken sertçe yutkunmaktan başka bir şey yapamadım. “Bizler, Dünya’daki insanlar olarak, binlerce yıldır uyutuluyoruz; ve artık uyanmaya, bu savaşı büyük bir farkla kazanmaya ihtiyacımız var.”

Söylemlerini doğrudan kabul edebilirdim fakat bir şekilde metafor üzerinden konuşabileceklerini düşündüm.

“Bahsettiğin uykuyu nasıl sağlıyorlar?”

Sorduğum soru Iray’ın gülümsemesine neden olduğunda, bunun tatmin dolu bir gülüş olduğunu görebiliyordum. “Dehşet bir algı mekanizmasıyla,” dediğindeyse taşlar birer birer yerine oturmaya başladı. “Etraftaki somut maddeleri kullanarak, soyutları ise maddeleştirerek bunu başarıyorlar. İnsanoğlunun böyle bir durumda pes etmemesi, -negatif varlıkların istediği gibi- zayıf egosuna kaybetmemesi lazım. ‘Aslında ben bundan daha iyisiyim ama bir şeyler tarafından engelleniyorum. Bu kadar basit bir canlı olduğumu düşünmüyorum’ düşüncesini benimseyerek uyanması gerekiyor.”

“Ego… Her şeyden üstün olma hissi…” Yine kendi kendime mırıldanıyordum,

Ve yine Iray mırıldanmalarıma bir karşılık veriyordu. “Bu hisse kulak vermeden, küstahlık tarafından sarılmadan, özüne öncelik vermeli insan. Geçmişte sahip olduğu birçok özelliğini şu anda neden kullanamadığını düşünmeli. Etrafında olup biteni anlamaya çalışmalı. Eğer ki nefsine yenik düşerse negatifler üstüne üşüşür ve o kişinin üstünlük kompleksini besleyecek bir illüzyon oluşturur. Maddeyle oluşturulmuş, yeryüzü medyası ile elde edilmiş, Kutsal İnsan’ın çok daha fazlasına sahipken negatiflerin elinde oyuncak olduğu sinir bozucu, mide bulandırıcı bir illüzyon.”

Göksel gibi dışarıya çıkmak için kapıya yöneldiğinde, onun aksine elinde bir bardak yoktu ancak yeni bir kurabiye vardı.

“Neyse ki insan, negatiflerin oyunlarına karşı koyabilecek ve oluşturdukları bu sahte illüzyonu fark edip gerçekleri görebilecek bir yapıya sahip,” dedi Göksel. “Ne de olsa burası bizim alanımız değil. Dünya illüzyonu, Dünya dışında yaratılmış ve asıl evi onca ışık yılı uzakta olan bize işleyebilecek kadar güçlü değil.”

Anlattıklarını sindirmek için zamana ihtiyacım vardı.

Araladığı kapıdan çıkmak üzereyken Iray da ona eşlik ediyordu. Yalnızca ekleme yapmak için kapının arasında kalan bedenini bana çevirmişti. “İnancın gücünü kullanarak insanları beceriksiz olduğuna inandırıyorlar. İnsanoğluna; güçsüzsünüz, beceriksizsiniz, hiçbir şeyi yapabilecek kabiliyetiniz yok ve biz olmadan hayatta bile kalamazsınız diyerek köleleşmesine neden oluyorlar. Ne kadar da büyük bir yalan. Ne kadar da büyük bir günah.”

Odadan ayrıldığında ise kulaklarımda son cümlesi yankılanıyordu. ‘İşte bu yüzden Mira… Yeryüzünde söylenen hiçbir şeye inanma.’

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Eğitmenlerden Alıntılar 01

5. Kat Planı: Kişisel Odalar

Bireylere tahsis edilmiş bu odalar, kullanıcılarının duygularını içeride ve dışarıdaki duyguları da dışarıda tutmakla yükümlüdür. Duvarları, söz konusu duygular için geçirgen değildir.

Oda, ilk günden itibaren sahibinin enerjisine bulanır.

Duvarda yer alan dijital saat aynı zamanda bir duygu ölçerdir. Oda sahibinin taban aurasına ya da duygusal aurasına -rengine- bulanır.

Yer altının bilinçli/uyanmış ruhları, oda sahiplerine duyduğu saygı nedeniyle hiçbir odaya duygusal aurasını/duygularını bulaştırmaz. Yalnızca oda sahibinin izni ile bunu yapabilir. Aksi saygısızlıktır.

Oda kapılarında herhangi bir kilit bulunmamakla birlikte kapılar tehlike anında açılmamak üzere programlanmıştır. Ayrıca yoğun negatif enerji besleyen hiçbir varlık yer altının kişisel odalarına giremez. Odalar koruma altındadır.

Odalar, yer altı, toprak… Her şey canlıdır.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛