Bölüm 17: Blöf

 

Iray

 

“Utanmaz herif.”

Yatakhane koridorunda ilerlerken duyduğum bu sözler şüphesiz ki Erel’e aitti Sevgilim. Yanımdan öylece geçip gitmiş, attığı lafın karşılığını almayı beklememişti.

Fakat ben yine de o karşılığı vermiştim. “Utanmaz? Yüz kızartıcı bir suç işlediğimi hatırlamıyorum Erel.”

“Hahaha!” Birkaç dağınık kıkırtı sonrasında bedenini çevirmiş, yoğun alay içeren bir yüzle karşılamıştı beni. “İnsanların kafasını karıştırıp da amaçlarına ket vurmak utanılacak bir suç değildir de nedir?”

“Sıklıkla olduğu gibi bugün de beni yanlış anladığını düşünüyorum.”

Duydukları onu öfkelendirdi mi bilemiyorum ancak aramızdaki birkaç adımı kapatmayı tercih ederken omuzlarını dikleştirdi. “Seni,” sağ elinin işaret parmağı beni gösterdi, “yanlış anlamıyorum. Fakat sen beni oldukça yanlış anlıyorsun Iray. Neden burada olduğumu, neden gelişmek için bu kadar çırpındığımı ve gayelerimi bilmiyorsun.”

“Elbette.” Onu onayladığımda benden böyle bir yaklaşımı beklemediğini görebiliyordum. “Anlatmadığın şeyleri bilmediğim için suçlanıyor muyum şu an?”

Tekrar gülmeye başladı; daha uzun süren, daha acı dolu olan bir kahkaha.

Ardından sadece şu iki kelimeyi söyledi. “Mira’ya yaklaşma.”

Onun ne kalbini ne de zihnini okuyabildim. Yine de inanır mısın, aklımın köşesine küçük bir tahmin ilişti Sevgilim. İşte tam da bu nedenle büyük oynadım.

“Nedenmiş?” Risk aldım, içimdeki dürtüyü dinledim. “Tanımadığın bir kadın için aşırı tepki vermiyor musun?”

“Vermiyorum.” Kendinden oldukça emin konuştu. “Yalnızca seni uyarıyorum.”

Tepkisine karşı gülmekten kendimi alamadım, mimiklerime söz geçiremedim. “Ah… Demek beni uyarıyorsun?” İçimde küçük bir çocuk, küçük bir heyecan, küçük bir mutluluk. Belki onun için kötü adam olacak ve benim yüzümden yapmayı düşünmediği şeyleri yapmasına neden olacağım Sevgilim; fakat inan bana umurumda değil. Gideceği yolda kötü adam maskesini takmak da güvenini kırmak da şu anda umurumda değil. “Kusura bakma ama tam olarak ne için uyarıyorsun? Rahatsız olduğun bir nokta mı vardı yoksa?”

Yüzüme yerleşen gülüşün Erel’i ne kadar da rahatsız ettiğini anlayabiliyordum. Tekrar ediyorum, düşüncelerine eriştiğimden ya da kalbinden geçenleri duyduğumdan değil; yalnızca bir hissiyattı bu. Duyguları havada süzülmese bile… Bu düşünce seline çoktandır kapılmıştım.

“İkiyüzlü şerefsizlerle çok karşılaştım Iray,” dedi. “Ancak senin gibisi benim için bile bir ilk.”

Ellerinin ikisi de pantolonunun ceplerine yerleşti. Bu basit gri üniformasını renklendiren -onu saran- aurası, hiçbir duyguya sahip değilmiş gibi yalnızca taban aurasını göstermeye devam etti. Duygularını ifade eden katman, taban aurasının etrafını sarmadı, bir hayalet gibi yalnız kendisi ve ördüğü sert duvarı karşımda dimdik yer aldı.

Parlak bir indigoydu. Gece mavisine bulanmaktan son anda kaçınmış, geleceğe baktığı gibi kendine de parlakça bakan bu indigo, bir safir olabilecekken yakut olmayı tercih etmişti. Kendisine cehennemi yaşatanlara, aynı cehennemi yaşatacağına dair belli ki bir söz vermişti.

Üzülerek söylüyorum ki intikam almak istedikleri içerisinde ben de dahildim. Bu şüphesizdi.

Bir yanlış anlaşılmaya kurban da gitsem, bu onun için önemli değildi. Yalnızca nasıl hissettiğine odaklanıyor ve yaşadıkları karşısında suçlayacak birilerini arıyordu. İntikamını alırsa rahatlayacağını umuyor olmalıydı. Oysa o çok istediği intikamını aldığı an vicdan azabından geberecekti. Gerçekten de kendi elleriyle beni öldürmeye cüret ederse, emindim ki hemen arkamdan o da gelirdi. Böyle büyük bir yükle Dünya hayatını idame ettirebileceğini sanmıyordum. Burada kalmaya daha fazla devam edemezdi ve benden çok kendine ettiği ihanetin ağırlığıyla Göklere geri dönebilmek için işleyebileceği en büyük günahı işlerdi. Tanrı’yla sözleşmesini feshederdi.

“Birçok farklı ırk, birçok farklı form,” diye devam etti Erel. Böylece, kapıldığım düşüncelerimden beni çekip çıkardı. “İçlerinde çokça yalancı, çokça ikiyüzlü, çokça sahtekâr vardı. Zaten hiçbiri de en başında güven vermedi. Kendilerini bir şekilde belli ettiler ve gerçek düşüncelerini- hislerini saklayamadılar. Sen ise…” Yüzüne yerleşen gülüşü acıdan çok alay tadıyordu. “Bana çok şey öğrettin.”

Ah…

Yanılmış mıydım?

“Teşekkür ederim.”

İntikam almak istemiyor muydu?

“Bana nasıl da gerçek bir oyuncu olacağımı sen öğrettin Iray. Fakat bu oyunda seni bile geçtiğimde… Bunu kendi gözlerimle görebildiğime inanamadım. Seninkinden sert bir duvar inşa ettiğimde, duygularımı yalnız empatların değil, hiç kimsenin okuyamaması için ortadan kaldırdığımda… Bu gezegende varlığımı nasıl da yokmuş gibi gösterebileceğimi fark ettiğimde… Seninle mücadele edecek bir şeyim kalmadı. Bu yüzden bilmeni isterim ki, sana karşı basit bir öfkeye bile sahip değilim.”

Demek yanılmıştım.

Yanılmışım Sevgilim.

Duygularını da düşüncelerini de okuyamadığım bu adam hakkında yanılmışım. 15’inde, 18’inde ve 20’sinde gördüğüm adamların hepsine yabancı kalmışım ve şu anda karşıma dikilip de beni uyaran Erel’i anlayamamışım.

“Benim için bir ölüsün,” dedi ve hemen her şey son buldu. “İnsan yalnızca gerçekten ölenlerin değil, yaşayanların da yasını tutar.” Nefesim kesildi Sevgilim. “Tahmin edersin ki, ben de son beş yıldır derin bir yastaydım. Haha… Sanırım öz abimin bile yasını bu kadar uzun tutmadım.”

Kendisini derin duvarlar içerisine hapseden bu adam, anlık da olsa ifadelerini gizleyemediğinde onun için gerçek bir ölüye dönüştüğümü görebiliyordum. Sulanmaya başlamış gözleri çok fazla şeyi ifade ediyordu.

Son olarak, “Ölü biriyle mücadele etmek istemiyorum,” dediğinde, nasıl bir karşılık vereceğimi bilemedim. “Bu nedenle Mira’dan uzak dur.”

Düşünmek için kendime tanıdığım birkaç saniye Erel de sessizliğini korumuş, yoluna devam edebilmek için arkasını döndüğünde benden bir karşılık beklemediğini bir kere daha ifade etmişti. Ancak beni tanırsın Sevgilim. Hemen herkesin kalbini kazanabildiğim gibi, nefretini de kazanmada profesyonelim.

“Ölüm diye bir şey yoktur.” Yıllardır yasımı tutan adama söylenmeyecek şeyler söyledim. Kabul ediyorum. “Ruh sonsuzdur ve ‘yas’ tutulacak bir şey değildir. Dersini alır, ruhunu terbiye eder ve yoluna devam edersin.”

Bedenini tekrardan çevirmedi, yüzünü görmeme izin vermedi ancak attığı adımlara bir son vererek belli ki beni dinlemeye devam etti. Ben de sözlerimin ona ne denli ulaşıp ulaşmadığını bilmeden konuşmayı sürdürdüm. “Bu gezegende bana ne kadar uzak olursan ol, bir o kadar da yakınımdasın Erel. Hepimiz… Bir nefes kadar birbirimize yakınız.”

Erel’in ses tellerine çarpan kıkırtılar, bir öncekilerden zayıf ama duygularını ifade edecek kadar güçlüydü.

“Yalnızca Dünya’da değil,” diye küçük bir ekleme yapmak istediğimde, bedeni hafifçe yana döndü. “Hangi gezegende olursan ol… Hangi galakside, hangi boyutta… Bu değişmeyecek.”

“Hayat planında bana hangi dersleri vermek var bilmiyorum ama,” verdiği karşılığın aksine bir beklenti içerisinde değildi, “dürüst olmam gerekirse umurumda da değil. Hayatın bana öğretecekleri bir yana; buraya, Sırlar Okulu’na kendi öğrenmek istediklerim için geldim. Son kez hatırlatıyorum, sizinle iş birliği yapmak için değil, ideallerimi gerçekleştirmek için buradayım. Bu yüzden Iray, sakın… Sakın, karşımda yer alma. Beni kritik zaman döngüleri nedeniyle yavaşlatmandan ve kendince önlemler almandan bahsetmiyorum; bu hareketlerine görece anlam yükleyebilirim ancak olur da bana karşı saf tutarsan… İşte o zaman neler yapabileceğimi ben bile bilmiyorum.” Birkaç saniye soluklandı. “İyi niyetimi suistimal etme.”

Tüm bunları ‘iyi niyet’ çerçevesinde söylediğine inanamıyordum. Gerçekten… Daha kendisini bile yeterince tanımayan, hücrelerinde kilitlenmiş birçok psişik özellikten haberi olmayan kişi, beni yerle bir edecekmişçesine yukarıdan konuşuyordu. İlerleyen zamanlarda böyle bir şeyi yapamayacağından değil ancak bana öfke dahi duymadığını söyleyen bu adamın, karşısında yer aldığım takdirde derinlerine gömdüğü hayal kırıklarını ortaya çıkaracağını itiraf etmesi biraz komikti.

“Demek ki ölmemişim, yaşıyormuşum” dediğimde, açık bir şekilde gözleri irileşti. “Endişelenme,” ardından kendisine gelmesi için ona biraz zaman tanıdım. “Karşında yer alacak biri değilim. Hiçbir zaman da olmadım Erel.”

Kaşları hafifçe çatılırken son kez arkasını döndü ve yoluna devam etti.

Sesimi yükselterek düşüncelerimi ona duyurmaya çalıştım. “Diğer yandan… Mira’yla olan samimiyetimden bu kadar rahatsız olma. Kendisi benim için özel bir ruh olduğundan… Tanışıklığımız olduğundan dolayı ondan uzak kalamıyorum. Biraz müsamaha göster.”

Cevap vermedi.

Sessizliği ise tabii ki onay ifade etmiyordu.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 16: Sözleşme

 

Mira

 

Öyke dinlenme odasına gelip de Göksel’in isteği üzerine Erel’i çağırdığında benim için büyük bir iyilik yapmıştı. Öyle ki onlar odadan ayrıldığında rahatça bir nefesi ciğerlerime doldurmuş, kendime gelebilmek için bunu birkaç kez tekrarlamıştım.

Ayana fincanını da alıp oturduğu koltuktan kalkarken bana yöneldi. Hemen yanıma yerleşirken acele etmedi ve dikkatimi üzerine çekmek için özel bir şey de yapmadı ancak yaydığı enerji…

Hiçbir şey söylemeden gözlerini üzerime dikmesine daha fazla dayanamadım. “Neden böyle bir şey yaptın?”

Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Erel’in ne kadar tatlı biri olduğunu yakından görmeni istedim.”

Tatlı mı? Onun tatlı biri olduğunu söylemesi için kafayı yemiş olmalıydı!

“Ayana,” sesim tedirginlikle çıktı, “herhangi bir tehdit altında değilsin, değil mi?”

Gülüşü genişledi ve biraz da kahkaha attı. “Hayır, değilim.” Halinden oldukça memnun görünüyordu. “Davranışlarımın sebebi, senin ona karşı temkinli olduğunu duyduğum içindi. Nedenini öğrenmek ve davranışlarını gözlemlemek istedim.”

Temkinli olduğumu mu duymuş? “Göksel ya da Iray mı anlattı?”

“Hayır. Öyke’yle yaptığımız sohbette kısaca konusu açıldı.” Tabii ya. Öyke ve Ayana’nın birbiriyle ne kadar açık konuştuğunu hatırlamalıydım. “Diğer yandan, Göksel de temkinli davranıyor ve mümkünse seninle Erel’in arasına biraz mesafe koymanın gerekliliğini tartışıyordu. Takım liderleriyle yaptığımız haftalık toplantıda bu konu oldukça büyük bir yer kapladı.”

Konuşmalarının asıl sebebini bilmesem de kendimi ifade etme gereği duydum. Başta, “Üzgünüm,” demiştim. “Kulağa tuhaf gelebilir ama onun karşısındayken kendimi diken üzerinde hissediyorum. Davranışlarımın sorumluluğunu alıp duruma bir el atmalıyım fakat-”

“Göksel’in bu konuyu gündeme taşıması senin tedirginliğinden kaynaklanmıyor Mira.”

İşte bunu duymayı beklemiyordum. “Gerçekten mi?”

Ayana fincanındaki son yudumu da alarak arkasına yaslandı. Derin bir nefesi ciğerlerine doldururken biraz da zaman kazanmıştı. “Evet,” dedi. “Bu konuyu dile getirmesinin asıl sebebi Göksel’in hassasiyetleri. Fakat Iray’la ben, ondan farklı olarak, aranıza herhangi bir mesafe koymayı düşünmüyoruz.”

Ne diyeceğimi, nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilmiyordum.

“Neden?” Sesim bir fısıltıdan daha yüksek çıkmazken,

Ayana oturduğu yerde bana yaklaşmayı tercih etmiş, benimkini aratmayacak kısık bir ses tonuyla konuşmasına devam etmişti. “İkiniz için de bazı beklentilerimiz var ve bu beklentiler ne kadar erken karşılanırsa o kadar iyi olur diye düşünüyorum.”

Beklenti mi? Neden bir beklentiye sahiplerdi ki?

“Geçenlerde, öğrencilerin bölüklere atanması için bir sınava girdiğini ve teğmen rütbesini aldıktan sonra atamanın gerçekleştirildiğini duydum,” diye lafa girdim. “Sınav sonucuna göre… Sonuçlara göre bölük liderleri bir karar alıyor ve askerleri kendileri için seçiyor.” Dürüst olmam gerekirse biraz tedirgindim. “Henüz… basit bir öğrenciyken, teğmen olabilmek için girilmesi gereken bir sınava girmemişken ve hatta kimin bölüğünde olacağımız belirlenmemişken… 89. Bölük, beni ve onu, biraz fazla sahiplenmiyor mu?”

Hadi beni geçtim Erel’in 89. Bölük’te olmak istemediği ortadaydı. Udar ve Öyke, onun bu konuda ne kadar sabit fikirlere sahip olduğunu yeterince açıklamıştı.

“Bir beklentimizin olması sana yanlış mı hissettiriyor?” Ayana samimiyetle sorduğunda kafam karışmaya devam etti.

“Sadece bunun için erken olduğunu düşünüyorum.”

“Öyle mi?” Sorusundan sonra kendisi de biraz düşünür oldu. “Halbuki kısa bir zamanda çok şey yaşayacağımızı düşünüyorum. Bu yüzden beklentilerimin olmasını bir sorun olarak görmüyorum.”

Bunalmaya başladım. Ayana yüzünden değil ancak söylediklerinin alt anlamları bir şekilde beni sıkmaya, yormaya başladı. Moralim bozulmadı veya tadım kaçmadı. Sadece… Erel ile ilk karşılaştığım gibi ağır hissetmeye geri döndüm.

“Mira,” dinlenme odasına giren ve seslenen Iray yalnız başınaydı. “Mevcut durumunu analiz etmeden önce kısa bir konuşma yapabilir miyiz?”

Nezaketen sorduğu soruyu reddetme şansım yoktu.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Iray bölük odasından beni de alarak ayrıldığında, onu takip etmekten başka bir şey yapmıyordum. Geniş dinlenme alanına ulaştığımızdaysa oradaki iki kişilik masalardan birine yöneldi.

Beyaz, büyük bir kuyruklu piyano dinlenme alanının ortasında yer alıyor; etrafa dağınık bir şekilde yerleştirilmiş masalar belirsiz bir düzen içerisinde piyanoyu çevreliyordu. 4. katın dinlenme alanı, 3 ve 5. katlardaki dinlenme alanlarına göre daha mütevazıydı. Yayılıp rahatlamaktan çok, bölüklerin bir araya gelebileceği ve piyano eşliğinde birkaç şey içip atıştırabileceği bir alandı.

Karşısına yerleşerek duyacaklarım için kendimi hazırlamaya çalıştım.

“Mevcut durumunu analiz etmeden ve programını ağırlaştırıp ağırlaştıramayacağımıza karar vermeden önce bilmen gereken bazı noktalar var,” lafı uzatmadan konuşmaya başladı. “Bir kısmı alacağın derslerde ne kadarını kaldırabileceğinle alakalı, bir kısmı da Viera’yla yaptığın ilk konuşmanda ne kadarını hatırladığınla.”

Viera’yla yaptığım konuşmayı hâlâ hatırlamıyordum. Bazı kelimeler kulağımda çınlayabiliyor ya da yersiz bir şekilde hissiyatları hatırlayabiliyordum fakat diyaloğun tamamına bir türlü erişemiyordum.

“O konuşmaya ait çoğu şey puslu,” dedim bu yüzden. “Viera’nın yalnızca buraya gelişimi kutladığını hatırlıyor ve mutluluk duyduğunu hissediyorum.”

“Anlıyorum.” Iray’ın sessizliği uzun sürmedi. “Bunu sana Viera ile ne konuştuğunu bilmediğimden sormuyorum. O gün ben de oradaydım ve söylediğin her şeyi senin aksine oldukça net hatırlıyorum.”

“Öyleyse…” Tüm detaylarına hâkim olduğu bir konuda neden beni yokladığına anlam veremedim.

“Diğerlerinin aksine buraya bir uyanış sonucuyla gelmedin, bunu sen de biliyorsun. Bir saldırıya uğradın ve üzeri örtüldüğü hâlde hatırladığın hatıralarla burada bulunmaya hak kazandın. Uyanışına her geçen gün yaklaşıyorsun, bu bir gerçek ancak Viera ile olan anılarını tamamen hatırlamadan uyananlardan olduğunu söylemek mümkün değil.”

Anlaşılan Iray bu konuyu gündeme getirerek uyanışıma ne kadar yaklaştığımı anlamaya çalışıyordu.

İstemsiz bir üzüntüyle çevrilmekten kendimi alamadım.

Çoktan bir buçuk ay olmuştu. Eğitimleri eksiksiz bir şekilde de alsam, empatide ilerlemek adına gayret de göstersem, belirgin bir açılım yaşayamıyor ve bir türlü, ‘Ben de bu yolda sizinleyim, diyemiyordum. (Bedenimin yer altında donmaya devam etmesini saymak bile istemiyorum.)

Iray, “Öncelikle bunun bir sorun olmadığını bilmen gerekiyor,” diyerek keyfimi yerine getirmeye çalıştı. Masanın üzerindeki elleri benimkilere yanaştı ve ağır bir şekilde parmaklarımı avuçları içerisine aldı. “Yavaş ilerliyor olman bir sorun değil fakat… Görece sabırsız biri bize zorluk çıkarıyor.”

Sanırım o ‘görece sabırsız’ kişiyi tahmin edebiliyordum.

“İkinizin… Birbirinize yardımcı olabileceğini düşünüyorum,” diye devam etti. “İlk duygu okuman için seni onun yanına götürdüğümde bu durumdan etkileneceğini ve empatik olarak uyarılacağını biliyordum. Gördüğün gibi sen de bunun faydasını gördün. O olaydan sonra açılım başlangıcın gerçekleşti ve böylece empati derslerine başlayabildin. Gerçek bir gelişme katettin Mira.”

Söylediklerinde yanlış bir şey yoktu. Buna rağmen dudaklarımın arasından küçük bir hayıflanmanın dökülmesini engelleyemedim. “Belirsiz bir gelişme.”

“Udar’dan duyduğuma göre kendi enerji alanını korumayı öğrenmiş ve hatta bir kalkan bile yapmayı başarmışsın. Dışarıdaki etkileri minimuma indirmek düşündüğün kadar basit bir eylem değildir. Kendini küçük görme,” ve ekledi. “Yeryüzü insanlarının hiçbiri bunu başaramıyor.”

“Yeryüzü insanları…” Sesimdeki alayı kontrol edemedim.

“Ana konuya geri döndüğümüzde,” dağılmaya başlayan ifademi toparlamaya çalıştı. “Uygun zamanlarında Erel’le iş birliği yapmanı istiyorum.” Yüzümü buruşturmaktan kendimi alamadığımda hızla, “Hemen değil,” demişti. “Önce senin empatide belirgin bir düzeye ulaşman, onun da enerji kanallarını açması ve enerji akışını rahatlatması gerekiyor. Tahmin edebileceğinden de kötü bir durumda.”

Iray’ın isteklerini anlayabiliyordum. Bana bunları neden anlattığını ve yapılacak iş birliğinin iki taraf için de ne kadar faydalı olabileceğini az çok kavrayabiliyordum; fakat rahatsız olmaktan kendimi alamadığım bir durum vardı.

İtiraf ettim. “Onunla yan yana geldiğimde kendimi iyi hissetmiyorum.”

Ardından ellerimin sırtını okşayan baş parmaklarını hissettim. Gözlerim mavi gözlerinden sıyrılıp masanın üzerindeki ellerimize indi.

“Kaçmak mı istiyorsun?” Sorusuyla sarsıldığımda ellerimi tutuşu sıkılaştı.

“Bu şekilde hissettiğimden… Emin değilim. Sadece onunla aynı ortamda bulunmak istemiyorum. En azından şu anda istemiyorum.”

“Ben de sizi şu anda yan yana getirmeyi düşünmüyorum Mira.” Biraz önceki söylemini, gözümden kaçmış gibi tekrar etti. “Ancak şunu anlamalısın ki telepatlar için iletişim kurduğu ilk insan önemlidir. Gelişimini iletişim kurabildiği kişi üzerinden ilerletmek daha kolaydır. Erel’in ruhsal kanalı oldukça tıkalı olduğundan bir başkasıyla iletişim kurabilmesi ve o kişi üzerinden gelişim göstermesi şu anda mümkün değil. Zaman tanımak, gelişimini sürece yaymak da söz konusu değil.”

Erel ile karşı karşıya gelmeden önce, yalnız teorik dersler alıyor ve öğrendiklerimi anlamlandırmaya çalışıyordum. Viera’nın ya da Iray’ın söylediğine göre empat tabanlı olsam dahi tabanımı açıkça yansıtacak bir özelliğe sahip değildim. Hiçbir psişik açılım yaşamamıştım ancak o eve gittiğimizde… fiziksel olarak karşı karşıya gelmesek dahi Erel’in enerjisine maruz kaldığım an sarsılmıştım. Bir uyarı gibi… Kendimle yüzleşmek zorunda kalmışım gibi, tarif edemeyeceğim bir duygu tarafından darmadağın edilmiştim.

Eğer aynı şeyler onun için de geçerliyse, gelişimi için benimle etkileşime girmeye muhtaçsa… o halde onu reddedemezdim. Bana ne kadar söylenirse söylensin ya da o yeşil gözleriyle beni ne kadar korkutursa korkutsun… Esasında onunla olmama ihtiyacı vardı.

“Biliyorum,” uzun bir sessizliğin ardından Iray’ın sesini tekrar duydum, “işleri karşısındaki kişi için kolaylaştıran bir yapısı yok. Zaman zaman tadını kaçırıyor, canını sıkıyor da olabilir ancak… Eminim bir nedeni var.” Son cümlesini bana değil de kendine hatırlatıyor gibiydi. “Şu anda olduğu kişiye dönüşmesi için çokça sebebi var.” Derin bir nefes alıp verdi. “Bu yüzden özüne döndüğünde hiç de böyle biri olmadığını görmüş olacaksın. Aslında ne kadar da iyi biri olduğunu ve ne kadar çok fedakarlıkta bulunduğunu fark ettiğinde… Biliyorum ki senin de benim gibi dizlerinin bağı çözülecek.”

Bunu istemem ne kadar doğruydu bilmiyordum. Yine de sormaktan kendimi alamadım. “Biraz daha bahsedebilir misin? Onunla çalışmam için, bu gücü bulabilmem için bana birkaç bilgi daha verebilir misin?”

Iray’dan Erel’in kişisel bilgilerini isteme cüretinde bulunduğuma inanamıyordum. Beni yüksek ihtimalle reddedecek ve belki de bizzat onunla konuşmamı söyleyecekti.

Bu yüzden, “Sana yalnızca kendi bildiklerimi aktarabilirim,” dediğinde şaşırmaktan kendimi alamadım. “Birlikte oldukça kısa bir zamanı paylaştık ve o zamandan bu yana… 10 yıl boyunca benden çok uzak bir yerdeydi. Duyacaklarının kaçı hâlâ geçerlidir, bundan bile emin değilim Mira.”

İster 10 ister de 15 yıl öncenin bilgisi olsun, istediğim tek şey bilgiydi ve bilginin kullanılabilir kısmını şu anda düşünmek istemiyordum.

“Dinliyorum.”

Iray’ın ellerimi kavrayan elleri geri çekildi. Oturduğu yerde arkasına yaslandı ve derince soluklandı. Sanırım konuşmaya başlamadan önce kendini toparlamaya ihtiyacı vardı.

“On yıl önce, ben 18’lik bir çıtırken,” örgülü saçlarını alnından arkaya doğru eliyle taradı, “bir görev aldım.”

Konunun ağırlığına yenilmemek için ilk olarak etrafımızda oluşmaya başlamış gerginliği kırmayı denemesi, yüzüme hafif bir gülüşün yerleşmesine neden oldu.

“15 yaşındaki bir gencin trafik kazası geçirdiği, kaza sonrasında gözlerindeki perdenin kalktığı bilgisini aldım,” diye devam etti. “Yeryüzü insanlarının ve yer altındaki öğrencilerin sahip olduğu bu perde, diğer boyutların varlıklarıyla kişi arasına bir set çeker. Temel düzeydeki eğitimini tamamlayan ve branşlaşmaya geçen öğrenciler senin de bildiğin üzere, teğmen olmak için bir sınava tabii tutulur. Sınav sonucunda başarılı olunursa bu perde kalkar ve farklı boyutların varlıklarını görmeye başlarsın. Perdenin olduğu zamanlarda ise onlar istemediği takdirde hiçbirini göremezsin.”

Onlar istemediği takdirde mi?

“Bir saniye.” Konuşmasını bölmek zorunda kaldım. “O yılanı, onu görmeme izin verdiği için mi görebiliyorum?”

Sorduğum soru Iray’ı duraksattığında, “Onu görebiliyor muydun?”

Tedirginliğim artmaya devam etti. “Görmemem mi gerekiyordu?”

“Evet. Göremiyor olmalıydın.”

“Ama görebiliyorum.”

“Buradaki perileri de görebiliyor musun?”

“Periler mi?” Sesimdeki ani çıkış ve hızla etrafa bakınmaya başlamam Iray’ın da gözlerini etrafta gezdirmesine neden oldu.

“Anlaşılan göremiyorsun.”

Sakinleşmeye çalışıp tekrar ona döndüm. “Hayır… Hayır, başka bir şey görmüyorum.”

“Anlıyorum.” Kısa bir sessizlik molası vermişti. “Gördüğün o yılan aslında bir yılan değil. Bir hayvan ruhu. Eterik bir bedene sahip ve yaydığı ışıktan/renkten tut, büründüğü forma kadar sahibini sembolize ediyor.” Şaşkın bakışlarım Iray’ın daha fazlasını açıklamasına neden oldu. “Aranızdaki bağlantı ve Erel’in de verdiği izin onu görünür kılmış olabilir. Yani… Bu çok da tuhaf olmaz.”

Kafam karışmaya devam ediyordu. “Ne bağlantısı?”

“Hmmm…” Cevaplamak istemediği ortadaydı.

“Tamam. Bu soruyu şimdilik geçelim.” Merakımı biraz olsun dindirerek en baştaki konuya geri dönmek istedim. “Geçirdiği kazadan bahsediyordun.”

“Evet, geçirdiği kazadan sonra özel bir durum ortaya çıkmıştı. Bu nedenle yanına gidip gerçekleri anlatmam, içinde olduğu süreçle uyumlanmasını sağlamam gerekiyordu. Bulunduğu hastaneye gittiğimde bir illüzyon oluşturmuş, 40’larımdaki bir görüntüyle olaya dahil olmuştum. Öncelikle kendimi hastanın dayısı olarak takdim ettim ve ailenin durumunu sordum. Erel dışında… hepsi vefat etmişti; annesi, babası ve benimle yaşıt olan abisi. Hemşirelerin söylediğine göre kimseyle iletişime geçememişler. Ne anne ne de baba tarafındaki akrabalarına ulaşabilmişler. Bu yüzden beni gördükleri için şaşkınlardı. Sonrasında akraba ilişkilerinin berbat olduğunu ve hepsinin birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan insanlar olduğunu fark ettim ancak bunlar bugünün konusu değil.” Kendisini hızlıca toparlamaya çalıştı. “8 ay kadar Erel’e eşlik ettim. Kırılmış onca kemiği ve alması gereken fiziksel rehabilitasyonları vardı. Dürüst olmam gerekirse o araçtan sağ çıkarak büyük bir mucizeyi gerçekleştirmişti.”

Olanlar bir anda o kadar ağır hissettirdi ki gözümde canlandırmak bile istemedim. Bariz bir endişe duydum.

“Hastanede kaldığımız süre boyunca, beni dayısı olarak bildiler. Hemşireler, doktorlar ve diğer herkes beni 40’larımda görürken Erel gerçek yüzümü bilen tek kişiydi. Birlikte geçirdiğimiz süre boyunca Dünya’da olup bitenleri, gerçekleri, mevcut durumunu, farklı boyutların varlıklarını ve bu varlıklara nasıl davranması gerektiğini anlattım. Senin şu anda öğrendiğin teorik bilgilerin büyük bir kısmını ona bizzat verdim. Açıkçası… tedavisi bittiğinde, hatta daha öncesinde, yer altına geleceğini ve gelişimini hızlıca tamamlayacağını düşünüyordum. Fakat…”

Ani gelen sessizlik üzerimdeki ağırlığı arttırmaya devam etti.

“Onu orada mı bıraktın?” Zorlukla sorduğumda,

Kucağına düşmüş gözlerini tekrardan benim gözlerime çıkardı. “Hayat planı… farklıydı. Düşündüğümden daha farklıydı. Büyük bir sorumluluk almıştı ve bunu kendisi bilmese de… günün birinde öğrenecekti.”

Sorumu bastırarak tekrarlamak zorunda kaldım. “Onu orada mı bıraktın Iray?”

Fakat o kaçınmaya devam ederek, “Hayvan ruhunu ona ben verdim,” dedi. “Fazlasıyla desteğe ihtiyacı olan, zorlu bir yola adım atmıştı. Bu yüzden yıllar önce kaybettiği kedisini ona geri getirdim. Masmavi, parlak eterik bedeniyle, tatlı bir yavru kediydi.”

Kaçamak cevaplarını umursamadan, aynı soruları tekrar ve tekrar sormaya devam etmek istedim. “Iray-”

“8. ayımız dolduğunda Erel’in yanından ayrıldım,” dediğinde boğulacağımı sandım. “Ayrıldıktan sonra oldukça zor olan birkaç ay geçti. Erel, eğitimlerde neyi yapma dediysem onu yaptı ve negatiflere yanaştı. 18’inde ve 20’sinde bir kez daha fiziksel olarak iletişim kurabildim ancak hiçbiri hoş nedenlerle değildi. Yüksek ihtimalle manipüle edilmişti. Karanlık enerjiler tarafından çevrelenmiş, kendi canını almaya çalışmak gibi büyük bir hataya adım atmıştı.”

Söylediği her şey kalbime dokunuyor, kaldırabileceğimi sandığım gerçekler tarafından eziliyordum. Haddimi aşmışım gibi, onu oldukça basit görmüş ve var olduğu kişiyi küçümsemişim gibi, tüm bu bilgiler tarafından hırpalanıyordum.

Dirseklerim masaya yaslandı, ellerim önce alnıma dayandı ve sonra da tırnaklarım örgülü saçlarımın arasına girerek derimi kazımaya çalıştı.

Şiddetli bir baş ağrısıyla sarsıldım.

Erel’i tanımıyordum. Yüzü dışında hiçbir şeyini bilmiyordum ve hikayesini de tanıdık bulmuyordum. O bir yabancıydı. Anlık bir şekilde enerjisine bağlandığım, şiddetli bir şekilde duygularını içime akıttığım ve sonra da zerre tanesini kaldıramadığım için yere yığıldığım bir ruhtu o.

Yabancı bir ruhtu.

Yabancı.

Çok yabancı.

Çok tanıdık.

Derin bir nefesi ciğerlerime doldurmaya çalıştığım sırada, “Neden?” sorusu dudaklarımdan döküldü.

Iray’ın biraz önce dile getirdiği ‘manipülasyon’ ifadesi yeterli gelmemişti. Bir insan manipüle edilebilirdi, evet, ama yalnızca yaşadıkları üzerinden gerçekleştirilecek bir manipülasyon başarı sağlardı. Yaşadıkları… Lanet olsun, ne yaşamıştı da canını almak için bu kadar hevesli davranmıştı?

Sistematik olarak tacize uğradığım ve etrafımdakileri biraz olsun güvenilir bulmadığım günler, birilerinin ölmesini istediğim olmuştu. Bu birilerine yeri geldiğinde kendimi de dahil etmiştim ancak tuhaftır ki Iray’ın söylemlerinde Erel’i kendimle bir tutamadım. Benim bencil isteklerimin dışında, Erel’de o kadar da ölüm arzusunu göremedim. Çıkış yolunu bulamayan, bu karmaşık hayat labirentinde gittiği tüm yolların altında ezilen, kafasına sıkarak tüm çabasını heba etmeye hazırlanan bu gencin… bu adamın hikayesi başkaydı. Gerçekten ölmek istediği için değil; anlık bir şekilde çözüm yollarını tükettiği için son şansını dener gibi hareket etmişti sanki.

Iray hiçbir detayı vermese de bunu hissedebiliyordum.

“Sınırlarını fazla zorlamıştı.” Iray’dan aldığım cevap eğmiş olduğum başımı kaldırmama neden oldu. Saçlarımdaki tutuşu gevşeterek sağ elimi masaya indirirken başımın ağırlığını sol elime verdim. “Pozitif bir varlık olarak, negatiflerin içerisinde girebildiği her yere girmiş ve kendisini zehirleyebileceği kadar zehirlemişti.” diye devam etti. “Başına nelerin geldiğini bilmesem de… Gözlerinde ne kadar dibe battığını görebiliyordum.”

“Bunun olmasına nasıl izin verdin?” Konuşurken kendimi kontrol edemedim.

“Bu… Onun kararıydı Mira,” dediğinde Iray’ı anlayabilmek için elimden geleni yapıyordum. “Bu Erel’in özellikle yerine getirmek için üstlendiği bir görevdi. Tanrı’nın yolunda melekler ile yaptığı bir anlaşmaydı. Senin gibi, benim gibi ve yeryüzündeki diğer her insan gibi; hepimizin yerine getirmek üzere verdiği sözleri var. Eğer ki bu sözler bozulur ya da yerine getirilmezse… Karşılığı olur.”

Bu konuşma negatif ve pozitif varlıkların savaşına, neden Dünya’da olduğumuza, sözleşmelerimize ve yükümlülüklerimize kadar giderdi. Bense şu anda bu ağır bilgilerin altına girmek istemiyordum.

“Bana şu anda, tam olarak şu anda, Erel’in ölümden döndüğünü söylüyorsun,” diyerek konuya geri dönmeye çalıştım.

“Birkaç kez,” dediğinde,

Tekrar kontrolden çıktım. “Birkaç kez?”

“Senin de yanımda bulunduğun seferi sayarsak, o evde, bu işe üç kez kalkıştı.”

“Iray!”

“Ve bunlar yalnızca benim şahit olduklarım.”

Tüm duygularım birbirine karışmak üzereydi fakat konuşmak için dudaklarımı araladığımda Iray buna izin vermedi, “Bu nedenle Mira, sabırsız Erel’e elimizden geldiğince uyum sağlamalıyız. Onda… Bu zamana kadar elde edemediğimiz bilgiler, geliştirilmiş teknolojiler ve savaşın yönünü değiştirebilecek hazineler var.”

«O bir yakut.»  Iray, Erel için öncesinde de yaptığı o yakıştırmayı, doğrudan zihnime doldurmayı tercih ettiğinde elim kolum bağlandı. «Kaybetmeyi göze alamayacağımız bir yakut.»

Ardından başka bir başlık ile devam etti. «Ve bu Yakut, 18’indeyken, görmüş olduğun o gece mavisi evin ikinci katını ateşe vermişti Mira. Sokağa bakan odada, pencereyi sonuna kadar açmış, kalçasını pencerenin kenarına dayamış, içeriden siyah dumanlar yükselirken ve pencereden dışarıya kaçışırken ölüm sessizliğinde sigarasını yakmıştı. Sakince dudaklarındaki otu içiyor, rahatça dumanını üflüyordu. Ateşin onu sarmalayıp yakmasından, küle çevirmesinden biraz olsun kaygı duymazmış gibi umursamaz bir ifadeye sahipti. Anılarının sindiği o evi de kendisini de bu Dünya’dan silmek istiyordu.»

Nefes almak tekrardan zorlaşmaya başladı.

«Sanki gerçekten de yapabilirmiş gibi.» Iray, Erel hakkında konuşmaya devam etti. «20’sinde, ikinci intihar girişiminde, tekrar o evdeydi. Birinci katta, salondaki koltuklardan birine yayılmış, hayatını kaydırmak üzereydi. Yere düşen ilaç kutusunda fazlasıyla eksik vardı.” Derin bir nefes aldı. “Daha önceki tercihinde bedenini saran yanıklardan dolayı mı kendisini bir kutu ilaçla öldürmeye kalktı bilmiyorum fakat kalbinin üzerine yattığı o koltukta, öylece yeri izliyordu. Beni gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Hayatım boyunca, görüp görebileceğim en güzel ve en acı dolu gülümsemeydi. ‘Bu sefer gerçekten de ölüyorum,’ dediğini dün gibi hatırlıyorum. ‘Beni kurtarmak için çaba göstereyim deme.’»

Bunları söyleyebilmek için gerçekten de kafayı yemiş olmalıydı.

«Onu sedyeye yatırdığımdaysa beni lanetleyeceğini söyledi. Bu oyuna bir son vermek istediğini, bunun için kararlı olduğunu, gezegenden ayrılacağını, daha fazla devam edemediğini… Eğer ki devam ederse… devam etmesi için zorlanırsa, şu anda gördüğüm Erel’i bir daha göremeyeceğimi defalarca tekrar etti.» Sağ eliyle şakağını ovuşturdu ve gözlerini kapatırken çatılan kaşlarını gevşetmeye çalıştı. «Ölmesine izin vermedim. Hayatta kalması için fazla ısrarcı davrandım. Sonra da… Ortadan kayboldu. Liseyi bitirene kadar nefret ettiği o evde kalmış, yıllarca insan dışı varlıkların peşinden koşmuştu.» Gözlerime baktı. «Ancak New Haven’a yerleştikten 2 yıl sonra iletişimi tamamen kaybettik ve yeryüzünde tek bir ize rastlayamadık. Öncesinde de nerelere girip çıktığını pek takip edemezdik ama her seferinde eve döndüğünden, yaşamaya devam ettiğinden haberimiz oluyordu.» Eğer ki Iray cümlelerini telepatik olarak bana ulaştırmasaydı, çoktan boğazı düğümlenmiş bir şekilde kelimelerini yutardı. «Aradan geçen onca yılın sonunda, onu tekrar Eskişehir’de, o evde buldum. Elindeki bıçakla mutfakta dikiliyordu Mira. Tanımadığım ifadeleri, sertçe örülmüş duvarları ve gizlenmiş duyguları ile gerçek bir yabancı olarak karşımda yer alıyordu.»

Iray’ın söyledikleri karşısında bu kadar derinden etkilenmem normal miydi, yoksa empat oluşum mu beni bu çukura atıyordu, bilmiyordum. Cevap ne olursa olsun kendimi iyi hissetmiyordum. Öyle ki bu zamana kadar bilgi aktarımından kaçınan Iray’ın, neden kaçındığını anlayabiliyordum.

“Bana tüm bunları anlatmanın nedeni, onunla bağ kurabilmiş olmam mı?” Iray için belki de tuhaf bir soru sormuştum ancak,

O beni büyük bir sakinlikle karşılamıştı. “Bu… Yeni kurulan bir bağ değil.”

Verdiği cevap elbette kafa karıştırıcı ve bilinmezlik içeriyordu.

“Öyleyse senin yaptığın bu şey,” oturduğumuz masada konuştuklarımızı işaret ettim, “Hayat planımın bir maddesini bana hatırlatmak mı oluyor?”

“Kısmen…” ne söyleyeceğini tam bilemez hâlde kendisini toparladı. “Hayır.”

“Nasıl hayır?”

“Hayat planın, Yaratan’a verdiğin sözleri kanıtlamaya çalıştığın bir alan; ancak bu… senin kişisel olarak yaptığın bir anlaşma.”

Bekle… Yoksa-

“Bu yaptığınız iki kişilik bir anlaşma.”

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 15: Çay Molası

 

Mira

 

Erel adındaki bu kaotik enerjinin sahibiyle aramda doğabilecek mevzular üzerine düşünmek istememiştim. O gün orada, yalnızca yer altına inemeyeceğimle ve yeryüzündeki final haftama yoğunlaşacağımla ilgili raporumu vermeye, bir de Iray’la aramdaki tatsızlığı biraz da olsa çözmeye inmiştim. Bu nedenle konuşma bittiğinde, Öyke beni yeryüzüne çıkardığında ve yüzleşmem gereken derslerimle baş başa bıraktığında başka hiçbir şeye odaklanmadım.

Iray’ın ve Göksel’in Erel ile ne yapacağını önemsemedim. O gün sarf edilen sözlerin anlamını çözmek için hiçbir uğraş göstermedim ve sadece… önümdeki finalleri atlatmaya çalıştım. Iray’ın derslerim hakkındaki teklifini değerlendirdim ve bana yardımcı olması için sık sık Öyke’den yardım aldım.

Çoğu dersimin üstesinden geldiğimde ve final projemin bilgisayardaki işlerini tamamladığımda beni en çok yoracak kısma ulaşmış, günün sonunda Zeren’den de yardım istemek zorunda kalmıştım. Maketi bitirmek için gösterdiğim çaba- kızların gösterdiği çaba olmasa ne yapardım bilemiyordum.

“Gerçekten…” Mırıldanışım arasında Öyke elindeki yapıştırıcıyı bir kenara bırakmış, Zeren ise gözlerini kesmekte olduğu mukavvadan çekerek bana çıkarmıştı. “Hiç bu kadar kolay bir sınav haftası geçirmemiştim. Ne kadar teşekkür etsem az kalır.”

“O nasıl söz?” Öyke’nin samimi sesi ve yüzüne yerleştirdiği tatlı gülümsemesi beni de gülümsetirken,

Zeren eklemede bulundu. “Udar gelişimin için ne kadar çok çabaladığını söyleyip duruyor Mira. Sen bu kadar gayret gösterirken nasıl olur da yardım etmeyiz?”

Çaba gösterdiğim doğruydu. Günde altı saat uyuduğumdan emin olmak isteyen bu insanlar, yer altında bana tekrar eşlik ediyor ve soluk bir şekilde gördüğüm bedenimi Sırlar Okulu’nun koridorlarında yönlendiriyorlardı.

Rüya yoluyla iletişime geçtiğimiz ilk sefer, benim için oldukça ilginç bir deneyimdi. Yorgunluk içerisinde yatağıma kıvrıldığımda uyumak için tatlı bir ağırlığa sahiptim ve dürüst olmam gerekirse deliksiz uyuyacağımı düşünüyordum. Buna rağmen gözlerimi tekrar açtığımda, Sırlar Okulu’nun beyaz koridorlarında dikildiğimi gördüm. Şeffaf denilebilecek kadar solgun bedenimle oradaydım. İleride fark ettiğim Udar her geçen saniye daha da yakınıma geliyordu. Yanıma vardığında bana her zamanki derslikler için yolu gösterdi ve belirsiz kaygılarımı fark ettiğinde endişelenecek bir şey olmadığını söyledi. Fakat içeriye girdiğimde tuhaf bir şekilde tanıdık yüzler göremedim. Sandalyelerde benim gibi silik bedenler oturuyor, bizden farklı olmayan eğitimcimiz dersleri anlatırken dudaklarını oynatmıyordu. Bilgi… Eğitimcimizin sesi, bir şekilde zihnimize akıyordu.

Tüm bunlara alışmam birkaç günümü aldı.  Bir not dahi almadan, uyandığım her seferde bilgileri yeni duymuş gibi hatırlamam, rüyalarımda gördüğüm kusursuz detaylar… Tüm bunları kabullenmek benim için o kadar da kolay değildi.

Gördüklerimin birer rüya olmadığını, Öyke’yle konuştuğumda ve öğrendiğim bilgiler doğru mu diye kontrol etmesini istediğimde anladım. Her şey doğruydu ve bir o kadar da gerçekti. Yer altı rüyalarımda beni yanına çekiyor ve fiziksel olarak bulunduğum zamanların aksine koridorlarındaki esinti beni biraz olsun üşütmüyordu.

Günler, tüm bu olanları -eğitimcilerin verdiği ezoterik bilgileri ve astral seyahat denilebilecek bu deneyimi- sindirmekle, bir yandan da final sınavlarıma girmekle geçiyordu.

Bir şekilde hafta sonuna kadar dayandığımda, yine uykumda Udar tarafından karşılanmış fakat bu sefer derslikler yerine ‘kişisel çalışma alanları’ dediği odalardan birine yönlendirmişti beni. 19 numara. Yatakhanedeki oda numaramla aynıydı.

O gün içeriye benimle girmiş; küçük sayılabilecek bu odada, ortadaki dört kişilik kare masanın sandalyelerinden birini çekerek yerleşmişti. Odada masa ve sandalyeler dışında bir şey yoktu. Yalnızca kapının yanında, koridoru gösteren ince uzun bir pencere bulunuyordu. Fazla temiz, fazla sadeydi.

Hafta sonları bu kişisel çalışma alanında Udar’la karşılıklı oturuyor ve duygularım üzerine konuşuyorduk; yeryüzünde ve yer altında hissettiklerimi, bana kattıklarını, hayatımdaki kırılma noktalarını ve bu olayların bende ne gibi değişimlere sebep olduğunu… Başta psikolog randevularıma benzeyen bu görüşmeler, zaman içerisinde anlam kazandı. Duygularım odadaki her bir köşeye sinerken onları nasıl kontrol edeceğimi öğrenmeye başladım ve konuştuğumuz süreler her geçen gün azalırken diyaloğa giren kalplerimiz oldu.

Ses yoktu. Telepatik bir düşünce de yoktu. Yalnızca karşılıklı oturuyor, gözlerimizin içine bakıyor ve ikimiz de duygularımızın dışarıya akmasına izin veriyorduk; bu boş odaya, üstünde ellerimizin dinlendiği masaya ve birbirimize.

Udar empatinin ne demek olduğunu ve bu özelliğin bizlere kattıklarını o kadar güzel bir şekilde öğretmişti ki onunla daha çok vakit geçirmek istemiştim. Böylece teorik derslerimden sonra yarım saatlik de olsa görüşmeye devam etmiştik.

Bu süreçte çocukluğumun bir döneminde neden fazla hassas olduğumu, neden etrafımdakilerin duygularını diğerlerinden daha yoğun hissettiğimi ve ortamın enerjisine karşı ister istemez tepki verdiğimi, özetle liseye gelene kadar neden ‘duygusal’ sıfatının üzerime yapıştığını daha iyi anladım. Ayrıca lisede yaşadıklarım beni duygusuz bir insana çevirdiğinde sahip olduğum hassasiyetlerden kurtulmak için kendime ne kadar hırçın davrandığımı fark ettim.

Yolum Sırlar Okuluyla kesişmeden önce empatlık hakkında bu kadar bilgiye sahip değildim. Ailemizde psişik yatkınlığı olan herhangi birini de tanımıyordum. Bu yüzden bana ağır gelen tüm bu duygusallıktan kurtulmaya çalıştığımda kendime düşündüğümden daha kötü davranmıştım. Oysa bu bir nimetti. Fazlasıyla değerli, sahip olmaktan mutluluk duyulacak bir nimet. (Udar’la devam eden derslerimizde, öğrendiğim her yeni detayda bunu daha iyi anlamıştım.)

Diğerlerinin; duygularını bana bulaştırmasını önlemek, duygularımı okumalarına engel olmak için bir enerji kalkanı oluşturmayı öğrenmiştim. Ardından seçtiğim belirli kişilerin duygularına erişmeye başladım. Sınırı aşmadan, karşı tarafa da kendime de bir zarar vermeden.

Bunların yanında Ulrica Hanım’ın meditasyon derslerine katılmaya devam ediyor, Umay Hanım’la saldırı ve savunma pratiği dahi yapabiliyordum. Maddi düzlem içermeyen birçok dersi almaya devam ettiğim, empati alanında gelişme katettiğim bu değerli günlerde yeryüzündeki sorumluluklarımı aksatmıyor olmaksa imkansızı başarıyormuşum gibi hissettiriyordu.

“Ben asıl bu yoğunluğun içerisinde doğum gününü kutlayamadığımıza üzülüyorum.” Öyke’nin söylemi beni içinde olduğum ana geri döndürdüğünde ne diyeceğimi bilemiyordum.

“Bu pek de üzülecek bir şey değil,” desem de kendimi tam olarak ifade edebildiğimi düşünmüyordum. “Demek istediğim… Doğum günümün sınav haftalarına denk gelmesine alışığım. Uzun zamandır gününde bir kutlama yapmıyorum.”

12 Ocak tarihinde teorik derslerimle cebelleşirken ve Öyke de bana yardım ederken annemin bir anda odama küçük bir pasta ile girmesi benim için beklenmedikti. Genelde odama bir meyve tabağı bırakmaya gelir, yanağımı öperek doğum günümü kutlar ve sınavlarım bittiğinde de gerçek bir kutlama yapmak için dışarıda yemeğe çıkardık. Ailecek yediğimiz bu yemeklerin büyük bir anlamı yoktu; ablamdan ve babamdan içi dolu birer zarf alır, annem ise dışarı çıktığımızda hoşuma giden bir şeyi benim yerime öderdi.

Bu yüzden doğum günümde annemin üzerine üç mum dikerek getirdiği pasta büyük sürprizdi. Geçen yıllarla tek ortak noktası pastanın meyveli olmasıydı.

“Bir dahakine birlikte kutlayalım,” dedi Öyke. “Böyle zorlu bir gezegene doğuşunu kutlamak kulağa korkunç gelebilir ama bizler, verdiğimiz savaşta yeni bir destekçiye sahip olduğumuz için mutluluğumuzu daha çok ifade etmek istiyoruz. En azından ben istiyorum.”

Düşünce şekli oldukça farklı ve bir o kadar da güzeldi. İnsanı değerli hissettiren sözleri, her zamanki samimi enerjisi ve tüm sinirleri zayıflatan tatlı bir ifadesi vardı.

Yine de “Bakarız,” demekten fazlasını yapamadım. Sunduğu teklife fazla yaslanmak istemedim. “O gün geldiğinde tekrar düşünürüz.”

Geçiştirici cevabıma Öyke surat asarken Zeren onun haline gülmekle meşguldü. “İşlerin tam olarak ne zaman bitiyor peki?” Kesmekte olduğu mukavvaya geri dönmeden hemen önce sordu.

“Cuma günü,” diye cevapladım. “Perşembe akşamı güzel bir uyku çektikten sonra Udar’a haber veririm ve cuma günü öğleden sonra yer altına uğrarım.”

“Sömestr tatilin başlıyor,” Öyke kendi kendine mırıldandı. “Göksel’e mevcut durumun hakkında rapor verebilir ve programını tatiline uygun şekilde yoğunlaştırabilirsin.”

Aynı şey bir süredir benim de aklımdan geçiyordu ancak, “Tatilim yalnızca iki hafta sürüyor. Bu yüzden bu süreyi nasıl değerlendireceğim konusunda emin olamıyorum.”

Zeren bana karşılık verirken yüzüne tatlı bir gülümseme yer alıyordu. “Bu süreyi senin yerine değerlendirmek isteyen birileri eminim vardır.”

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Üniversitenin işlerinden kurtulduğumda omuzlarımdan ciddi bir yük kalktı. Güne daha dinç uyanmış, evdekilerle yaptığım kahvaltı çok daha sakin geçmişti. Akşam yenecek ertelenmiş doğum günü yemeğim için net bir kararı verebildiğimizdeyse yaptığım ilk şey -yer altına inebilmek için- Udar’la iletişime geçmek oldu. Böylece Öyke’nin de dediği gibi sömestr tatilimde izleyeceğim program için Göksel’le konuşabilirim diye düşünüyordum.

Iray ya da Ayana yerine Göksel’le konuşmayı tercih etmemin sebebi, kendisinden aldığım kenjutsu eğitiminin final haftam nedeniyle 3 hafta kadar ertelenmesiydi. Diğer derslerde bir aksaklık yaşamamış, hatta yeni almaya başladığım empati eğitiminde oldukça güzel bir ilerleme katetmiştim; fakat bir yakın mesafe savaşçısı olarak bu kadar uzun bir süre kılıcımdan uzak kalmak pek de iyi hissettirmemişti.

Ancak Udar’la yer altına indiğimde, “Göksel’in yapması gereken bir işi vardı diye hatırlıyorum,” bilgisini aldım.

“Peki ya Iray?”

“Iray…”

Sorduğum soruyu cevaplamak üzereydi ki bir anda karşımıza çıkan Iray bizi koridorun ortasında durdurdu. Gözlerini Udar’a dikerek, “Yapmanı istediğim bir şey var,” demişti.

“Anlaşılan benim de işim var.” Udar yarım kalan sözünü belirsiz bir şekilde tamamladı ve tamamen Iray’ın söyleyeceklerine odaklandı. “Nedir?”

“Erel’in yer altında sıkışıp kalmaması için Göksel’den yardım istemiştim. İşe yarar, güzel bir fikir bulduk ancak tamamlanabilmesi için sana ihtiyacı olduğunu söyledi.”

“Anlıyorum. Birinci katta mı?”

Iray sesli bir yanıt vermek yerine başını salladığında Udar son bir baş selamı vermiş, ardından aramızdan ayrılmak üzere harekete geçmişti.

“Şey,” Iray da yanımdan ayrılmadan önce seslendim, “mevcut durumum hakkında konuşmak istediğim birkaç şey var.”

Herhangi bir karşılık vermeden olduğu yerde bedenimi süzdü. “Öncelikle üzerini değiştir,” dedi. “Ardından bölüğün dinlenme odasına gelirsin. İşimiz bittiğinde sana katılırız.” Uzaklaşırken son kez seslendi. “Acele etme!”

Her biri oldukça yoğun gözüküyordu.

Söylediğini yaparak dördüncü katta gezinmeyi bıraktım ve yatakhanenin olduğu beşinci kata inerek odama yöneldim. 89/19 numaralı odaya vardığımdaysa ilgimi çeken ilk şey kanepemin üzerine bırakılmış gök mavisi, peluş bir yıldız oldu. Yerleşmek için acele etmediğim odamın, gün geçtikçe bana benzediği doğruydu; fakat morun tonlarına boğulmuş odama bu yıldızı kimin bıraktığını bilmiyordum.

Mor tonlarında bir nevresim, masanın arkasındaki boş alanı kaplayan lila rengi tüylü bir halı, üniformaların dışında birkaç kıyafetime de sahiplik yapan kıyafet dolabı -ve bu kıyafet dolabının kapağından sarkan lila rengi küçük yıldız süsleri-, koyu mordan başlayıp griye kadar giden benzer bir renk skalasına sahip fosforlu ve siyah ince uçlu jel kalemlerim, çiçek desenli defterlerim, arada yeryüzüne çıkardığım ders kitaplarım…

Doğal bir şekilde beyaz kanepenin üzerine bırakılmış orta boy bir kırlent kadar büyük mavi yıldızın ilgi çekmemesi imkansızdı. Yıldızın üzerine bırakılan küçük notu fark ettiğimde yanına giderek ikiye katlanmış kâğıt parçasını elime aldım. Üzerinde italik bir el yazısıyla onun adı yazıyordu: Iray.

Kâğıdı açtım ve yazılanları okumaya başladım.

Birçok bilginin detayına erişmiş biri olarak zorlandığım çok fazla an oldu.

Kafayı yiyeceğimi düşündüğüm, günlük işlerimi yapmakta zorlandığım ve yaşamakta olduğum bu hayatı nasıl devam ettireceğimi bilemediğim birçok karmaşa yaşadım.

Yine de hiçbiri beni bu kadar sarsmadı.

Erel’in agresif tavırlarını tolere edebilir ve gelecekte olacaklar için yaşatacağı acılara katlanabilirim fakat senin bana sırtını dönmeni kabul edemem.

Lütfen bunu bir kere daha yapma.

Anlaşılmazlıkları sakince konuşarak çözebiliriz.

Bunu ne zaman bırakmıştı? Sınavlarımdan önce mi, sonra mı? Eğer önceden bıraktıysa bu utanç vericiydi. Yeraltına sınavlarım nedeniyle inemeyeceğimi söylemek için geldiğimde odama uğramamış, bu nedenle bir not bıraktıysa dahi görmemiştim.

Karmaşık düşünceler içerisinde üzerimi değiştirdiğimde ve kahverengi kareli bir şalı omuzlarıma aldığımda dahi Iray’ın yazdıkları aklımda dört dönmeye devam ediyordu. Uygun bir zamanda, özellikle bu konuda onunla tekrardan görüşmeliydim.

Odamdan ayrılırken telefonumu sol cebime yerleştirdim, omzumdaki şalı bedenime sıkıca sardım ve tekrar dördüncü kata çıktım. Doğrudan 89. Bölük’ün dinlenme odasına yönelmiştim. Koridorlarda her zamanki gibi üşümeye devam ettiğimden, bir an önce içeri girmeyi ve günlük olarak hazırladıkları bitki çayından bir fincan içebilmeyi umuyordum. Fakat içeriye girdiğimde Erel’i de orada görmeyi beklememiştim. Sağ taraftaki ilk kanepede Ayana ile birbirine dönük oturmuş, sohbet ediyorlardı.

Ayana tek dizini koltuğa çıkarmış, ayağı aşağıya sarkarken sırtını kolçağa yaslamıştı. Dizine sabitlediği bir fincan tabağı, avuçlarında da fincanın kendisi yer alıyordu. Erel ise koltukta çapraz bir pozisyonda oturmayı tercih edip bacak bacak üzerine atmıştı. Kucağında küçük bir kurabiye tabağı vardı. Çikolata damlacıklı lokmalık kurabiyeler…

Gözlerimi daha fazla üzerlerine dikmek istemediğimden hızla kendime geldim ve tezgâha yöneldim. Çekmeceden kendime bir fincan çıkardım ve elektrikli ocak üzerinde buharı tütmeye devam eden cam çaydanlıktan kendime bitki çayı doldurdum.

Şimdi… Nerede oturmalıydım?

U şeklindeki toplantı masası? Hayır.

Karşımdaki üçlü koltuklardan biri? Emin değilim.

Satranç oynamakta olan iki askerin yanına gidip yanlarına başka bir sandalye mi çekseydim? Belki o zaman canım da sıkılmazdı- Hayır. Hayır çok saçma.

Ah… Ayana bana el sallıyor.

Görüşmediğimiz bu üç haftada, düşündüğümden çok daha samimi bir ortam oluşturmuş o ikili… Ayana beni yanına çağırıyor. Fakat dürüst olmam gerekirse yanlarına gitmek istemiyorum. Onun yanında olmak istemiyorum. İçimde beni huzursuz eden bir şeyler var ama ilginç bir şekilde bu huzursuzluk ondan kaynaklanmıyor. En azından bugün, onun ağır duygularından kaynaklanmıyor.

Sakin. Erel oldukça sakin gözüküyor. Kaşları çatılı değil, gözlerindeki sinsilik gitmiş ve boynundaki yılanı da- hâlâ orada. Bugün de beni izliyor. O şeffaf bedenin belirsiz gözlerini üzerimde hissedebiliyorum.

“Mira?”

Olduğum yerde dikilmeye, tüylerimi diken diken eden o genç ile bakışmaya devam ederken Ayana’nın seslenmesi beni kendime getirdi. Kısa bir süre sonra da onlara yanaşmaya başladım. Ayana benden önce oturduğu yerden kalktı, iki kişilik masalardan bir sandalye arakladı. Oturdukları koltuğa yanaştırdı ve oturmamı işaret ederken eski yerine yerleşti. Beyaz, normal bir sandalye hemen önümde oturmam için beni bekliyordu.

“Gel hadi.” Ayana son kez onlara katılmam için beni teşvik ettiğinde daha fazla direnemedim.

Yanlarına katıldığımda kendimi küçük bir çocuk gibi hissetmiştim. Asla onların oturduğu kadar rahat değildim. Bacaklarımı birbirine birleştirmiş, fincanımı elimde tutmaya devam ederken onların arasında göz gezdirmiştim. Kabul ediyorum, tam da o anda epey küçük gösteriyordum.

Öyle ki Erel’in, “Kaç yaşındasın?” sorusunu duyduğuma şaşırmadım.

“Bunu zaten bilmiyor musun?” Kendimden beklemediğim bir ses tonuyla karşısına dikildiğimde,

Dudakları alayla gerildi. “Hayır. Bilmek zorunda mıyım?”

“Haftalar öncesinde benimle görüşmek için Öyke’ye talebini ileten sen değil miydin? En azından hakkımdaki basit bilgilere hâkim olman gerekmez miydi?” Takındığım tavra inanamıyordum. Karşısında neden bu kadar dik durduğumdan bile emin değildim. Yalnızca temkinli davranmam ve kendimi koruma altına almam gerekiyormuş gibi hissediyordum.

“Seninle görüşmek istedim çünkü benden önce alınan eziği kendi gözlerimle görmeliydim. Viera’nın bana biçtiği değeri anlamaya çalışıyor ve benden önce buraya gelmeye hak kazanmış kişiyi tanımak istiyordum,” dediğinde ona inanmadım.

Yalan söylüyordu. Ayana’nın duyduklarına tepkisiz kalması normal miydi, bunu bilerek mi görmezden geliyordu bilmiyorum ancak söylediği hiçbir şey doğru değildi. Bunu hissedebiliyordum. Kalp atışları hızlandığından, bariz bir mimik yaptığından ya da ses tonundan değil. Sadece… Hissiyatım o yöndeydi.

Boynundaki yılan hareketlendi ve ben olduğum yerde daha da gerilirken o, küçük başını sahibinin yanağına sürttü. Bir kedi gibi… Ona sırnaştı.

Aynı zamanda gözlerimi takip eden Erel, “Lea’yı görebiliyor musun?” diye sordu.

Cevap vermek istemedim.

“Görebilmene şaşırdım,” diye devam etti. “Normal bir öğrenciden daha azı olduğunu sanıyordum.”

Beni aşağılamaya- beni ‘gereksiz yere’ aşağılamaya devam ediyordu.

“Neden bunu yapıyorsun?” Ona cesaretle sorduğumda bir yandan da Ayana’nın neden beni yanlarına çağırdığını anlamaya çalışıyordum. Bu yüzden sorumu ilettikten hemen sonra gözlerimi Ayana’nın çekik gözlerine çıkardım.

Fakat Erel, “Özel bir şey yapmıyorum,” dediğinde, “Yoksa benim gibi biri sana fazla mı geliyor?”

Tahrik ediciydi. Öyle tahrik ediciydi ki gözlerimi ona çevirdiğim an kaşlarımı çatmaktan kendimi alamadım.

Ondan herhangi ağır bir enerji almıyordum. Yoğun bir nefret, öfke ya da üzüntü taşımıyordu. Buna rağmen kaba ifadeler kullanması, içinde olduğu ortamı yalnız kendisi için keyifli bir ortama çevirmesi ne anlama geliyordu?

Sessizce birbirimizi kesmeye devam ettiğimiz sırada Ayana’nın sesi araya yeni karışıyordu. “Öğrencilerin eterik bir bedene sahip olan hayvan ruhlarını görmesi pek mümkün değildir,” demişti. “Erel gibi fiziksel bir darbe almadıysan ya da dış bir müdahale gerçekleşmediyse, diğer boyutların varlıklarını görebileceğini sanmıyorum.”

Diğer boyutların varlıkları demek.

“Hiçbir şey görmüyorum.” Kendimi açıklamak istediğimde,

Erel buna müsaade etmedi. “Yalancıya da bakın. Askerlerinizi tam olarak terbiye edemiyorsunuz sanırım.”

Tam da o an avuçlarım kaşındığında, bu durum yemin ederim ki fincanın sıcaklandığından kaynaklanmıyordu. İçime düşen ateşin kaynağı sağ çaprazımda oturan adamdan başkası değildi. Evet, an itibariyle onu boğazlamak istiyordum.

«Ne kadar da tatlısın.» Zihnime doldurduğu sesi ve gönderdiği sinsi gülümsemesi… Kalp atışlarım hızlanmaya başladı.

“Onun dışında hiçbir şey görmüyorum.” Durumu açıkladığımda,

Ayana’nın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu. “Hmm… İkinizi durumunuz içerisinde değerlendirirsek bunu normal karşılayabiliriz sanırım.”

Normal karşılayabilir miyiz? Ayrıca durumumuz da neymiş ki-

Tanrım, sinirlenmeye başlıyorum. Gereksiz yere sinirleniyorum ve buna müsaade etmemem gerekiyor. Sakin olmalıyım. Fark edemediğim detayları sakinlikle karşılamalıyım.

Hadi derin bir nefes alalım. Bir, iki, üç, dört-

“Pffff- Hahahahahaha!”

Sinirimi şiddetli bir şekilde tetikleyen kahkahalar oturduğum yerden kalkmama neden oldu. Öyle ki bardaktan etrafa sıçrayan, biraz tabağıma biraz da elime dökülen sıcak çayı bile önemseyemedim. İnsanın sinirlerini bozan bu gıcık herif, belli ki diğer öğrencilerden farklıydı. Yalnızca telepatik iletişim kurmuyor, açıkça her şeyi duyuyordu. Iray, Göksel, Udar ve diğer tüm askerler gibi.

Karşısındaki görüntüye -tepesi atmış bana- büyük bir eğlence gözüyle bakan şahıs, bir süre daha gülmeye devam etti. “Pardon,” dediğinde gram samimi hissettirmemişti. “Çok pardon. Duyduklarım yüzünden kendime hâkim olamadım.”

Udar sayesinde kendime enerjisel bir kalkan örmeyi öğrenmiştim ancak bu kalkan düşüncelerimin duyulmasını engelleyemiyor olmalıydı.

Yanlarından ayrılıp tezgâha yöneldiğim sırada Ayana tepkisini yeni duyuyordum. “Böyle davranmamalısın Erel.”

Islanmış elimi ve bileğimi kurulamış, fincan tabağını temizleyip dökülen çayımın üstünü doldurmuştum. Ardından toplantı masasına yaklaştım. Daha fazla onlarla oturmak istemiyordum ancak sırtım onlara dönük bir şekilde boş sandalyelerden birine uzandığımda Ayana’nın sesini tekrar duydum. “Mira.” Birkaç saniye ağırdan almaya karar verdim. “Erel’in heyecanı adına senden özür dilerim. Lütfen kusuruna bakma.”

Erel’in Ayana’ya attığı öldürücü bakışlar ne kadar normaldi? Abartmıyordum. Ayana gerçekten de öldürücü bakışlar altındaydı ve buna rağmen gülmeye devam ediyordu. Erel’in boynundaki yılan hareketlendiğinde ve Ayana’ya uzandığında dahi bir değişiklik olmadı. Hatta Üsteğmen boştaki elini uzatarak küçük yılanın çenesini kaşımıştı.

“Heyecanmış(!)” Artık takındığım tavır için kendi kendime şaşırmayacaktım. Belli ki bilinçaltım en başta doğru kararı vermiş ve bu sinsi herife karşı temkinli olmayı seçmişti. “Niyeti belli olmayan birinin heyecanını tolere edemeyeceğim. Üzgünüm.”

Burada olmaya hak kazandığımı söyleyen askerler, liderler ve en başta da Viera’ya küçük bir hatırlatma yapmam gerekecekti. Ben onların düşündüğü kadar kendisini pozitife açmış biri değildim. Değişimi, mutlak iyiliği ve bilgiyi elde etmek istediğim doğruydu, burada olduğuma pişman değildim ancak diğer öğrenciler kadar uyumlu da değildim. Bu yüzden onlar kadar mütevazi olamayacaktım.

“Ne kadar da doğru bir hareket,” Erel’in sesi dikkatimi çekse bile fincanımı masaya bırakıp yerleşmeye koyuldum. “Diğerleri aksine şüpheni kaybetmemiş olmanı tebrik ederim Mira.”

Adımı söyleyişinden hoşlanmadım.

Karşılaştığım ilk an beni darmadağın eden, saatlerce ağlamama neden olan bu ruhtan biraz olsun hoşlanmadım.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 14: Esas Oyuncu

 

Iray

 

Öyke ve Udar’ın, Mira ve Erel’e ne kadar iyi geleceğini tahmin edebiliyordum.

Onlar, benzerlikleri sayesinde değil ancak farklılıkları sayesinde bu ikiliye en çok uyum sağlayacak askerlerimdi. Bu potansiyele sahiplerdi. Karşısındakinin duygularını kendi duyguları ile eşleyebilen ve olumsuz her durumu olumluya çevirebilen Öyke ve karşısındakini -gerek fiziksel gerek de psikolojik- baskılayabilecek güçte Udar, en doğru kararımızdı.

Her şeye rağmen Erel’in devamlı hareket halinde olması ve yerine getirilmesini beklediği talepler Udar’ı zor durumda bırakıyordu. Yeterli olmadığı için değil ancak bu tarzda biriyle mücadele etmenin tadına henüz varmadığındandı. Bu noktada Udar’ın, son günlerde Erel’e olan yakınlığıyla dikkatimizi çeken Ayana’dan yardım alabileceğini düşünüyordum (çünkü bir şifacı olmasının yanı sıra harika bir empattı). Udar’ı ve beni, en iyi o anlayabilirdi.

Bu nedenle oturduğumuz dinlenme odasında Ayana’ya, “Onun için yapabileceğin bir şeyler var mı?” diye sorduğumda oldukça umutluydum.

“Hiçbir şey yapmayı düşünmüyorum,” demesini ise biraz olsun beklemiyordum. “Erel’e biraz bile art niyetle yaklaşırsam bunu fark edecektir ve bunun için bir empat olması gerekmez. Yeterli kabiliyeti var. Hissedebiliyorum.”

“Ona art niyetle yaklaşmanı söylemiyorum Ayana,” diyerek kendimi yenilediğimde,

Yüzüne sevimli bir gülümseme yerleştirmiş, sonra da, “Sonuna kadar açık olacak ve ona güvenmeyi tercih edeceğim,” demişti. “Buradayken kendisine yol gösterecek birilerine ihtiyacı var ve sizler temkinli olmaya çalışırken onun isteklerini karşılayamıyorsunuz.”

Erel’in isteklerini hiçbirimiz karşılayamıyoruz ve karşılayamayız da, diyebilmeyi çok isterdim.

“Udar onu tek başına gözlemlerken zorlandığını ifade ediyor. Sorduğu sorular, kullandığı hafif aşağılayıcı tavırlar ve tehdit içeren bakışlar altında destek talep ediyor.”

“Udar’ın kaygısını anlıyorum.” Ilık çayına gözümün önünde biraz bal damlattı ve camdan çay kaşığıyla yavaşça karıştırmaya başladı. “Ancak Erel’le baş başa geçirdiği zamanların ona çok iyi geleceğini düşünüyorum. Güçlü bir asker olmasının yanında, eksik olduğu noktaları Erel çok iyi tamamlar.”

Sabit fikirli, emir odaklı Udar’ın ve fazlasıyla esnek, kontrol edilmeye katlanamayan Erel’in birbirine çok şey öğreteceğinden şüphem yoktu. Sadece… “Erel konusunda ne yapmayı düşünüyorsan, biraz daha hızlı yapmanı istiyorum senden.”

Erel’in düşüncelerini ya da duygularını okuyamıyorduk. Dahası bizim duygularımızı yansıtmayı başaran mükemmel bir aynalama özelliği elde etmişti. Hâl böyleyken Erel’i tehditvari bulmak, niyetlerini anlayamamak ve tedirgin hissetmek çok normaldi. Bunun için Göksel’i de Udar’ı da suçlayamıyordum.

“Birkaç gündür düşünüyorum da…” Ayana’nın yüzündeki gülüş iyice genişledi. “Yıllar öncesinde onun bir Kral olduğunu söylemiştin.” Erel’den bahsederken iri koyu gözleri benimkilere kenetlendi. “Fakat Kral, Oyuncu’nun farkına varırsa üzerindeki sıfatı taşımaya devam eder mi? Tahtada gezinen parmakları gözlemliyor ve gerçekleşen hamleler doğrultusunda plan yapıyorsa oyunu hâlâ oyuncunun oynadığını söylemek gerçekten de mümkün mü?”

Bir süreliğine sessiz kalıp duyduklarımı düşündüm. Oyunu bilinçli olan oynuyorsa ve Kral bilinç kazanmışsa… Esas oyuncu hangimiz oluyor, bunu gerçekten bilmek istedim.

Ardından yedi sekiz yıl önceki o anının zihnimde tekrar etmesine izin verdim:

“Neden buradasın?”

Bu basit görünen soruyu cevaplamak benim için kolay değildi. Bu yüzden cevap vermek için acele etmedim. Bulunduğum hastane odasında pencereden dışarıyı izlemeyi sürdürdüm ve sırtımı delip geçen gözlerin sahibine dönebilmek için cesaretimi toplamayı bekledim.

“Olmam gerektiği için,” dediğimde,

Vakit kaybetmeden, “Tekrar gidecek misin?” diye sordu.

Bedenimi ona çevirdim. Sırtındaki ileri derece yanıkları umursamadan kendisini zorlayıp doğrulan onu izledim. Kızarmış ve çökmüş göz altlarına rağmen biraz da olsa parlamaya devam eden yeşil gözleri oradaydı. 18’indeki Erel’in umudu… Umudunun son damlaları gözlerimin önünde kurudu ve onu cevapsız bıraktığım onca saniyenin sonunda kuru dudaklarından tek bir kelime döküldü. “Defol.”

Ne bir karşılık verdim ne de hareket edebildim.

“Tekrardan gideceğini söylediğin halde neden burada olduğunu anlayamıyorum. O yüzden defol git.”

“Erel ben… Yalnızca yapmam gerekeni yapıyorum.”

Gülmeye başlayacağını, dahası kahkaha atacağını düşünmemiştim. Kahkahaları zamanla boğazını yırtmaya başladığındaysa bunun bana verdiği acı tarifsizdi.

”DEFOLMAN İÇİN AÇIKÇA YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİ, SİKTİRİP GİTMENİ Mİ SÖYLEMEM GEREKİYOR?”

”Erel-”

”Bu büyük lokmayı yemek için cesaret eden ruhumu sikeyim!” Gülmeyi bırakır bırakmaz sesi ağırlaştı. “Üç yıldır cehennemin içindeyim ben Iray. Üç yıldır. Lanet olası üç yıldır cehennemdeyim. Arınmak ve Tanrı’yla yüzleşmek için kendimi gebertmeye cesaret ediyorum FAKAT SEN, BENİ BU CEHENNEMDE TUTMAK İÇİN ISRAR EDİYORSUN. Ne yapmalıyım, bana söyler misin? Tüm bunlardan kurtulmak için öncelikle seni mi öldürmeliyim? SÖYLESENE! O zaman bu gezegenden kurtulabilir miyim?!”

“Bana Gökler’de bir söz verdin.” İfadem ona o kadar uçarı geliyor olmalı ki başını olumsuz bir şekilde sallarken dudakları tekrardan geriliyordu. İkinci kahkaha krizi çok yakındı.

“Ben BÖYLE bir söz vermedim.”

“Erel sen…” kural ihlalinde bulunacak ve sonrasında bunun bedelini ödeyecek olsam dahi ona bu gerçeği söylerken tereddüt etmedim, “sen en iyilerimizdendin.”

“Mmm…” kıkırdamaya başladı, “Hmm hmmm…”

“Bu hayatında yapacakların için altına imza attığın sözleşmeye ben asla cesaret edemezdim.”

“Hmmm.” Gülüşünü bastırmak için elinden geleni yapıyordu. “Ve sen de daha basit olan orospu çocukluğu sözleşmesini imzaladın demek. Anlıyorum. Kapasiten buna yetti çünkü.”

Ona herhangi bir karşılık veremedim. Farkında olmadığı gerçekler üzerinden ne kadar konuşursam konuşayım ona ulaşamayacaktım.

Bu yüzden ayrılmayı seçtim.

Üç gün boyunca geceleri uğramaya, uyuduğu vakitler şifa çalışması yapmaya devam ettim ancak gün aydığında bir kez olsun karşısına çıkmadım.

Onu bir kere daha yalnız başına bırakacağım gün geldiğinde… işe yarayıp yaramayacağını düşünmeden, son bir kez kuralları ihlal ettim. Gözleri kapalı olan bedenin yanında dikildim ve ne söylemek istiyorsam onları söyledim.

“Yalnız değilsin Erel. Bu gezegene seni yalnız bırakmak için gelmedim ve sen de hiçbir zaman yalnız olmadın.” Odadan ayrılmak için yataktan uzaklaşmaya başladım. “Bu gezegendeki oyunda… Satranç tahtasında Kral sensin; ve ben de o Kral’ı hayatta tutmak için sınırlarını zorlayan oyunculardan biriyim. Bunu sakın unutma.”

Kapıya yaklaşırken kısık sesini duydum. “Benim… Bir Oyuncu’ya değil, Vezir’e ihtiyacım var.”

Kral, Oyuncu’yla aynı düzlemde değildi. Bir gün farkındalığa erişmiş ve onun varlığını fark etmişti fakat Oyuncu’nun varlığını zaman zaman hissetmekte zorlanıyor, desteğinden tereddüt ediyordu. Bu yüzden gözleri daima sahip olacağı bir Vezir’in üzerindeydi.

Doğduğu andan itibaren gerçek bir Vezir’e hiç sahip olmamıştı. Tahtadaki bu taş uzun süredir kayıptı. Öyle ki Kral’ın bu eksiklik yüzünden güçlerini katbekat artırması gerekti. Yine de bazı sınırlara takılmaktan kaçınamadı.

Tahtanın sonuna varmak için son bir adımı kalmış gözde piyonu, bilinçsizce Kral’ını selamlıyordu. Kral onun selamını sevinçle karşıladı ve aynı şekilde armağan etti.

Ardından gözlerini yukarıya -Oyuncu’ya- dikti.

Kral’ın üzerimdeki gözleri oldukça net haykırıyordu: ‘Bu oyun alanı benim mi, yoksa senin mi? Yöneten ben miyim, yoksa sen misin? Ben isem, piyonumu bir Vezir’e dönüştüreceğimi söylüyorum; fakat sen isen de aklını çalıştırıp bana bir Vezir vermeni emrediyorum. Çünkü beni hayatta tutmak için yaptığını düşündüğün her şeyin farkındayım.’

Ayana’ya geri döndüm. “Öyleyse…” Dudaklarımdaki şüpheli gülüşle aynı soruyu bir kere daha yönelttim. “Erel için ne yapacaksın?”

“Biliyorsun Iray,” Ayana’nın halime güler bir tavrı vardı. “Bilginin peşinde olan bir gezgin, eğer ki bilgileri yerli yerine oturtamadan hareket ederse, aceleci davranırsa kendisine zarar verir. Aklı bulanır. Hangi bilginin doğru olduğuna karar veremez ve büyük bir çıkmaza girer. Bu yüzden Erel bir çıkmaza girdiğinde onu doğru yola yönlendirecek kişi olmak istiyorum.”

Ayana’ya güveniyordum. Bu zamana kadar yaptıklarını, aramıza katıldıktan sonra göstermek zorunda kaldığı cesaretini ve bir takım lideri olarak ne kadar başarılı olduğunu gayet iyi biliyordum. Yalnız Erel’i de bir noktada tanıdığımı düşünüyordum. Bizden uzakta geçirdiği on yılın ona kattıklarını, nasıl birine dönüştüğünü bilemiyor olabilirdim ve bu konuda yanılacağım detaylar çıkabilirdi. Yine de özünü tanıdığımı, gelecekte dönüşeceği adamdan haberdar olduğumu düşünüyordum. Bu yüzden Erel’in yanında rahat olabileceği ve doğru yola yönlendirmesini isteyeceği kişinin Ayana olacağından şüpheliydim. Onun aradığı… başka biri vardı.

Sabırsızca yanında olmasını istediği başka bir kadın vardı.

Mira… Er ya da geç onunla yüzleşecekti. Erel’in kim olduğuyla— onun için kim olduğuyla yüzleşmek zorundaydı. Aksi imkansızdı. Erel hayatta olduğu takdirde Mira’nın etrafında dönmeye devam edecekti. Güzellikle ya da değil; kendisini hatırlatmak için sınırlarını zorlayacaktı. O en başından beri böyle bir insandı. Bu durumda Mira’nın Erel’e (Erel’in her türlü fikir ve düşüncelerine) karşı koyabilmesi için yeterince gelişmesini beklemek ve sonrasında iletişim kurmalarına izin vermek en doğrusu olurdu. Ancak bu doğru, büyük sınırlamalar içeriyordu ve sınırlardan nefret eden bir adamın karşısına böyle bir fikirle çıktığımızda eminim ki gözünde bir avuç negatife dönüşecektik.

Onun isteklerini reddeden, hareketlerini kısıtlayan, gözlerinin arayıp durduğu kadını yanına dahi yaklaştırmayan negatifler… Bu ihtimalin düşüncesinden de, olasılığından da nefret ettim. Onu birkaç karar içerisine ve ayrıca yer altına hapsetmek istemedim. Negatiflerin yaptığını yapmak istemedim. Onu kontrol etmek istemedim ve en az Ayana kadar ona güvenmenin iyi bir karar olacağını düşünmeye başladım.

Bu yüzden ilerleyen saatlerde Göksel’i bulup bu konuyu onunla tekrardan konuştum. Mira’nın sorularını karşılıksız bırakmakla kalmayıp bir de cevaplarını bulması için yeterli alanı sağlayamadığımızı tartıştım ve on beş dakika kadar süren fikir alışverişimizden sonra Erel’i de aramıza dahil ettim. Ona; psişik gelişiminin ne düzeyde olduğunu, kendisi için bir enerji kalkanı oluşturup oluşturamadığını ve telepatideki durumunu sorduk. Duyduklarına karşılık iş birliğine açık davrandı ve oldukça dürüst cevaplar verdi.

“Daha önce de söylediğim gibi telepatide o kadar da iyi değilim. Yalnızca bitki ve hayvanlarla açık iletişim kurabiliyorum. Mira bir istisna olsa da insanlara ulaşmak benim için mümkün değil. Diğer telepatlar bana ulaşabilir ancak onlara bir karşılık veremem. Enerji kalkanı oluşturamıyorum, telepati dışında da başka psişik bir alanda açılım yaşamadım. Çeşitli konularda teorik bilgiye sahibim fakat kendime güvendiğim asıl konu insan ve sürüngen anatomisi. Bir de oldukça iyi bir mühendis olduğumu söyleyebilirim.” Duraksadı. “Ayrıca Mühendislik Katı’nızdaki uzay araçlarına göz attığımda, çalıştığınız kişilerin bilgi birikimine şüpheyle yaklaşmaktan kendimi alamadım. Tasarımlarınızı o kadar da güçlü bulamadım. Negatiflerin orta düzeydeki bir gemisi bile donanmanızı havaya uçuracak kadar—“ Ve tekrar duraksadı. “Iıı… Evet. Söyleyeceklerim bu kadardı.”

İsteseydi bize daha eksik bir bilgi aktarımında bulunabilirdi ancak dürüst olmaya gayret etti. Çabası takdir edilesiydi. Bu nedenle ona bizzat sorduğumda, “İstediğin gibi yeryüzüne çıkabilmek ister misin?”

Gözlerinin parladığını gördüm. “Bu sizin için bir tehdit oluşturmaz mı?”

Sorusu bizi denemek içindi ve ben ona gerçek cevapları vermeye dünden razıydım. “Bu saatten sonra tek bir negatifin dahi alanına yaklaşamazsın Erel.”

Verdiğim cevaba oldukça geniş bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Evet,” derken dudaklarından birkaç kıkırtı dökülmüştü. “Binlercesi, bedenimi -ölü ya da diri olduğu fark etmeksizin- ele geçirmek için heves içindeyken bir iki kilometre menzillerinde bile bulunmak benim için tehlikeli olur.” Yüzündeki gülüş silinirken konuşmaya devam etti. “Bu yüzden yüzeye bir enerji kalkanı oluşturmadan -varlığımı gizlemeden- çıkmam imkânsız.”

Yüzeye çıkmak istediğini ancak yeterli psişik gelişimi olmadığı için bunun mümkün olmadığını itiraf ederken Göksel bir önceki cümlesinde takılı kalmayı seçmiş gibi, “Ölmen iyi olmaz,” demişti.

Erel’in yüzüne yerleşen yeni gülüş biraz rahatsız ediciydi. “Değil mi?” Gözleri kısıldı. “Sahip olduğum onca bilginin birkaç saniye içerisinde çer çöp olması ve tüm evrendeki yıldızlar kadar parçaya ayrılması berbat olur. Bu yüzden… beni hayatta tutabilmek için elinizden geleni ardınıza koymayın.”

Erel yanımıza geldikten sonra aksini yapmamız mümkün değildi. Kanımızla ve canımızla bizimle kalması için mücadele etmek zorundaydık. Bunun için karşımızdakinin kim olduğu ya da ne kadar güçlü olduğu önemli değildi. Şeytan bile beden alıp karşımıza Erel için dikilse, onu korumak için en önde dikilmeye devam edecektim; çünkü o, bu zamana kadar yapabileceğinin en iyisini yapmıştı. Aynı şekilde benim de elimden geleni yapmam ve onun bu gezegendeki varlığını sürdürmesi için etrafındaki pürüzleri ortadan kaldırmam gerekiyordu.

Bu nedenle… Erel’i serbest bırakmaya karar verdim. Evet. Erel ve Mira’yı kendi haline bırakacak, yakın müdahale olmadan gözlemde kalacaktım. Göksel’i bu konuda ikna etmek kolay olmasa da bir şekilde üstesinden gelecektim. Bana duyduğu güveni ve kararlarıma duyduğu saygıyı gayet iyi biliyordum.

Görüşme sonrası Göksel’le tekrardan yalnız kaldığımızda ona Erel’in üzerinde taşıyabileceği bir eşyaya kalkan görevi görecek ağır bir enerjiyi hapsetmesini söyledim. Aklımdan geçenleri tam olarak anlayamadı ve bu fikrin altında yatan sebepler üzerine de bir 10 dakika daha tartıştık. Yine de sonuç değişmedi. Farkında olmadığı gerçeklerin sahibiydim ve Göksel benimle ne kadar tartışırsa tartışsın bu gerçekler değişmeyecekti.

Konuşmanın sonunda kullanmaktan pek de hoşlanmadığım statümü kullanmak zorunda kaldım ve emirlerimi yerine getirmesi için kapıldığı mantık çerçevesinden çıkmasını söyledim. Ancak o zaman tartışmadan çıkıp laboratuvara yöneldi.

Sonraki günlerde de yaptığı işten memnun kalır bir ifadesi yoktu. Neyse ki birkaç fincan bitki çayı ve tatlı dilimle gönlünü almayı başardım.

Uzun çalışmalarının ardından, Erel’i duygusal olarak etkilemeyecek bir kalkanın var olabilmesi için Udar’ı seçtiğini söylemişti. Onun için gümüş bir yüzük ayarladı. Üzerinde yedi çizik olan, her çiziğin bir günü ifade ettiği ve böylece içerisindeki enerji miktarının anlaşılabileceği pratik bir çözüm sundu.

Bize neler getireceğini bilmediğimiz ancak en iyisini umduğumuz bir çözümdü bu.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 13: Aile

 

Iray

 

Sevgilim,

Mira’nın yeryüzündeki yoğunluğu bizimle geçireceği zamanı ciddi ölçekte azaltıyor. Neyse ki bu durum eğitimini engellemiyor ve tabii bize alışmasında da sorun yaratmıyor. Astral bir deneyim edinmesi ve uykusunda dahi zihnen aktif olması onun için yeni bir deneyim olsa da ciddi bir sorun yaşamıyor. Düşündüğüm gibi güçlü, inatçı ve cesur. Henüz bunların farkında olmasa da… Birçok şeyin farkında olmasa da planlar olması gerektiği gibi ilerliyor.

Erel konusundaysa Göksel oldukça tedirgin. En başından temkinli davranması Erel’i de temkinli olmaya zorluyor. Birbirlerine karşı tetikteler. Gözleri her kesiştiğinde ikisinden birinin öne atlayıp birbirini yumruklayacağından korkuyorum ancak kendilerini tutma konusunda beklediğimden daha başarılılar. Bir üstünlük çabasında olduklarından değil; yalnızca birbirlerinin sınırlarını tartıp duruyorlar. Ayrıca Göksel Erel’in hizaya gelmeyen biri olduğu endişesini taşıyor ki yanılıyor da sayılmaz. Onun ne yapacağı, kendince nasıl kararlar alacağı ve bizim onun adına aldığımız kararlara sadık kalıp kalmayacağı büyük bir bilinmez.

Sevgilim… Bu yaşamındaki Erel, çok ama çok büyük sürprizlerle dolu.

Oyuncu tavırlarını tamamen rafa kaldırmış ve yalnızca meydanda çarpışmayı bekleyen askerin tekine dönüşmüş. İlginç olansa hiçbirimizle omuz omuza değil. Aklında tek bir kişi var. Tahmin edebileceğin gibi, bu yaşamında da gözü ondan başkasını görmüyor. Belki de görmek istemiyor.

Göksel bu kadar tedirginken, Ayana kara kara Erel için ne yapacağını düşünürken ve Udar da her an ‘indir’ emrini almaya hazırken ateş kızılı bir yakuta bürünmüş Erel koridorlarımızda geziniyor. Elindeki deftere -Öyke’den aldığını düşündüğüm- çilek başlı bir kalemle notlar alıyor. Hakkımızdaki görüşlerini, gözlemlerini ve belki de fark etmekten kaçınamadığı bilgileri… Ancak erişmek istediği kişiye rastlaması onun için mümkün değil. En azından şu anda bu söz konusu değil.

Tekrardan karşı karşıya geldiklerinde Erel sabırlı mı davranacak yoksa niyetini açıkça ortaya mı koyacak bilmiyorum. Bildiğim tek şey Göklerde birbirimize verdiğimiz sözler. Bu yüzden Mira’nın yaptığı hataları tekrarlamayacağına inanmak istiyorum. Ne de olsa o, çekeceği her türlü acıyı kucaklayıp katbekat fazlasını ödemeye hazır olduğuna yemin eden bir ruh… Ne yapması gerektiğini er ya da geç anlar diye düşünüyorum. Fakat olur da anlamamak için inat ederse ve oyunu kurallarına -yeminlerimize- göre oynamak istemezse bunları hatırlatmak gibi bir riski almaya hazır olmak zorundayım. Mira da Erel de, uğruna beden aldığımız bu yoldan çıkmaya kalkarsa onları o yola tekrar sokacağım. Başına buyruk davranırlarsa ben de onlar gibi keçinin tekine dönüşeceğim. Birlikte geçirdiğimiz onca hayatı, hangi koşullarda birbirimizin gelişimini desteklediğimizi ve geldiğimiz bu noktayı oldukça net hatırladığım için… Gerçekliğim Gökler tarafından şekillendirildiği için onlara oldukları kişiyi hatırlatmak boynumun borcu. Bu yolda çirkinleşmemi isterlerse de isteklerini büyük bir keyifle yerine getiririm. Buna şüphen olmasın.

Onlar için yapmam gereken ne ise yapacağım.

Ailem olduğu için. Ailemiz oldukları için.

…

Ailemiz demişken…

Seni özlememek elimde değil. Zaman zaman -tüm gerçekliğin farkında da olsam- Dünya’ya sensiz inerek büyük bir risk aldığımı düşünmekten kendimi alamıyorum. Senden ayrı kalmayı kabul ederken deli cesareti göstermiş olmalıyım Sevgilim.

Benim tatlı ölüm kokan çiçeğim.

Keşke tam da şu anda yanımda olsan; saçlarımı arkaya tararken hafifçe şakaklarıma masaj yapsan, dudaklarını yanağıma bastırsan ve kulağıma her şeyin iyiye gideceğini fısıldasan… Nezaket dolu dokunuşlarına hiç olmadığı kadar ihtiyacım var.

Bu yüzden içine atladığım bu satranç turnuvasında galip gelir gelmez kucakla beni.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 12: İş Birliğinin Tek Koşulu

 

Mira

 

İyi değildim.

İşler biraz olsun istediğim gibi ilerlemiyordu ve yeryüzündeki sıkışık düzenime yer altındakiler de eklendiğinde ezilmekten kaçınamıyordum. Gelecek pazartesi başlayacak final haftam ve hemen ardından teslim etmem gereken projem yüzünden diken üstündeydim. Iray’la aramıza giren limoni havanın çözülmemesi de tadımın iyice kaçmasına neden oluyordu.

Ruhani tarafımı beslemeye çalışırken maddi düzlemdeki görevlerime de devam etmek zordu. Dengede olmak… çok zordu. Bu durumu hafifletmek ve Göksel’le konuşmak için cumartesi günü kısa bir süreliğine yer altına indiğimde ise Iray’la karşılaşmak planlarım dahilinde değildi. Dördüncü katta, 89. Bölük’ün dinlenme odasına girdiğimde Göksel’i U şeklindeki geniş masanın sol tarafında, kristal fincanındaki bitki çayını içerken yakalamış; Iray’ı da onun hemen yanında, kalın kapaklı bir defteri doldururken görmüştüm.

“Hoş geldin Mira,” Göksel’in selamını alarak yanına yöneldiğimde, “Sen de çay alır mıydın?” diye sordu.

“Bunun için yeterli vaktim olduğundan şüpheliyim.”

“Kısa bir mola vermek için her zaman vakit vardır.” Yanındaki boş sandalyeyi işaret ederken ayaklandı. “İstediğin gibi yerleş, hemen geliyorum.”

Doğal bir şekilde işaret ettiği yere yerleştim.

Iray da eş zamanlı bir şekilde başını kaldırıp o güzel mavi gözlerini üzerime çıkardı. “Selam.”

Basitçe bulunduğu söyleme aynı şekilde karşılık verdim. “Selam.”

“Nasılsın?”

“Yoğun ve yorgun.” İfademe katılırcasına başını sallamış, defterinin kapağını kapatıp dolma kalemini de aynı şekilde yanına yerleştirmişti. Defterin sert kapağında geniş bir kemer yer alıyordu ve Iray o kemeri iliştirirken acele etmedi. Ondan sözlü bir karşılık daha beklerken sessizliğini korumaya devam etmiş, bu da beni konuşmaya mecbur bırakmıştı.

“Senin de oldukça yoğun olduğunu duydum,” dediğimde gözleri arkamda kalan Göksel’e gitti. “Ve biraz da kırgın.”

Duyduklarından sonra dudaklarına buruk bir gülümseme yerleşti. “Bunu bu şekilde öğrenmene üzüldüm.” Kullandığı kelimeler beni bir şekilde huzursuz etti ve biraz da tadımı kaçırdı.

“Özür dilerim Iray,” dediğimde ifadesi değişti. Açıkça benden bir özür duymayı beklemiyordu. “O gün fazla duygusal davrandım. Normalde gerçekleştirmeyeceğim bir davranış gerçekleştirdim.”

Tekrar düşündüğümde yaptıklarımı yanlış bulmuyordum. Evet, gerçek anlamda hatalı olduğumu düşünmüyordum ancak Iray’la bozulmaya başlamış aramızı nasıl düzelteceğimi de bilmiyordum.

“Sorun değil Mira,” diyerek beni şaşırttı. “Hata yapmadın.”

Bunu içimden geçirdiklerimi duyduğu için mi yoksa gerçekten de hatalı olmadığımı düşündüğünden mi yaptı, bilmiyordum.

“Hatalı değildin,” kendisini tekrar etti. “Gerçekten. Davranışlarında bir sorun yoktu. Yalnızca hassas bir anıma denk gelmişti ve sorularını cevaplamanın gelecek için ne kadar doğru olduğundan emin olamıyordum. Seni incittiğim için özür dilerim. Bana kızmakta sonuna kadar haklıydın.”

Sözlerinde ne kadar samimi olduğunu görebiliyordum. Her bir kelimesinin içtenliğinden de emindim ancak bu şekilde özür dilemesi kalbim için iyi değildi. Kendimi suçlu hissetmeme neden oluyordu.

Göksel elindeki iki kristal fincandan birini benim ve birini de Iray’ın önüne bırakarak ortamızdaki yerine yerleşti. Ardından ikimize de kısa bir bakış atmıştı. “Aradığın bilgileri bulabilmek için Iray’ın söylediği aksine, istediğin gibi araştırma yapmakta özgürsün Mira,” dedi.

“Ona araştırma yapamayacağını söylemedim.” Iray, Göksel’e karşı çıktıktan hemen sonra bitki çayından bir yudum aldı.

“Doğru, böyle bir şey söylemedin.” Onu onaylıyordum ancak… “Yalnızca sessiz kaldın ve cevapları bizzat bulmamı istedin.”

“Iray yalnızca istediğin bilgileri verdiği takdirde doğabilecek kötü sonuçlardan dolayı tedirgin hissediyor.”

Göksel’in nasıl bir kötü sonuçtan bahsettiğini anlayamadım.

Soru sormaktan ve doğru yanıtları bulmaya çalışmaktan ne gibi bir zarar gelebilirdi?

“Empatide geliştiğinde ve hissiyatın güçlendiğinde ne demek istediğimi anlarsın.” Iray’ın düşüncelerime karşı verdiği yanıt kaşlarımı çatmama neden oldu.

“Bu konu hakkında söylemek istediğim bir iki şey var.” Iray’daki gözlerimi Göksel’in ela gözlerine çıkardım. “Yeryüzünde dehşet yoğun bir programım var ve bu programa yer altındaki yoğunluğu da eklemem mümkün değil.”

“Anlıyorum. Hafta sonları gelemeyeceğini söylüyorsun.”

Onu düzeltme ihtiyacı duydum. “Yalnızca hafta sonu değil. 26 ya da 27’sine kadar yer altına inemeyeceğimi söylüyorum. Final sınavlarım var ve projemi de yetiştirmem gerekiyor.”

Her ikisi de soruma bir karşılık vermediğinde ve dümdüz suratlarıyla beni izlemeye devam ettiklerinde gerilmekten, yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi düşünmekten kendimi alamadım.

“Bu neredeyse üç hafta yapıyor.” Iray, başımla onu onayladıktan sonra konuşmasına devam etti. “Rüyalarında buluşmaktan başka çaremiz yok o halde.” Oldukça rahat bir şekilde söyledikleri beni endişelendirmeye başladı.

“Kulağa sizi reddediyormuşum gibi geldiğinin farkındayım ama doğru düzgün uyuyabileceğimi sanmıyorum.”

“Projen yüzünden mi?” Göksel’in sorusunu da başımla onayladım. “Öyke’den sana yardım etmesini isteyelim. Destekçin olursa işlerin çabuk biter ve sen de en azından beş altı saat uyuyabilirsin.”

Sınav haftalarımda ve her jüri önüne çıktığımda kaç saat uykuyla ayakta kaldığımı bilseler eminim şok geçirirlerdi.

“Öyke’nin tek başına yeterli olacağından şüpheliyim.” Kendi kendime söylendiğim sırada,

Iray karşılık verdi. “İşlerin yetişmeyecek gibi olursa Zeren’i de çağırabilirsin.”

Bana yardımcı olmak için ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarından başka bir şey söyleyemedim. “Peki şu rüya aleminde işler nasıl yürüyecek?”

“O kısmı dert etme. Uykuya daldığında Udar gelip seni bulur.” Göksel sorumu oldukça savsak bir şekilde cevaplamış, ardından kendi belirlediği konuya dönmek istemişti. “Fakat bundan önce empatik gelişiminde kimin rol alacağını belirlememiz gerekiyor.”

“İzleyeceğim yoldan önce eğitmenime karar vermek ne kadar doğru olur?”

“İzleyeceğin yola birlikte karar verebilirsiniz. Nasılsa bire bir çalışacaksınız.”

Demek empati alanında özel ders alabileceğim birine ihtiyacım vardı. Anlıyorum…

“Empati ya da diğer tabanlar, aynı ismi taşısa bile kendi içinde farklı açılımlar sergiler.” Iray bu konu hakkında beni biraz daha bilgilendirmek istediğinde tüm odağımı ona verdim. “Örnek vermem gerekirse her empat aynı başlangıç düzeyinde olmaz ve gelişim süreci de birbirinden farklı ilerler. Bu nedenle öğrencilerin kendilerine benzer kişiler tarafından eğitilmesi daha hızlı sonuç alınmasını sağlar.”

Düşünceli bir şekilde gözümün önünden tanıdığım tek tük empatı geçiriyor ve benimle benzer noktalarını bulmaya çalışıyordum ki Iray’la Göksel’i de benimle aynı halde buldum.

Benimle benzer bir empat… Benim gibi beceriksiz bir başlangıç yapmış kaç tane empat vardı? Daha doğrusu hiç var mıydı?

Üçümüz de oturmuş kara kara düşünürken aramıza yeni bir beden katıldı.

Kapıdan içeriye giren adım sesleri toplantı masasına yöneldi ve örgülü turuncu saçlarını omzundan arkaya atarken konuşmaya başladı. “Erel, Mira’yla görüşmek istediğini-” Öyke’yle gözlerimiz buluştu, “söyledi.”

Öyke’nin ardından içeriye biri daha girdi ve aynı şekilde oturduğumuz masaya yanaştı. İçerideki -ben hariç- herkesin giydiği gri üniformadan giyiyor, yalnız yaka fermuarını sonuna kadar açık kullanıyordu. Bunu başta köprücük kemiklerini göstererek şov uğruna yaptığını düşünsem de boynunda şeffaf bir şeyin hareket ettiğini görünce yutkunmaktan kendimi alamadım. Şeffaf şey yavaşça soluk bir gri rengini aldı ve yılanı andıran beden belirginleşirken sonunda görünür oldu. Gerçek bir yılan… Soluk gri renginde, biraz da şeffaf görünen bir yılan boynunu üç tur dolamış, sağ omzundan kuyruğunu sallandırırken sol omzuna da başını yerleştirmişti. Beni izliyordu.

Yılanı… Onun yılanı gerçekten de beni izliyordu.

Tedirginlik içerisinde Göksel’in kolunu yakaladığımda saklanmak istemiş, buna rağmen gözlerimi üzerinden çekememiştim. Onun fiziksel olarak karşımda dikilmesi, o evdeki enerjiyle benzeşmiş bu ruhla yüz yüze gelmem iyi değildi. Hiç iyi değildi.

Kapıldığım ani paniğe ve şiddetle çarpan kalbime anlam veremiyor, içinde bulunduğum ortamdan kaçıp kurtulmak istiyordum. Korktuğum için değil. Kesinlikle korktuğum için düşünmüyordum bunları. Sadece ağır geliyordu. Yaydığı, sahip olduğu enerji baştan sona ağır geliyordu ve henüz Iray dışında kimsenin duygularına maruz kalmadığımdan bu ağır duygularla baş edemiyordum.

“Üzgünüm,” Öyke’nin sesini duysam bile bir tepki veremedim. “Mira’nın burada olduğunu bilmiyordum. Daha dikkatli davranmalıydım.”

“Sorun değil Öyke.” Iray’ın verdiği karşılık sonrasında her ikisi de hareketlenmiş, oturduğumuz masada hemen karşımıza yönelmişlerdi.

Endişe içerisinde Göksel’in kolunu çekiştirmeye devam ederken onu fazla zorlamış olmalıyım ki oturduğu yerden kalkmasına neden oldum. Benimle yer değiştirdi fakat bunu yaptığında bile bedenini benden uzaklaştırmadı. Iray da Göksel de sandalyelerini benimkine yaklaştırarak biraz olsun arkalarına saklanmama izin verdi.

Öyke’yi ve yanındaki diğer bedeni temkinli bir şekilde izlerken bir yandan da Iray’ın yaydığı huzura yaslanıyordum. Zaman içerisinde sakinleşmeyi başardığımda ise diğer ikisinin benim aksime ne kadar da rahat oturduğunu fark etmiştim.

Tuttuğum kollardan Göksel’inkini bıraktım ve Iray’a biraz daha yanaştım. Öyle ki bu sırnaşıklığımın sonucunda Iray bedenini masaya yaklaştırmak zorunda kalmış, ben de tam istediğim gibi omzunun arkasına saklanabilmiştim.

“Ne kadar da komik bir sahne.” Bu onun sözleriydi. Alaylı bir ifadeyle ve keskin gözleriyle söylediği birkaç kelime sertçe yutkunmama neden oldu. “Abisinin arkasına saklanan küçük bir kız çocuğu gibisin.”

Attığı lafı duymazdan gelebilirdim. Bunu başarabilecek güce sahiptim ancak oturduğu yerde kollarını çaprazlarken o kadar küstah gözüküyordu ki sinirlerimi tepeme çıkarmıştı. “Benimle görüşmek için izin almaya gelmiş biri, fazla kaba davranmıyor mu?”

Masadaki hemen herkes arkasına yaslanarak rahat bir şekilde otururken Iray benim yüzümden tek dirseğiyle masaya yaslanıyordu. Oturduğu yerden girebildiği kadar arkasına girmiş, kendine yakın kolu kavramış ve sığındığı adamın omzu üstünden korkakça laf atan da ben oluyordum.  Bu senaryoyu dışarıdan izleyen biri olsam tüm bu saçmalığa gülebilirdim; ancak içerisinde bulunduğumdan -ve başrolü canlandırdığımdan- aynı davranışı sürdürmeye devam edecektim.

“Görüşmek istemenin nedeni neydi?” Göksel üzerimdeki yükü almak istercesine sorduğunda,

Erel gülümseyerek karşılık verdi. “Kontrol etmek istediğim bir şey vardı.”

“Ne gibi?”

“Tahmin edebileceğiniz üzere, negatiflerle çalıştığımdan psişik olarak gelişemedim. Bitkilerle ya da hayvanlarla iletişim kurmakta zorlanmıyorum ancak sıra insanlara geldiğinde sesimi karşı tarafa iletemiyorum.”

Iray’ın söylediği üzere onun bir telepat olduğunu hatırladığımda olduğum yere biraz daha sığındım.

“Bu yüzden…” Konuşmasına geri döndüğünde gözlerinden kaçındım ve düşüncelerimi -diğerleri gibi- okumaması için dua etmeye başladım.  “Şu beceriksiz öğrencinizin biraz işime yarayacağını düşündüm.”

Bu kadar açık bir şekilde beceriksizliğimi yüzüme vurmaktan çekinmediğine inanamıyordum. “Beceriksiz değilim,” diye karşı çıkmaktan kendimi alamadım. “Sadece yeraltı öğretilerini biraz yavaş öğreniyorum.”

Yüzümü Iray’ın omzuna saklayarak konuşurken kimse bana dikkat etmiyor, Öyke’nin masadan ayrılan adımları dışında Göksel’in çayından aldığı yudumları duyuyordum.

«Kaldır başını.»

Tırnaklarımı panik içerisinde tutunduğum kola geçirdiğimde, başını çeviren Iray ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “İyi misin?”

«Şu embesilin arkasında biraz daha saklanmaya devam edersen sinirlenmeye başlayacağım.»

Başımı zorlukla kaldırdığımda gözlerimi karşımdaki bedene yöneltmiş, yeşil gözleriyle buluştuğumda soluklarım tekrar hızlanmaya başlamıştı.

“Mira?”

«Söylediklerimi gerçekten de duyabiliyor musun?»

“Mira iyi misin?”

«Duyabiliyorsun.»

Zihnime dolan sesin sahibi beni olduğum yere kilitlemişti. Ne Iray’a bir cevap verebiliyor ne de zihnimdekileri dışarıya yansıtabiliyordum. Köşeye sıkışmıştım.

“Tahmin ettiğim gibi,” demişti Erel. “Sana ulaşabiliyorum.”

Eş zamanlı bir şekilde; masaya oturmakta olan Öyke’nin fincanı hafifçe sallanmış, Göksel’in gözleri Erel ve benim aramda gitmeye başlamış, Iray ise duyduklarından hoşnut olmayarak nefesini vermişti.

“Bu hiç iyi olmadı.”

“Neden öyle diyorsun Iray?” Erel laubali bir şekilde Iray’a karşılık verirken oturuşunu düzeltti, biraz da dirseklerini masaya yaslayarak bize yanaştı. “Telepatide gelişmek için elime bir fırsat geçti görüyorsun ki? Neden bunu benimle kutlamıyorsun?”

İfadesinin altında yatan anlamları bilmiyordum. Bunun benimle bağlantısını bilmiyordum ancak onlar biliyordu. Her zamanki gibi. Benim hakkımda çok mu çok şey biliyorlardı.

“Bu kutlanacak bir şey değil,” dedi Göksel. “Kendi tabanında dahi gelişememiş biri, bir başkasının gelişimine hiç yardım edemez.”

“Lütfen böyle söyleme Üsteğmen,” Erel’in sesindeki alay yoğunlaşırken buna mimiklerini de dahil etmiş, duyduklarına zerre katılmayan bir ifadeye bürünmüştü. “Buraya gelmeden önce birçok şey deneyimledim ve birçok kişinin erişemeyeceği bilgileri elde ettim. Tüketemeyeceğiniz kadar fazla bilgiye eriştim… fakat söyledim ya… Özümün dışına çıkmak -negatiflerle çalışmak- psişik gelişimime ket vurdu. Bu yüzden size yaklaşmak, sizinle çalışmak için özüme yaklaşmam gerekiyor.”

“Psişik gelişimini tamamlamadan bizimle paralel bir görüşe sahip olamayacağını mı söylüyorsun?” Öyke’nin araya girerek sorduğu soru,

Erel’in dikkatini çektiğinde gözlerini Göksel’den alarak yanındaki kadına çevirmişti. “Sizinle zaten paralel bir görüşe sahip değilim.” Gülüşünü genişletirken yaydığı enerji mücadeleci ve tehditkâr bir hâle dönüşüyordu. “Ama bu söylediklerimle negatiflerin üssüne geri döneceğime dair bir endişeniz varsa,” ardından hepimizin üzerinde göz gezdirdi, “olmasın. Öyle bir yere geri dönmek benim için mümkün değil artık.” Gülmeyi bırakarak düz bir suratla gözlerini Göksel’e geri dikti. “Ayaklarına kapansam bile hayatta kalmama izin vermezler. Daha da dürüst olmam gerekirse, dirimi yakaladıkları an öldürürler.”

“Büyük bir israf olur.” Iray’ın söylemi,

Erel’in yüzüne yeni bir gülüş yerleştirdi. “Değil mi?” Öncekiler kadar geniş değildi ancak kesinlikle ölümcüldü. “Bence de büyük bir israf olur Iray. Bu yüzden… Ben sizin için ne kadar çabalıyorsam, siz de benim için çabalayın.”

“İhtiyacımız olan bilgileri vereceksin,” Göksel’in sesi ne kadar kısık olursa olsun, baskınlığı nedeniyle hepimizin dikkatini çekmişti. “Karşılığında ise psişik gelişimini tamamlayacaksın.”

Erel’in gülüşü bir kere daha değişti ve Göksel’e karşılık vermeden önce enerjisi yumuşadı. “Ne kadar da doğru anlamışsın Üsteğmen!”

Göksel’in rütbesini bu kadar alaylı bir tınıyla söyleyebildiğine inanamıyordum.

“Anlayabiliyorum ancak, bu yolda sana her zaman tatlı davranamayacağımızı tahmin edebiliyorsun değil mi?”

“Elbette,” Erel, Göksel’in söylediklerini biraz olsun umursamıyordu sanki. “Acı çekmenin benim için bir problem olmadığını çoktan biliyor olmalısınız. Gelişebildiğim müddetçe karşılaştığım zorluklar umurumda değil.”

Kişisel bir istek.

Oldukça bencil bir istek.

“Eğitim tarzımızı gördükten sonra tavır takınmayacağına ve biz ne söylersek onu yapacağına dair, güvence verebilir misin o halde?” Bu seferki soru Öyke’ye aitti.

“Beni oyalamadığınız sürece bir sorun olmaz.” dedi Erel. “Ancak oyalarsanız… Karşılaşacaklarınızdan hoşlanır mısınız, bilmiyorum.”

İlginçti ancak Öyke de Erel’e -onun sahip olduğu kadar- geniş bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Öyleyse sorun olmayacak,” demişti. “İş birliğini dört gözle bekliyoruz Erel.”

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Eğitmenlerden Alıntılar 04

 

Yer Altı Bölgelerine kabul almış -öğrenme sürecindekiler dahil- herkes birer askerdir.

Öğrenme sürecindeki herkes çeşitli eğitimlerden sonra yer altında kalmaya devam edebilmek için bir sınava tabi tutulur ve sınavı geçen askerler ‘Teğmen’ olarak takımlara dağıtılır. Takımlara yerleştirilen teğmenler öğrencilerden bu şekilde ayrışır.

(Hiyerarşide teğmenler, rütbe sahibi sayılmaz. Yalnızca Yer Altı Bölgesi’nde kalmayı garantilemiş, bir bölüğe yerleştirilmiş ve öğrenme süreci yoğun bir şekilde devam eden askerleri ifade etmektedir.)

Asker: Organizasyonun Parçası Olan Herkes (Öğrenciler Dahil)

Teğmen: Askerlik sınavını başarıyla geçenler.

Rütbe Almaya Karar Verdikten Sonra Göreve Çıkanlar:

*Üsteğmen: (1-10 arası başarıya sahip olanlar) Takım komutanlığı yapar.

> Altındaki asker sayısı: 10-13 (1 takım)

*Yüzbaşı: (10-50 arası başarıya sahip olanlar) Bölük komutanlığı yapar.

> Altındaki asker sayısı: 30-39 (3 takım=1 bölük)

*Binbaşı: (50-100 arası başarıya sahip olanlar) Tabur komutanlığı yapar.

> Altındaki asker sayısı: 390-507 (13 bölük=1 tabur)

*Yarbay: (100-150 arası başarıya sahip olanlar) Kara Kuvvetlerinde komutan yardımcılığı, Deniz Kuvvetlerinde gemi komutanlığı, Hava Kuvvetlerinde filo komutanlığı yapar.

> Altındaki asker sayısı: 3.900-5.070 (10 tabur)

*Albay: (150-200 arası başarıya sahip olanlar) – yüksek rütbe

> Altındaki asker sayısı: 39.000-50.700 (100 tabur)

*General: (200-250 arası başarıya sahip olanlar) – yüksek rütbe

> Altındaki asker sayısı: 390.000-507.000 (1000 tabur)

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 11: Viera ve Erel

 

Iray

 

Sevgilim,

Oldukça kırgınım.

Mira ve Erel ile bu hayatımda tekrardan bir araya gelmeyi ne kadar çok istersem isteyeyim sonuçlar istediğim gibi ilerlemiyor. Benim aksime ikisi de hiçbir şey hatırlamıyor. Bildiklerimle olduğum yerde acı çekiyorum. Göksel’in benim için doldurduğu bir bardak kuşburnu bile gözyaşlarımın akmasına neden oluyor. Geçmişte birlikte topladığımız kuşburnu meyvelerini ve ellerimizle yaptığımız o soğuk şerbetleri hatırladıkça kendimi durduramıyorum.

“Şu anda ne kadar kötü gözüktüğünün farkında mısın?” Göksel’in yanımda durup da destek olmasının yanı sıra azarlamalarını da işitmeye devam ediyorum. “Seni gören birinin liderinden utanç duyacağını düşünmüyor musun?”

“Askerlerim-” Tıkalı burnum nedeniyle sesim doğru düzgün çıkmazken konuşmak çok zor. “Benim askerlerim öyle insanlar değil. Hepsi elma şekeri kadar tatlı ve beni çok seviyorlar.” Biraz daha yüzsüzlük yapmak istedim. “Bu şekilde ağladığımı görseler eminim hepsi başıma üşüşür ve neden bu halde olduğumu anlamak için elinden geleni yapardı. Bana koca bir kâse Türk lokumu getirir, ince işlemeli mendilleri ile gözyaşlarımı siler ve sıcacık battaniyelerini omuzlarıma örterek sıkıca sarılırlardı.”

Göksel bizimle birlikte dinlenme odasında bulunan birkaç kişiye göz attı ve kendi işiyle ilgilenenlere karşı şunları söyledi. “Öyle mi? O halde neredeymiş seninle ilgilenecek o askerlerin?”

“Hepsi…” Burnumu çekip gözyaşlarımı sildim. “Hepsi kendi işiyle ilgileniyor,” derin bir nefes alıp vermiştim, “çünkü ana işleyişe katkıda bulunmak benim duygusal çöküşümden daha önemli. Onlar da bunu bilerek hareket ediyor.”

İçten içe söylediklerimin yapılmayacağını zaten biliyordum. Amacım birilerinin ilgisini çekmek ya da askerlerimin gözümün içine bakarak beni şımartmasını istemek de değildi. Sadece Göksel’e takılmak eğlenceliydi ve yeterince üzerine gidersem istediğim hemen her şeyi yapabilecek bir adam olduğunu bilmek kendimi toparlamamı sağlıyordu.

“Fazla duygusal bir adamsın,” dedikten hemen sonra oturduğu yerden ayaklandı ve odadaki kanepelerden birine yönelerek üzerindeki battaniyeyi aldı. Geri gelip omuzlarımın üzerine attığında gözlerim tekrardan dolmaya başladı.

“Göksel, ” Beni şımartan bir ruh… Beni şımartmaktan çekinmeyen bir ruh yanımda bulunuyordu ve ben de burada Erel ve Mira’nın beni ne kadar üzdüğünden yakınıyordum. “Seni seviyorum.”

Duyduklarından dolayı yüzünü buruştururken tekrar yanıma oturmuş fakat bu sefer teselli etmekten uzak bir şekilde onu bekleyen evrak işlerine dönmüştü. “Tüyler ürpertici şeyler söylemeyi kes Iray.”

Bu sefer gerçekten sakinleşmeyi deneyerek önümdeki bardaktan yudumlamış, birkaç nefes egzersizinden sonra göz yaşlarımı durdurmayı başarmıştım. Oturduğum sandalyede üst bedenimi battaniye ile sararak arkama yaslandım.

“Bu arada,” yavaş yavaş kendime geliyordum, “görüşme nasıl geçti?”

“Fena değildi.” Beni cevaplayan, aramıza yeni katılan Ayana’ydı. U şeklindeki toplantı masamızda tam karşıma oturdu ve benden farklı olarak fincanına doldurulmuş sıcak melisa çayını içmeye başladı. “Göksel ilgili evrağı doldurduktan sonra ondan bir kopya alacak ve Erel’e götüreceğim, ardından da birkaç tahlil yapabilmek için imzasını alacağım.”

Normalde öğrencilerin evraklarını idari birimdeki kilitli dolapların içerisinde tutar ve herhangi bir kopya paylaşımında bulunmazdık. Göksel ise Erel’in söylediği ya da söyleyebileceği yalanların önüne geçebilmek için böyle bir fikri öne sürmüştü. Bize sunduğu verilerin gerçek dışı olması, odasının bir köşesinde duracak bu evraklar sayesinde her geçen gün önüne çıkacak ve mümkünse biraz vicdan azabı çekmesini sağlayacaktı. Aşırı işe yarar olmasa da Erel’in bizimle yüzleşmesi için teşvik sağlamaya çalışıyordu.

“Düşündüğünüz aksine onun yalan söyleyeceğini düşünmüyorum,” dediğimde Ayana ve Göksel gözlerini üzerime çevirdi. “Yani bu işlem… Pek de işe yaramayabilir.”

Göksel işine geri dönmeden önce bir soru yöneltti. “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

“Çünkü onu tanıyorum.”

“Tanıdığını düşündüğün genç adam, yıllar öncesinde kalmış olabilir Iray.”

Söylediği yanlış sayılmazdı. On beş yaşındayken hastane odasının tekinde sekiz ay kadar refakatçisi olarak yanında bulunmuş, on sekizinde başka bir hastane odasında üç gece ona eşlik etmiştim. Yirmisinde ise uzandığı sedyede söylediği sözler beni oradan gitmek zorunda bırakmıştı. Son beş yıldır yüzünü görmeyi geçtim, yeryüzündeki varlığını kanıtlayacak herhangi bir ize dahi rastlayamamıştım.

“Yine de…” Cümlemi tamamlayamadığımda,

Ayana benim için işleri kolaylaştırmaya çalıştı. “Öyle mi hissediyorsun?”

“Bir şekilde.”

Cevabım Göksel için yeterli değildi, “Hislerine güvenmeni anlayabiliyorum,” demişti. “Fakat o adamın yeşil gözlerine ne zaman baksam şeytanın teki olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Kötü bir itham, böyle bir şeyi aklımdan geçirmem bile berbat, biliyorum. Buna rağmen… Benim de hissiyatım bu yönde.”

Ne demek istediğini anlayabiliyordum. Erel’in eğer ki isterse başımıza bela olabileceği gerçeğini, karşısına geçtiğim ilk andan itibaren hissedebiliyordum. Buna rağmen ona duyduğumuz ihtiyaç risk almaya devam etmem için beni zorluyordu.

“Eksik,” fısıldamayı bırakarak daha güçlü bir karşılık vermeye çalıştım. “Yalan söylemiyordur ama eminim eksik bilgi veriyordur. Açık bir kitap gibi hakkında istediğimiz her şeyi öğrenmemize izin vermeyecektir.”

Söylemim üzerine Göksel ile sessiz bir bakışmaya girdiğimizde Ayana’nın sesi aramıza girerek toparlanmamıza yardımcı oldu. “Ne olursa olsun,” demişti. “Zaman içerisinde kaliteli bir müttefikimiz olacağını düşünüyorum.”

“89. Bölük’e katılmak istemeyen, Sırlar Okulundan alabileceği öğretilere şüpheyle yaklaşan ve Viera’ya dahi zorluk çıkaran birinin kaliteli bir müttefikimiz olması için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor acaba?” Göksel dolma kalemini kağıtların üzerinde gezdirmeye devam ederken söylenmiş, biraz bana ve biraz da Ayana’ya daha gerçekçi olmamız için uyarıda bulunmuştu.

“Viera’yla konuşurken ben de oradaydım Göksel.” Ayana’nın yaptığı küçük bir hatırlatma, Göksel’in ela gözlerini karşısında oturan kadına çıkarmasına neden oldu. “Biliyorum, asla önyargılı yaklaşmaz ve durumu analiz etmek için kendine zaman tanırsın ama nedense Erel hakkında farklı enerjiler sezinlediğimizi düşünüyorum. Onda seni korkutan bir şeyler mi var yoksa… Göremediğim başka şeyler mi gördün, bilmiyorum; fakat sonunda evine dönen genç bir adama bu kadar temkinli yaklaşmamız gerektiğinden emin olamıyorum.”

Ayana da benimle aynı şeyi düşünüyordu.

“Viera ile neler konuştuğunu bana daha açık bir şekilde anlatır mısınız?”

Göksel sessizliğini korumak istercesine son bir kez işine döndüğünde Ayana yüzündeki hafif gülümsemesi ile beni cevaplamaya koyulmuştu. “Viera’nın odasına ilk girdiğimizde Erel onunla yalnız görüşmek istediğini söyledi. Viera bunun mümkün olmadığını ve yer altında sıkça zaman geçireceği Göksel ile yeryüzünde destek sağlayacak benim burada bulunmam gerektiğini söyledi. Erel başta burun kıvırdı ve sonra da bizi görmezden gelerek Viera’nın karşısına dikildi. Oturmayı tercih etmedi, olduğu yerde biraz bile rahatlamadı ve ben iki metre arkasında Göksel ile beklerken Erel Viera ile tek başına yüzleşti.”

En başından asabi gözüken genç bir adamdan beklendiği gibi, duyduklarıma pek de şaşırmadım.

“Bir vizyon gördüğünü söyledi,” diye devam etti. “Bir vizyonun onu buraya getirdiğini, ardından da tüm bu riski aldığı için onu pişman etmememiz gerektiğini dillendirdi. Ona karşı tetikte olmamızı mı istiyordu, bilmiyorum. Amacı bu olsun ya da olmasın, Göksel’in temkinli davranışlarını üzerine çekmeyi başardı.”

Ayana’nın Göksel’e attığı küçük laf, kısa bir an da olsa gözlerimi ona çevirmeme neden olmuştu. Ardından Göksel de Ayana’ya ters bir bakış atmış, Ayana’dan aldığı bir gülüş sonrası kendisine bir fincan çay doldurmaya gitmişti.

“Viera, Erel’in aksine pek de temkinli değildi. Yüzünde tatlı sayılabilecek bir gülüşü vardı ve Erel basit tehditler savururken Viera fincanındaki papatya çayını yudumluyordu. Hatta ona da doldurmak için küçük bir teklifte bulundu.”

“Reddetmiştir.” Araya girmekten kendimi alamadığımda Ayana’nın gülüşü daha da genişledi.

“Evet. Agresif ifadesiyle kim bilir ne kadar tatlıydı.”

Göksel’in ‘Şeytan’ın ifadelerine sahip,’ dediği kişiye Ayana’nın ‘Çok tatlıydı,’ demesi büyük bir tezatlıktı. Bu yüzden, zihnimde korkunç bir gülümsemeyle Viera’nın karşısında dikilen Erel canlandığında gülmekten kendimi alamadım.

“Siz empatlar ve şifacılar, fazla iyi kalplisiniz,” demişti Göksel tekrardan yanımıza oturduğunda. “Hiçbir yerden ve hiç kimseden herhangi bir tehlike gelmeyeceğine o kadar inanıyorsunuz ki Dünya’nın mevcut gerçeklerine uyum sağlamakta zorlanıyorsunuz.”

“Belki de.” Ayana ile senkronize bir şekilde verdiğimiz karşılık,

Göksel’in gözlerini irileştirdi. “İnanılmazsınız.”

Ardından işine geri döndü ve Ayana da konuşmasına devam etti.

“Konuşmanın devamında Erel, Viera’ya burada oluşunun asıl sebebini bilip bilmediğini sormuş, sonrasında da ciddi bir hesaplaşma yapmaları gerektiğini söylemişti. On yıl önce neden terk edildiğini -sekiz aylık tedavi sonrasında taburcu olup- neden seninle yer altına inmediğini sordu.”

On yıl önce… Hayatının en büyük dönüm noktalarından birini yaşayan Erel benim sorumluluğuma verilmişti. Yeryüzündeki hastanenin birinde, tedavi sürecinde yanında olmakla ve hakkımızdaki gerçeklerin bir kısmını ona anlatmakla yükümlüydüm. Tedavi sonrası yanından ayrılmam gerektiğinde ise… Tanrı’nın ona biçtiği görevden haberdar bile değildi.

Ona bu gerçeği söylemek görevim değildi.

Bu nedenle aldığı emirleri yerine getiren ben ve terk edildiğini düşünen Erel arasında ciddi bir yanlış anlaşılma doğmuştu.

“Viera ona gerçekleri söyledi mi?” diye sorduğumda,

Ayana ilk olarak çayından yudumlamayı, biraz olsun boğazını ıslatmayı tercih etti. “Söyledi,” dediğinde heyecandan ağzım kurumaya başladı. “Erel’in hayat planının büyük sorumluluklar içerdiğini, bir kısmından haberdar olduğunu ve onları yerine getirebilmesi için elinden geleni yaptığını söyledi. Seni Erel için bizzat görevlendirdiğini, yanlış anlaşılmaların doğmasına müsaade ettiğini, karışmış bir zihninle negatiflere yanaştığı anları anbean gözlemlediğini… Her şeyden haberi olduğunu ancak son beş yıldır yeryüzünde bir izine rastlayamadığı için yer altını kurcalamadığını itiraf etti.”

“Ve o da çıldırdı.” Göksel ekledi.

Ayana devamını getirdi. “Bir nevi gülme krizine girdi. Aralıksız iki dakika boyunca güldü ve gözlerinden yaşlar akarken dudaklarındaki ifadeyi silemedi. Ayakta durmayı bırakarak solundaki ilk tekli koltuğa oturduğunda çökmüş gözüküyordu.”

“Tam da o an Viera’yı öldürmek istiyordu Iray.” Göksel bir kere daha işini yaparken araya girdi. “Ama bunu yapmanın ona bir faydası olmayacağını düşünerek hızlıca vazgeçti.”

“Bu konuda aynı şeyleri hissetmiş olmamız güzel.” Ayana’nın Göksel’e söyledikleri küçük bir şüphe tarafından rahatsız edilmeme neden olduğunda,

Sormaktan kendimi alamadım. “Düşüncelerini siz de okuyamıyorsunuz değil mi?”

“Oldukça kalın bir duvar örmüş,” dedi Göksel. “Yıkmak hiçbir şekilde mümkün değil.”

“Negatiflerin arasında esas düşüncelerini gizlemek için ördüğü duvarı kontrolsüz bir şekilde gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Bana kalırsa kendisini dışarıya nasıl kapattığının o da farkında değil.”

“Diğer yandan duyguları…” Devamını getirmekten çekindiğim cümlemi,

Bir kere daha Ayana tamamlamak istediğinde ona izin verdim. “Kişiye özgü değişiklik gösterdiğini ya da duygularını her birimize farklı yansıttığını düşünüyorum. Düşüncelerini herkesten gizlerken duygularını da karşısındakine göre şekillendiriyor olabilir.”

Nefesim kesildi.

Erel’in dönüştüğü kişi gerçekten de nefesimi kesti.

“Tehlikeli.” Göksel’in ifadesi gözlerimi kapatıp birkaç saniye bulunduğum ortamdan uzaklaşmayı istememe neden olmuştu. “Karşımızda, gerçek niyetlerini çözmenin mümkün olmadığı tehlikeli bir adam var.”

“Erel girdiği krizden sonra…” Ayana biraz önceki konuya dönmeye çalıştığında dikkatimi üzerinde yoğunlaştırdım. “Viera’ya bir yem olup olmadığını sordu. Ayrıca fikri alınmadan negatiflerin arasına atıldığı için ondan nefret etmeye hakkı olduğunu söyledi. Viera da hiçbirine ses çıkarmadı.”

Göksel tamamlamayı bitirdiği evrakları masada uzaklaştırırken fincanını önüne çekti ve konuşmaya tamamen dahil olmayı tercih etti. “Viera, Erel’e yem olmadığını söylese de inanması hemen mümkün olmadı. Negatiflerin arasına karışırken ara ara ona yardımcı olduğunu, zarar gördüğü zamanlar Göksel Varlıklar tarafından desteklendiğini, bunları fark edip etmediğini sordu. Devamında Erel kısa bir sessizliğe girdi.”

“Viera da bu sessizlikten faydalanarak Erel’in onun için ne kadar önemli bir insan olduğunu söyledi. Ayrıca… Senin için de öneminden bahsetti Iray.” Ayana tüm bunları benim tekrardan ağlamam için söylemiyordu değil mi? “Devamında Viera, Erel’den, negatiflerden çaldığı tüm bilgiler için iş birliği talep etti.”

Ayana’nın söylemini sürdüren Göksel oldu. “Erel ise öncelikle son beş yılının onun için nasıl geçtiğini tahmin etmesini söyledi. Düşündüğümden daha duygusal davrandı ve eğer ki o vizyon olmasa buraya asla adım atmayacağını dile getirdi. Viera’ya hata yaptığını, hatalarının sonuçlarıyla er ya da geç karşılaşacağını, buraya birilerinin arkasını toparlamak için gelmediğini ve bahsettiği iş birliğinin kendi istediği ölçekte ilerlemek zorunda olduğunu bastıra bastıra söyledi. Eğer işleri onun istediği gibi yapmazsak… Korkmamız gerekiyormuş.”

Kimden?

“Erel’den mi?” Şaşkınlıkla sorduğum soru,

Göksel’in sert bir şekilde yutkunmasına neden oldu. “Korkumuzun bir kişiye değil de olaya karşı doğacağından bahsettiğini sanıyorum. Onun tabiriyle ‘sıçıp batırdığımızı’, bu nedenle Viera’nın alacağı kararın pek bir faydası olmayacağını düşünüyordu.”

Göksel ağzına asla küfür almayan ve bundan büyük rahatsızlık duyan biriydi. Erel’in ifadelerini yansıtmak için cömert davranmıştı.

“Ben bizim için çizilmiş bir yol olduğunu ve Erel’in de bundan haberdar olduğunu düşünüyorum.” Ayana uzun bir aranın ardından tekrar konuştuğunda gözlerimi Göksel’den alıp tekrar ona çevirdim. “Belki buraya gelmesi için teşvik bulduğu vizyonda, belki de çok öncesinde tasarlanmış bir gelecekte… Erel’in tüm bunlara öyle ya da böyle hâkim olduğu hissine kapılmaktan kendimi alamıyorum.”

Ayana şifa tabanlı olmasına rağmen hemen ardından empatik bir açılım yaşamıştı. Psişik özellikleri içerisinde en çok gelişen bu iki alandı ve hissettiği konularda kolay kolay yanılmazdı.

Empat tabanlı olan ben gibi… Hislerine düşüncelerinden daha çok güveniyordu.

“Ona izin verin,” dediğimde Göksel oturduğu yerde dikleşti.

“Ne dediğinin farkında mısın?”

“Oldukça.”

Göksel kullandığım ifadelere tedirginlikle yaklaşırken Ayana düşüncelerimi ve duygularımı anlar bir şekilde sessizliğini koruyordu.

“Daha biraz önce karşımızda kimin olduğunu bilmediğimizi söyledim Iray. Bir bukalemun gibi kişiye özel enerji yayan değişik bir yapısı var. Böyle bir durumda nasıl güven-”

“Güvenebiliriz Göksel.” Söyleyeceklerimden hoşlanmayacağını biliyordum; buna rağmen devam ettim. “Erel’e güvenle yaslanabiliriz. Ondan bize zarar gelmez.”

Göksel’in bozulmaya başlamış solukları, sessizleşmesine neden olduğunda, yanlış bir şey söylememek için kendisini tuttuğunu görebiliyordum.

Fakat sonrasında, kendisini tutmaktan vazgeçmiş gibi, “Mira’nın farkında,” dediğinde duraksamak zorunda kaldım. “Onun kim olduğunu biliyor ve Viera ile konuşurken savurduğu onca tehdit içerisinde kendisi için birçok güvence aldı Iray. O adam her ne yapmayı düşünüyorsa… tehdit içeriyor.”

“Ne istedi?” Zihnim bulanık bir hâl alırken ve duygularım birbirine karışırken zorlukla sordum.

“Kontrol etmek istediği birkaç şey olduğunu. Bu nedenle ilk üç hafta normal bir öğrenci gibi etrafta takılacağını, gözlemde bulunacağını, ardından da yapacağı iş birliği üzerine bir teklifte bulunacağını söyledi.”

Güvende olacağına dair güvence, istediği gibi gözlem yapabilmek için güvence ve etrafta olup bitenleri anlarken Mira’nın gelişimini test edebileceğine dair güvence. Açıkça bunları istediğini görebiliyordum.

Erel’in henüz adını dahi bilmediği bir kadını radarına taktığını söyleyebilirim Sevgilim. Hatırladığı geçmiş bir yaşamı olduğunu sanmıyorum ancak ruh sözleşmeleri hakkında bildiği bazı şeyler olmalı. Ölçeğini bilmediğimiz bir deneyim havuzuna, negatiflerden çaldığı birçok değerli bilgiye sahip. Yıllar önce tanıdığım genç adamdan bambaşka birine evrilmiş olabileceği riski ise hâlâ mevcut.

Yine de buna inanmak istemiyorum. Erel’in bizden biri olacağı, zevkle çalışacağımız ve birlikte uyumlu bir şekilde hareket edeceğimiz o güzel günlerin geleceğine inanmak istiyorum Sevgilim.

Yalnızca Erel’e inanmak istiyorum.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 10: Yakut II

 

Mira

 

Gözlerimi ertesi güne açtığımda aklımda sadece Udar’la iletişime geçmek ve yer altına inip Iray’la görüşmek vardı. Bu yüzden sabahın beş buçuğunda gözlerimi açmış, üzerimi giyinmiş, yanıma aldığım sırt çantasına ekstradan bir şal tıkıştırarak evin kapısına yönelmiştim. Annemle babamın haberdar olması için aile grubuna yürüyüşe çıktığımı, oradan da kampüse geçeceğimi bildiren bir mesaj attım. Binadan ayrıldıktan kısa bir süre sonra da Udar’ın numarasını çevirdim.

Çağrım karşılığında hızla “Günaydın,” demiştim. Belli belirsiz duyduğum birkaç mırıltı tekrardan seslenmeme neden olduğunda, “Udar?”

Aynı şekilde ismimi söyleyerek karşılık verdi. “Mira?” Sanırım gözünü yeni açıyordu. “Bugün biraz erkenci değil misin?”

“Evet, üzgünüm ama Iray’la görüşmem lazım.” Söylediklerimden sonra Udar yanlış kişiyi aramışım gibi kısa bir sessizliğe bürünmüştü. “Gidiş gelişlerimde bana yardımcı olduğun için aradım ama hata mı yaptım?”

“Hayır.” Hızla reddetti. “Hayır hata yapmadın. Sadece bu kadar erken aramana şaşırdım.” Yataktan kalkışını ve nevresimlerin hışırtısını duydum. “Bu saatte buraya gelsen bile istediğin görüşmeyi yapabileceğinden şüpheliyim.”

“Neden?”

“Iray’ın huzurlu bir uyku çektiğinden şüpheliyim,” derken kalbime belirsiz bir sızı sızdı. “Bu yüzden uzun bir süre yataktan çıkacağını düşünmüyorum.”

“Anlıyorum.” Yürüdüğüm sokakta adımlarım yavaşlamaya başladı.

“Dışarıda mıydın?” diye sorduğunda,

Biraz gönülsüzce cevapladım. “Evet.”

“Bekle beni, seni almaya geleyim.”

“Özür dilerim.” Pişman bir şekilde dudaklarımdan sıyrılan kelimeler Udar’ın pek hoşuna gitmemiş olmalı ki birkaç hoşnutsuz mırıltı çıkardı.

“Özür dilemeni gerektirecek bir şey yok. Beş dakika içinde geliyorum.”

“Tamam.”

Konuşmanın sonu gelmişçesine telefonları kapattığımızda yürümeyi bırakarak kaldırıma oturmuş, aklımı kurcalayan düşünceleri susturmayı denerken Udar’ı beklemeye başlamıştım.

Beklemek konusunda başarılıydım ancak düşüncelerimi susturmak konusunda aynı şeyi söyleyemeyecektim. Devamlı olarak Iray’ı, onun ifadelerini, o evden sızan yoğun duyguları, banyoda kan çanağına dönmüş gözlerimi ve annemle babama bir şey fark ettirmemek için odamdan bir türlü çıkamadığım anları düşünüyordum.

Annemi geçen akşam o kadar endişelendirmiştim ki kendimi kilitlediğim odamın kapısını açmam için yalvarmıştı. Bu zamana kadar başıma gelmiş birçok pislikle mücadele eden ve bunları aileme biraz olsun yansıtmayan ben, o gün başarısız olmuştum. (Iray’ın neyi amaçladığını, neden beni aniden uygulama alanına soktuğunu ve böyle ağır bir enerjinin sahibiyle karşı karşıya getirdiğini anlayamıyordum.) Ruhunu tanımamı istediği kişi birkaç saniyede tüm duygularımı altüst etmişti. Anneme hiçbir şey açıklayamadığım için endişeden mahvolmasına neden olmuştum ve odamda ağlamaya devam ederken annemin de bana eşlik etmeye başlaması babamın kafasını karıştırmıştı. Aşırı duygudan çok, duygusuzluğuna maruz kaldığı kızını bu halde gördüğü için şoka girdiğini de söyleyebilirdim.

Şimdiyse sabahın köründe, ne yaşadığımı bile bilmez bir hâlde dışarı çıkmamı şüpheli bulacaklarını söyleyebilirdim. Belki de biriyle görüştüğümü ve birinin beni darmadağın ettiğini sanacaklardı ancak gerçekler düşündüklerinden çok daha fazlasıydı. Son yıllarda duygusuzluğuyla bildikleri kızları; duyguları okuyabilen, sezinleyebilen ve muhtemelen daha birçok özelliğe sahip olacak bir empattı. Ne de büyük bir ironiydi.

“Hey…” Udar’ın sesini duyduğumda başımı kaldırdım, olduğum yerden ayaklanarak bacaklarımı ve kalçamı elimle silkeledim. “Günaydın.” Telefonda cevap vermeyi unutmuş gibi beni selamladığında,

Gülümsemeye çalıştım. “Günaydın tekrardan.”

Saçlarındaki hafif dağınıklık, yanıma gelmek için ne kadar da acele ettiğini ele verirken yüzümdeki gülümseme daha gerçekçi bir hâl aldı. Adımları hemen yanımda durduğunda ise gözlerimi gözlerine çıkardım.

“Nefesini tut,” dediğinde ciğerlerime doldurduğum oksijenin yanında gözlerimi de kapadım. Nefesimi verirken gözlerimi yavaşça açtım ve Sırlar Okulunun her zamanki serin, beyaz koridorlarıyla karşılaştım.

“Teşekkür ederim.” Udar aramızdaki mesafeyi açarken çantama uzanarak içindeki şalı almış, hızla boynuma dolamıştım.

“Rica ederim.” Ardından koridorunda yer aldığımız beşinci kattaki odasına yönelmişti. “Kahvaltı genelde 5’te başlamış oluyor. Odana geçmeden önce atıştırmak istersen aklında bulunsun.”

“Tamam, tekrardan teşekkür ederim.” Aç değildim ancak bir bardak çay alabilir ve biraz daha ısınabilirim umuduyla yemekhaneye yönelmiştim.

Zıt yönlere ilerlememiz, birbirimizin görüş açısından çıkmamıza neden oldu ve her ikimiz de bu şekilde kendi işimize odaklanmayı tercih ettik.

Yemekhaneye girdiğimde ve fazlasıyla sakin olan içeride, elindeki kupa ile bir köşeye sinmiş Iray’ı gördüğümde küçük çaplı bir şok geçirmekten kendimi alamadım. Vakit kaybetmeden ona yönelmiş, bardağından çıkan buhara kenetlenmiş mavi gözlerin ilgisini çekmeden yanına yerleşmiştim.

Ağladığı her halinden belli olan kızarmış göz çevreleri, kurumaya başlamış dudakları ve henüz örülmemiş dünden kalan dağınık saçlarıyla karşı karşıyaydım.

“Günaydın Mira,” demişti gülümsemeye çalışarak, “Bugünün yeşil çayı ayrı bir lezzetli. Sen de içmek ister misin?”

Başımı onaylarca salladıktan sonra çantamı çıkardım. Iray’ın benim yerime ayaklandığını fark ettiğimdeyse kolundan tutarak durdurmuştum. “Otur sen. Ben gidip alırım.”

Söylediğim gibi içeceklerin tarafına yönelerek bir fincan almış, kendime doldurduğum yeşil çayın ardından Iray’ın yanına geri dönmüştüm. Konuşmak için acele etmedim ve hemen yanında yer alırken sessizce çayımı yudumladım.

“Nasılsın?” İlk soruyu soran o olduğunda buğulu gözlerimi gözlerine çıkardım.

“Eh… Harika olduğumu söyleyemeyeceğim.”

Onunkilerden pek de farklı olmayan kızarmış ve şişmiş gözlerime bakarak gülümsedi. Ardından da, “Görebiliyorum,” dedi.

“Sen nasılsın?”

“Öyle böyle…” Verdiği geçiştirici cevap hoşuma gitmediğinde yüzüne aynı dalgınlıkla bakmaya devam etmiş, konuşmaya mecbur bırakmıştım. “Çok iyi bir durumda değilim.”

İtirafına karşılık içimde ona sarılma isteği doğduğunda hızla olduğum yerde silkelenerek kendime geldim. Iray’sa yüzündeki buruk gülümsemeyle birlikte biraz daha bana yanaştı. Artık dizlerinden biri benimkine değiyordu.

“Böyle ağır bir deneyimi yaşamana sebep olduğum için özür dilerim,” dediğinde dizlerimize inen gözlerim tekrardan yukarıya çıktı. “Ben de karşında bu kadar yıkılmak istemezdim.”

“Böylesine zorlanacağın bir ziyarete neden beni de ortak ettin?” Sorumu cevaplamaktan kaçındığında düne küçük bir hatırlatmada bulundum. “Görüşeceğin ruhu selamlamamı istemiştin. Tanıştığımızı da dile getirdin.”

“Evet, küçük bir hatırlatma yapmanın ileride olacaklara yardımcı olacağını düşünüyordum.”

“Düşüncende… Yanıldın mı?” Tedirginlikle sorduğum soruya karşılık,

İlk olarak gülümsemeye çalıştı. “Hayır, yanılmadım. Yine de deneyimlemek kolay değildi.” Derin bir nefes alıp verdi, çayından yudumladı. “Gördüğün gibi, ruh eşleri her zaman birbirini mutlu edemiyor.”

Kırgın hissettim. Başta gerçekten de kırgın hissettim ancak aradan geçen zaman, hissettiğim duyguların bana değil de Iray’a ait olduklarını fark ettirdi. Tuhaftı. Düne kadar herhangi birinin duygularını bu kadar net hissettiğimi ya da hissettiklerimi kendi duygularım sandığım bir an olmamıştı.

Bir açılım mı yaşamıştım?

“Birlikte gitmemizin nedeni gelişimimi tetiklemek için miydi?”

Gözleri baştan sona sevgi doluydu. “Evet,” dedi. “Yer altında, gelişimini tetikleyecek birçok unsur olmasına rağmen tepki göstermemek konusunda inatçıydın. Vücudun da bir türlü uyum sağlayamadı.” Doğru… üşümeye devam ediyordum, yer altındaki hiç kimse benim gibi birer kat fazla giyinmeye ya da bir atkıyla boynunu sarmaya ihtiyaç duymuyordu. “Bu yüzden Erel’in sana iyi geleceğini düşündüm.”

Erel.

“Bu ismi dün de duydum,” kendi kendime söylendiğim sırada Iray başını kaldırdı ve bardağına henüz inmiş gözlerini tekrardan bana çıkardı. “Daha doğrusu,” diye devam ettim. “Bir anda dudaklarımdan döküldü.”

“Tanıştığınız için…” Bu seferki mırıltıların sahibi Iray’dı. “Birbirinizi tanıdığınız için gayet normal.”

Tekrar aynı şeyden bahsediyordu. Onu tanıdığımı, ziyaretimizin esas sahibi ile tanışık olduğumu söylüyordu. “Bu ismi hayatımda ilk defa duyuyorum Iray.”

Yer altına diğerlerinin aksine bir uyanış sebebiyle inmemiştim, okuduklarımı anlamam ve anlatılanları kavramam zaman alıyordu. Algılarım diğerlerine oranla o kadar da açık değildi.

“Enkarnasyon hakkında kafanda soru işaretleri var mı hâlâ?” Sorusu, belli ki birazdan söyleyeceklerine beni hazırlamak içindi.

“Biraz biraz,” dedim. “Oturmayan yerler için araştırma yapmaya devam ediyorum.”

“Burada bulunan hemen herkesin birden fazla hayatta karşılaştığını, öyle ya da böyle bir araya geldiğini söylesem ne düşünürdün?”

Burada beni şaşırtan o kadar fazla şey vardı ki Iray’ın söyledikleri kulağıma o kadar da inanılmaz gelmedi. “Olabilir, gözüyle bakardım.”

“Dünya’ya unutarak gelmiş olsak da aramızda hatırlayan kişiler çıkabiliyor. Bir kısmını hatırlayan, çoğunu hatırlayıp da delilik yolunda ilerleyen veya gerçekleştirdiği regresyon çalışması ile sonradan hatırlayanlar olabiliyor.”

Anlaşılan bahsettiği ruh tanışıklığı da buradan geliyordu. “Pekâlâ… Bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğiz?”

Mevcut olarak aldığım teorik eğitimlerime başkaları eklenecek miydi? Empati üzerinde uygulamalara mı yoğunlaşacaktım? O ruh ile tekrardan yan yana gelebilecek miydim yoksa bu kadarcık tetikleme benim için yeterli miydi? Zihnimde çok fazla soru ve almak istediğim çokça da cevap vardı.

“Endişelenme, şimdilik aynı programla devam edeceğiz,” dedi. “Ve Erel hakkında da… Soruların zaman geçtikçe cevaplanacak. Benim ya da onun tarafından değil de, aradığın cevapları kendinde bulmaya devam edeceksin.”

Buraya neden geldiğimi ve gelişimin ne gibi sebepleri olabileceğini sorduğumda da aynı karşılığı vermiş, cevabı benim bulmamın daha doğru olacağını söylemişti.

“Bunlar… Söylediklerin beni tatmin etmiyor Iray.” Ben kendimi açık bir şekilde ifade etmeye çalıştıkça karşımdaki adam dudaklarını mühürlemeye devam ediyordu.

“Bu gece aramıza güçlü bir asker adayı katıldı Mira.” Konuyu mu değiştirdi yoksa söyleyeceklerine yol mu açmaya çalıştı, bilemiyordum. “Fazlasıyla ihtiyacımız olan, elde ettiğimizdeyse bizi büyük bir bilinmeze sürükleme riskini taşıyan, değerli bir aday. Umuyorum ki birbirinizi bu yolda destekler, gelişiminizi hızlıca tamamlar ve birlikte yürüdüğümüz bu yolda büyük başarılar elde ederiz.”

Fincanımı avuçlarımın arasında sıkıştırdım. Soluklanmak için kendime biraz zaman tanımış, duyduklarımı zihnimdeki dağınık yapbozda doğru olmasını umduğum yerlere yerleştirmeye çalışmıştım.

“Bana ondan biraz daha bahsedebilir misin?” diye sordum bir sürenin ardından. “Aramıza katılan yeni askerden.”

Iray’sa oturduğu yerden kalkarak banka ters bir şekilde oturmuştu. Sırtını masaya yaslarken fincanını da kucağına aldı. Yemekhanenin kahvaltılıklar ile dolu tezgahını izlemeye başladı.

“Bir telepat,” demişti. “Tabanında ne kadar geliştiğini anlamamız için gözlem yapmaya ihtiyacımız var ancak bana kalırsa büyük yol katetmemiş. Kendi düşüncelerini ve duygularını gizleme konusunda başarılı gözükse de kişisine göre başarısız olabiliyor. En azından ben duygularını sezme konusunda pek sorun yaşamıyorum. Yerine göre… Zamanına göre… Ya da kim bilir, bana yalnızca öfkesini de tattırıyor olabilir.”

Ses tonu ne kadar alay içerirse içersin ne kadar üzgün olduğunu görebiliyordum.

“Pozitif düşünce yapısından oldukça uzak gözüküyor,” dediğimde,

Gözlerinde küçük bir heyecan yakaladığıma inanamıyordum. “Öyle,” demesi ise beklentilerimi aşan bir diğer şeydi. “Kendisi düne kadar negatiflere hizmet etmesiyle bilinen, kimilerini uykusundan kaçıran ve kimilerinin de bizzat kâbusu olan ilginç bir insandı.”

Düne kadar, demek.

“Onun negatiflere hizmet ettiğini mi söylüyorsun? Gerçekten. Erel’in?” Sorduğum soruya kendim bile inanamıyordum.

“Cevabını senin bulmanı isteyeceğim bir soru daha.”

Sinirlenmeye başlıyordum. Gerçekten de sinirlendiğimi hissedebiliyordum.

“Iray!” Ses tonum kontrolüm dışına çıktığında Iray oturduğu yerden kalktı ve yukarıdan bana açıklayamadığım bir bakış attı. “Bana karşı dürüst ol. Biraz daha dürüst ol, lütfen.”

Etrafımda olup bitenleri tek başıma ne kadar sürede çözmemi bekliyorlardı?

Öyke diğerlerine oranla daha fazla bilgi aktarıyor ve buraya alışmam için elinden geldiğince yardımcı oluyordu fakat cevaplarını aradığım ana soruların hiçbirine bir yanıt veremiyordu. Bunu Iray mı tembihliyordu, önümü o mu kapatıyordu, bilmiyorum.

Yalnızca şunu iyi bilmelerini istiyordum; önüme ördükleri her bir duvarda, o duvarı aşmak için bir cesaret bulmuyordum. Aksine huysuzlaşıyor, sabırsızlaşıyor ve öfkelenmeye başlıyordum.

Gelişimimi sürdürmemi, bir an önce uyanışa erişmemi ve benden bekledikleri performansı sergileyebilmemi istiyorlarsa daha açık bir iş birliğini kabul etmeleri gerekiyordu. İşler bu şekilde daha fazla yürüyemezdi.

“Sırlar Okulunun, yer altı askerlerinin varlığını tamamen kabul etmeden, bazı soruların cevaplanmaması senin için daha iyi,” dedi Iray. “Öyle ya da böyle birlikte geçirdiğimiz üç haftanın sana iyi geldiğini söyleyebilir ve burada olanları kabullendiğini düşünebilirsin ancak öğreneceğin her yeni bilgi derinden sarsılmana neden olurken… Sana karşı dürüst olmam pek de yararına olmaz Mira.” Bakışlarını yumuşatırken ağzından çıkan her bir kelimeye dikkat kesilmiş hâldeydim. “Anlam veremediğin şeyler yükten başka bir şey olmaz.”

Iray sıcak bir insandı. Genel olarak samimi, sevecen ve kesinlikle insanın ruhunu rahatlatan bir enerjiye sahipti. Şimdi ise kötü bir gece geçirdiğinden mi bilinmez, diken üzerindeydi. Belki onun kadar değildi ancak ben de tedirgindim ve akşam yaşadıklarımı yorumlayabilmek adına bilgi almaya çalışıyordum. Samanlıkta iğne ararcasına ağzının içine bakıyordum ve bana yalnızca anlamlandırması kolay şeyleri söylemekle yetiniyordu. Iray bana verebileceği tüm detaylardan kaçınıyordu.

Göz temasını keserek önüme döndüğümde, Iray’ın attığı bir iki adım etrafımdaki tek gürültü oldu.  Fakat zihnimi ele geçiren ve tadımı kaçıran o soru ağzımdan kaçtığında, “Tüm öğrencilere böyle mi davranıyorsunuz?”

Adım atmayı bırakmıştı. “Senden sadece biraz daha sabırlı olmanı istiyorum.” Sorumu karşılamayan bambaşka bir cevap verdi. “Şu anda yakalamaya başladığın uyumu devam ettirmeni, mümkünse empatlık alanına yoğunlaşmanı ve yaşayacağın açılımlar ile psişik gelişiminde ilerleme katetmeni istiyorum.”

Sırlar Okulu huzurla, koridorları sevgiyle doluydu. İnsanları sevecendi ve birbirine yardımcı olmayı çok severdi. İnsanın aklındaki soruları cevaplayabilmek için koca bir kütüphaneye de sahipti ancak okuduğunu anlamayan biri için pek de ideal değildi.

“Bencilce,” hemen her şey için ekstra efor sarf etmekten yorulmuştum. “İsteklerin bencilce Iray.”

“Belki henüz değil ancak ilerleyen zamanlarda birliğime dahil olacaksın Mira. Üstün olarak… Yüzbaşın olarak seni yönlendirmemin, senin ve çevrendeki insanların iyiliği için emretmemin neresi bencilce?”

Ona sorduğum soruları bir asker olarak sormamıştım. Iray’ın samimiyetine yaslanarak ve belki de yaydığı sıcaklığı dost bilerek ona yanaşmıştım. Sorularımı açıkça cevaplamasa dahi şifreli birkaç şey söyler diye düşünüyordum. Yanılmıştım.

Yine.

Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin insanları hâlâ anlayamıyordum. Kandırmak, duygularla oynamak… Bütün bunlar dünya için normalleşmişti sanki.

“Seni kandırmıyorum Mira.” Iray’ın sesi düşüncelerimin arasına sıkıştı. “Duygularınla da oynamaya çalışmıyorum. Yalnızca yardım etmeye-”

Olduğum yerde bir hışımla doğrulduğumda ve elimdeki bardağı bırakmak için tepsilerin dizildiği alana yöneldiğimde Iray’ın da sesi kesilmişti. Bana ulaşamayacağını biliyor olmalı ki cümlesini tamamlamaya çalışmadı bile.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Fakültedeki derslerim için oradan ayrıldıktan sonra tekrardan yer altına dönmek istememiş, Öyke ile buluşmuş, geçen akşamı aratmaz bir şekilde Üsküdar’da kısa bir mola vermiştik. Tek farkı yanında Udar’ın da olması ve oturduğumuz bankı üçlememizdi.

“Bugün yanıma uğrayacağını bilmiyordum,” derken Öyke’nin çantasından üç tane kupa çıkarmasını, Udar’ın da o kupalara iki litrelik termosta bekleyen çayı doldurmasını izledim.

“Programında pazartesi öğleden önce, salı öğleden sonra ve çarşamba da tüm gün bizimle olduğunu biliyorum ancak hafta sonunu da bize ayırıp ayırmayacağını sormam gerekiyordu,” dedi Öyke.

“Programda değişikliğe mi gidilecek?”

“Hayır.” Solundaki Udar’ın elinden dolu bir bardağı aldı ve sağındaki bana uzattı. “Ya da kısmen.” Çayından yudumladı. “Dahası ekleme yapılacak diye duydum. Hafta sonunu psişik gelişimin üzerine yoğunlaşmak için kullanmayı düşünüyorlar.”

İstemeye istemeye sordum. “Iray mı?”

Fakat Udar, “Göksel,” diye cevapladı. “Iray’a kalsa gelişimini aceleye getirmeyecek ve seni zorlamayacaktı.”

Söylediklerine inanamadım. “Göksel’in de insanı zorlayan bir yapısı olduğunu sanmıyorum Udar.”

Udar bana bir yanıt vermeden önce Öyke ile kısa bir bakışma gerçekleştirmiş, Öyke’nin kıkırtıları serbest kalırken, “Henüz tanımadığın içindir,” demişti.

Başım ağrıdı.

“Doğru söylüyorsun,” nedense bunu kabullenmek tuhaf geldi. “Kimseyi tanıdığım yok. Gelmişim kendi kendime yargıda bulunuyorum.”

Tuhaf hissetmekten çok hoşnutsuz olduğumu söyleyebilirdim ve bu Göksel’in hafta sonumu doldurmak istemesinden kaynaklanan bir şey değildi. Sadece… Iray’dan alamadığım cevaplar, tam olarak ne yaptığımı bile bilmezken anlamaya çalıştığım dersler, hemen her gün okuduğum ruhsal konular ve dahası huzurumu kaçırıyordu.

Evet, doğru yanıt buydu.

“Iray’la tartıştığını duydum.” Öyke’nin beklenmedik söylemi gözlerimin şaşkınlıkla açılmasına neden olduğunda ne diyeceğimi bilemedim. “Bölüğün dinlenme odasında. Toplantı masasına yaslanmış ağlamak üzereydi.”

“Üzere, kelimesi fazla oldu.” Öyke’nin aksine Udar biraz daha dürüst davrandı. “’Ruh eşlerim neden bu kadar kaba?’, ‘Beni sevmiyorlar mı?’, ‘İkisi de benden nefret mi ediyor?’, ‘Bu hayatı nasıl bir ızdırapla yaşayacağım ben?’ ve benzeri birçok söylem içerisinde hüngür hüngür ağlıyordu.”

“Iray bu lafları Mira’ya taşıdığını söylese çok üzülür Udar.” Öyke’nin uyarısı Udar’ın pek de umurunda olmadı.

“Göksel tarafından koca bir bardak kuşburnu servis edilip teselli edildiği yerlerden daha bahsetmemiştim oysa.”

Öyke hafifçe kaşlarını çattı. Sonra da Udar’dan çevirdiği bal rengi gözlerini benim kahverengilerime çıkardı. “Sen onu dinleme,” demişti. “O kadar da umutsuz bir vaka değildi.”

Yüzbaşı Iray’ın askerleri düşündüğümden daha cesur ve rahat bir konuşma tarzına sahipti.

“Bir saniye,” aniden ilgimi çekti. “Biraz önce ruh eşleri mi dedin?”

“Hm hm.” Udar çayından yudumlamadan hemen önce mırıldanmıştı.

“Geçen seferki o ruhun,” Erel’den bahsediyordum, ”ruh eşi olduğunu söylemişti ancak ben de mi?” Şaşkınlığım yalnızca ifadelerime değil sesime de yansıyordu.

“Bunu en başında fark etmemiş miydin?” Udar’ın sorusu beni iyice şaşkına çevirdi.

“Bilirsin,” Öyke’nin onu devam ettirmesi hiç de işime gelmedi. “Yan yana gelen ruh eşlerinin birçoğu belirgin bir enerji hisseder. Yeryüzündekilerin diline doladığı ‘sanki bir yerlerden tanıyorum seni’ hissiyatından bahsediyorum.”

Ardından elini uzatarak çenemin altına yerleştirmiş, yukarıya ittirerek aralık ağzımı kapamıştı.

Ben… Empatların yüz karasıydım. “Bilmiyorum… Sadece onun samimi bir yapısı olduğunu düşünmüştüm.”

“Haklı aslında.” Udar’ın mırıldanışı ortayaydı. “Empatların yüz karası olduğunu değil, Iray’ın sonsuz hissettiren samimiyetini onaylıyordum. Beni yanlış anlama.”

Düşüncelerimi bu kadar açık duyabilmeleri başka bir gün rahatsız olmama neden olabilirdi ancak o gün bugün değildi. “Benimle açık konuşmadığı için sinirliydim ve biraz, sadece biraz onu hırpalamış olabilirim. Bu kadar dağılacağını nereden bilebilirdim?”

Iray’ın büyük bir masanın köşesinde ağladığını düşünmek beni o kadar rahatsız ediyordu ki bir an önce bu durumu nasıl sonlandırırım, bilmek istiyordum.

“Kırgınlığının tamamen senden kaynaklandığını düşünmüyorum,” Öyke’nin anlayışlı ifadesi biraz olsun gevşememi sağlasa da kendimi rahat hissedemiyordum. “Erel ile büyük bir çatışmaya girdiklerini duydum. Dahası Ayana ile bu sabah ortak bir işi görürken konusu açıldı. Yüksek ihtimalle hassas bir anında canını yakan ekstrası sen oldun.”

Iray bir komutan, bir yüzbaşıydı. Sahip olması gereken bir ağırbaşlılığı ve sabit tutması gereken karizması olmalıydı fakat o, tüm bunlardan uzak bir şekilde kuşburnu içerek ikili ilişkilerinin berbatlığından mı yakınıyordu? Gerçekten?

“Duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyorum.”

“Yalnızca Iray’ın duygusal tarafıyla yüzleşiyorsun o kadar.” Şeklinde Udar’dan bir düzeltme aldığımda, hâlâ kendime gelmeye çalışıyordum. “Duygusallıktan sıyrıldığında ve konu askeriyeye geldiğinde aşırı idealist davranışlarına hemen alışamayabilirsin. Aklında bulunsun.”

Duyduklarımı sindirmek benim için vakit aldığında her ikisi de sessizliğimi anlayışla karşılamış, sessizce tükettikleri çayının yanına arada küçük fısıltıları eklenmişti.

Aniden sertleşen rüzgâr karşısında Udar kaşe ceketinin kolunu sıyırdı ve bileğinden krem rengi basit bir toka çıkardı. Öyke’nin yüzünü kapatan saçlarını toplaması için tokasını ona uzattığında dikkatim düşüncelerimden sıyrılarak onlara yöneldi.

“Teşekkür ederim,” diyerek bardağını Udar’a uzatan Öyke, biraz önce bacağına bırakılmış tokayla saçlarını ensesinde toplamıştı. Udar da ensesinde biten dalgalı saçlarını alnından arkaya tarayarak rüzgâra karşı en basit önlemini aldı.

Krem rengi tokanın Öyke’nin turuncu saçlarında biraz olsun parlamıyor olması, tokanın zaten Öyke’ye ait olduğunu düşünmeme neden olduğunda küçük bir şüphe tarafından gıdıklanmaya başladım.

“Ah, evet…” Bunun farkında olan Öyke ise anında durumu düzeltmeye çalıştı. “Udar gerçek bir toka canavarı olduğundan, bir süredir odasındaki toka kutusunu Zeren ve ben dolduruyoruz,” demişti. “Favorim toz pembe olanlar.”

Öyke’nin söylemine karşılık Udar belli belirsiz gözlerini devirmiş, çayını yudumlayarak sessiz kalmayı tercih etmişti.

“Anlıyorum.” Konuyu değiştirsem daha iyi olacaktı. “Bu arada… Haberiniz varsa eğer, bölüğe gelen son asker hakkında birkaç bilgi verebilir misiniz?”

“Öncelikle Erel’in bizim bölüğe geçiş yapacağı kesinleşmedi,” diye yanıtlamayı tercih etti Udar.

“Kesinleşmedi mi?”

“Kesinleşmedi,” diye kendisini tekrar etti. “Iray da Viera da Erel’in 89. Bölük’te olmasının iyi olacağını düşünüyor ancak beyefendiye bu düşüncelerini söylediklerinde ‘Ancak ölümü Iray’ın emrine verirsiniz’ diyerek karşı çıkmış.”

Bu… Oldukça yoğun bir nefret değil miydi?

“Ciddi misin?” Kaşlarım çatılırken sorduğum soruya,

Öyke biraz üzgün bir ifade ile karşılık vermişti. “Aralarında çözüme kavuşmamış bazı sorunlar var gibi.”

Iray onun negatiflere hizmet ettiğini, aynı zamanda ruh eşi olduğunu söylemişti. Şimdi ise aralarında ciddi sorunlar olduğunu öğreniyordum. (Bu karışık yapboz parçaları zihnimde yerleşecek bir yer bulmada güçlük çekiyordu.)

“Öncesinde negatif varlıklarla hareket ettiğini biliyoruz ancak onlara gerçek bir hizmet sunup sunmadığı konusunda belirsizlikler var.” Udar bardağını dizi üzerinde sabitlerken bir kere daha konuşmaya katılmış, belki de Öyke’nin vermekten çekindiği detayları vermeye başlamıştı. “İnsanoğlu senin de bildiğin üzere özgür bir iradeye sahip Mira. Aldığı ve uygulamaya geçirdiği kararlar Tanrı katında nasıl bir sonuçla karşılaşıyor bilemiyoruz. Kimi zaman iyi eylemler kötü sonuçları doğuruyor ve kimi zaman da şeytanın planları mucizeleri ortaya çıkarıyor.”

Yakut.

Iray’ın ifadesi bir kere daha zihnimde yankılandı.

O gerçek bir yakuttu.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 9: Yüzleşme II

 

Iray

 

Sevgilim,

Mira’yı teselli etmek istiyorum. Biriciğimizi bir an önce teselli etmek istiyorum ancak gördüğün üzere ben de iyi bir durumda değilim.

Yıllar önce terk edilmiş o gece mavisi eve giriş yaptığımda dikkatli bir şekilde antreden ayrılıyor; salondaki toza bulanmış mobilyaları arkamda bırakarak mutfağa yöneliyorum.

Orada, beni bekliyor Sevgilim.

Sağ elinde bir bıçak, sol kolundan damlayan kanlar ve sağ kolunun dirseğinden omzuna kadar sarılmış, şeffaf gri bedeniyle yılan formundaki hayvan ruhu. Benim verdiğim, o kıymetli hayvan ruhu.

Korku, endişe, panik, özlem ve en çok da acı dört bir yanımı sararken ne söylemem gerektiğini bilemiyorum. Baygın bir şekilde beni izleyen yeşil gözler zamanla açılıyor, kısılıyor ve dudaklarına yerleşmiş zoraki gülümseme ona eşlik ediyor.

“Hoş geldin Iray.” Bu coşkuyla bir karşılama değil. Yüzüme doğrudan küfretmek isteyen birinin haykırışı. “Hoş geldin sevgili kurtarıcım!”

Karşımdaki ruhun beni zorlayacağına şüphem yok. Erel’in… Bana bile isteye eziyet edeceğinden hiç şüphem yok Sevgilim.

Senin yanında olmaya— güvende olmaya alışan ruhum, Dünya hayatının zorluklarıyla ilk defa karşılaşıyormuşçasına yalpalamaktan kendini alamıyor. Karşımdaki görüntüye karşı yüreğim seğiriyor; dinlenmeye, savaştan uzak durmaya, sakinleşmeye ve boynundan sızan o tatlı kokuda kendimi kaybetmeye açlık duyuyorum Sevgilim.

Sonra… Daha sonra, rüyalarımda buluştuğumuzda bana bir ödül ver lütfen. Bugünü atlatabildiğime, Erel’i benimle gelmesi için ikna edebildiğime ve planlarımızı uygulamak konusunda inatçılığımı sürdürebilmeme karşılık bir ödül ver.

“Erel,” adını söylediğimde bir adım geriye giderek elindeki bıçağı mutfak tezgahına bırakıyor, kolundan akmakta olan kanı eliyle bastırmaya çalışıyor. “Ben… Seni almaya geldim.”

Onu zorlayabileceğimi biliyorum. Sahip olduğum fiziksel ya da psişik güçlerimle bunu yapabilirim. Onu zor kullanarak yer altına sürükleyebilirim. Fakat planımız bu değil. Planımız Erel’e daha fazla güçlük çıkarmak değil; samimiyetimi hissettirmek, yanında olduğumu fark etmesini sağlamak ve iş birliğine teşvik etmek.

Ancak onun dudakları sözlerim karşısında şok geçirircesine alay dolu bir gülüşle geriliyor Sevgilim. Genişleyen gülüşü, iyice kısılan gözleri ve etrafta yayılmaya başlayan kahkahaları… Evin duvarlarında, asılı havada, sokaklarda ve en çok da zihnimin içinde yankılanıyordu. Dışarıdaki soğuğa meydan okurcasına giydiği siyah kısa kolluyla, kana bulanmış griye yakın siyah bol pantolonuyla, hafifçe morarmış kuru dudaklarıyla ve asla keyif içermeyen melodisiyle karşımda yer almaya devam ediyordu.

Gülmeye ara vermeden mutfaktaki sandalyeye uzandı. Üzerindeki tozdan rengi bile belli olmayan havluyu alarak tek eliyle silkti, ardından da kanamaya devam eden kolunu sardı.

“Beni almaya geldin demek…” Gülüşü biraz olsun hafiflediğinde, ağzından çıkan ilk kelimelerdi bunlar. “Sikseler gelmem, demeyi ne kadar çok istediğimi bilemezsin.” Dudakları konuşmaya devam etmeden önce düz bir hâl aldı. “Ama benim de çözmem gereken meseleler var, anlarsın ya. Ne on beşimde ne on sekizimde ne de yirmimdeyim. Sorularıma bulduğum yanıtların yanı sıra, üzerime oturmuş bir de kin var,” Bakışları sertleşirken çenesi kasıldı. “Endişelenme, intikam alma isteğimin asıl planlarımın önüne geçmesine izin verecek değilim. Ayrıca… gördüğün üzere, bu görüşmeyi yapabilmek için kendimi öldürmeye de hazırdım.”

On beşinde, on sekizinde ve yirmisinde, her bir görüşmemizde ölümün kıyısından dönmüştü. Beni görebilmek için kendisine zarar vermeyi düşünmesi… Bu fikir o anda o kadar da şaşırtıcı gelmedi.

Erel, “Hatta beklediğimden daha erken geldin,” dediğinde sertçe yutkunmaktan kendimi alamadım.

On beşinde yaşadıklarını saymazsak, son iki görüşmemizde de intihar girişiminde bulunmuştu. Kısmen onun girişimi değildi ve esasen negatif tesirlerin altındaydı. Böyle bir durumda onu durdurmaktan, hayatını kurtarmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Daha fazla yanında olmak, gelişimine daha fazla katkıda bulunmak isterdim ancak onun Tanrı’ya verdiği sözler çok farklıydı. Çakıl taşlarıyla dolu bir yolda kendi başına yürümek zorunda kalmış, ağır deneyimler atlatmış ve sonunda da yetişkin bir adam olmuştu. Olması gerektiği gibi; ve belki de beklentilerimizi aşarak karşımıza çıkmıştı.

Onunla gurur duyuyordum. Mücadele ettiği her gün, her dakika ve her saniye için gurur duyuyordum. O ise tüm bunlardan habersiz bir şekilde tekrardan beni görebilmek için kendini öldürmeyi düşünüyordu. Hiçbir negatif tesirin altında kalmadan, kendi iradesiyle bana ulaşmaya çalışıyordu. Önceki çabalarının aksine, esas oyunumuzun en kritik adımıydı bu.

“Buna gerek yoktu,” diyerek sahip olduğu yanlış düşünceyi düzeltmeyi denedim. “Ne olursa olsun… Seni almak için zaten gelecektim.”

Sözlerimin ardından dişlerini dahi gösteren koca bir gülümseme verdi. “Gerçekten mi?” Sesi alay dolu, hareketleri ise tehditkârdı.

“Gerçekten Erel.”

Bana inanmadı. Erel o anda söylediklerime biraz bile inanış göstermedi. Gülümsemesi ağır bir şekilde sönmeye başlasa da birbirine dokunan dudakları kıvrımını kaybetmedi. “Çok uzun sürdü,” dedi. Kelimelerinin her biri keskin bir hançer gibi derime saplandı. “Geri gelmen… Gelip de beni alman gerçekten uzun sürdü Iray.”

Güçlü durmak zorundaydım. Gerçekten güçlü durmak zorundaydım ancak-

“Biliyorum,” her şeye rağmen her iki gözümden de birer yaşın aşağıya akmasını engelleyemedim, “ne kadar uzun sürdüğünü gayet iyi biliyorum.”

Ardından ona bir portal açtım ve yer altına inebilmek adına yolu gösterdim. Daha fazla konuşmadan sessizce beni takip etti.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Viera’nın yanına gitmeden önce Erel’i şifalandırmak, delik deşik olmuş aurasını güçlendirmek ve arada bir yere damlayan kanını durdurabilmek için Ayana’nın yanına uğramak gibi bir düşüncem vardı; fakat Erel bunların her birini görmezden geliyordu. “Buraya tedavi olmaya gelmedim.” Serseri yeşil gözleri üzerimde, korkusuzca yüzüme bakıyordu. “Oradan bakılınca hasta gibi mi gözüküyorum?”

“Oldukça,” dedi, yanımıza henüz katılmış Göksel. “Gerçek anlamda tükenmişsin.”

Erel karşılaştığı yeni bedene hafifçe kaşlarını çatmış, “Teşekkür ederim,” alay dolu sesiyle karşılık vermişti. “Yine de önceliğim bu değil. Patronunuzla görüşmeden kendimden geçmeyi ya da tedavi dediğiniz huzur enerjisine maruz kalmayı istemiyorum.”

Şifalandıktan sonra kendinden geçeceği yoktu fakat bu gerçekliği kabullenmesi şu anda mümkün görünmüyordu.

“Patron benim,” Göksel’in aniden Erel’in önüne koyduğu engel beklenmedikti. “Bir sorunun varsa doğrudan benimle konuşabilirsin.”

Alaylı ifadesi renk değiştirdi ve tekrardan gülmeye başladığında tüylerim ürperdi. “Oradan bakınca size bir şaka gibi mi gözüküyorum?”

“Bir şaka gibi gözüktüğünden değil ancak açıkça sağlıklı düşünemiyorsun. Bu haldeyken Viera’nın karşısına geçsen de verimli bir görüşme yapamazsın.”

“Tahminlerin karşısında teşekkür etmeyeceğim,” Erel, Göksel’e diklenmeye devam etti ve ben de yanımıza henüz gelmiş Ayana ile çaresiz bir şekilde onları izlemeye sürdürdüm. “Ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.”

Erel’in inatçı yapısına ben yabancı değildim ancak Göksel sinirlenmemek için kendini zor tutuyordu. Konuşmak için dudaklarımı araladığımda benden önce davranarak, “İş birliği talep ediyorum,” dedi.

Erel gülmeye başladı ve kahkahalarını biraz bile sakınmadan bizi arkasında bıraktı. Nereye gideceğini bilmese bile koridorda emin adımlar atıyor, dersliklerin arasından geçerken her geçen saniye ikinci katın ortak alanına -süs havuzuna- yaklaşıyordu.

“Erel,” arkasından seslenip de ona yetiştiğimde sağlam kolunu yakalayarak onu durdurmuş, hemen ardından kendisini geri çekmesini izlemiştim. “Biraz bekle lütfen. Kan kaybının ciddi sonuçlara neden olacağından korkuyorum.”

Adımlarını durdurmuş ve karşımda sabit bir şekilde yer almayı başarmıştı ancak bakışları o kadar tehdit doluydu ki titremekten kendimi alamadım.

“Ciddi sonuç?” İfadesi dizlerimin bağını çözerken kendimi zorlukla ayakta tuttum. “Bundan başka kaç ciddi sonuçla karşılaştım ve hayatta kaldım biliyor musun? Gerçek anlamda neler yaşadığımdan haberin var mı ki küçük bir sıyrığın bana zarar verebileceğini düşünüyorsun?”

Küçük bir sıyrık, dediği kesikten kan sızmaya devam ediyor; geçtiği yollarda iz bırakan damlalar yüzünü soldurmaya yetiyordu. Arkamızdan gelip de öne çıkan Ayana dikkatli bir şekilde Erel’in yanına geçtiğinde sessizliğimi korumak zorunda kaldım. Gözlerimin önünde enerji kalkanını kaldırmasını ve Erel’in istediği gibi kendisini sorgulayabilmesine izin verişini izledim. Bir empat gibi Ayana’nın duygularını okuyabileceğini düşünmüyordum ancak bir telepat olarak hemen her düşüncesine hâkim olacağı kesindi.

Ayana bu bilgiden haberdar bir şekilde onun güvenini kazanmaya öncelik verdi. Ardından da, “Ruhuna dokunmayacağım,” dedi. “Sadece kolunu tedavi etmeme izin ver.”

Erel’in gözleri korkutucuydu. Ona dokunulduğu an karşısındakini doğrudan öldürecekmişçesine enerji yayıyordu. Buna rağmen, “Sadece kolum,” diye tekrar etti. “Fazlasına cüret edersen kim olduğunu umursamam.”

Ne yapacağını açıkça ifade etmedi ancak orada bulunanlar olarak neyi ima ettiğini gayet iyi anladık.

Ayana Erel’in kolundaki havluyu çekmesini beklemiş, kesik ortaya çıktığında sağ elini değdirmeden kolunun üzerine yerleştirmişti. Birkaç saniye boyunca tedavisine odaklandı ve kesiğin son ucu da birleştiğinde Erel’in kendini geri çekmesini izledi. Kanaması devam etmiyor ancak kolunda izi kalmış kanlar şüpheli bir görüntü oluşturuyordu.

“Biraz daha izin versen-”

“Yeterli.” Erel, Ayana’nın konuşmasına izin vermedi.

“Anlıyorum…” Geri çekilmeden önce Erel’in elindeki havluya bakıp, “Senin için atabilirim,” dediğinde,

Erel, “Havludan örnek almaya kalkma ve tamamını yaktığına emin ol,” şeklinde emrivaki bir karşılık verdi. “Viera mıdır nedir, onunla yapacağım görüşmeden sonra yapacağımız iş birliğinin sınırlarına karar vereceğim. Ardından bedenim hakkında merak ettiğin detayların birkaçını öğrenmene izin verebilirim.”

Ayana’nın yüzünde duyduklarına karşı anlayışlı bir gülümseme yer alıyordu. “Endişelenme,” dedi. “Hiçbir örnek almayacak ve yapacağınız görüşmenin sonucunu bekleyeceğim.”

Erel’in son sekiz yılını geçirdiği o mekânda… Negatiflerin yuvasında, ne kadar yıprandığını tahmin edebiliyorum Sevgilim. Şüpheye bürünmesini, kimseye güvenmeden kendi bildiğini yapmaya çalışmasını ve daima kendine öncelik vermesini anlayabiliyorum. Fakat ilgimi çeken ilginç bir detay var; Erel bu zamana kadar ne yaşamışsa yaşasın, Sırlar Okulunun koridorları ve yer altı tünelleri Erel’e eziyet etmiyor. İşlediği onca günaha rağmen gelişini sevgiyle karşılıyor ve ılık esintini onun için bir kış fırtınasına çevirmiyor.

Mira’nın tir tir titremesinin aksine Erel basit bir kısa kolluyla dahi aramızda gezebiliyor Sevgilim.

Erel… Kimlerle vakit geçirirse geçirsin ya da bu zamana kadar kime hizmet ederse etsin özünde bizden biri. Yaratan’ın emirlerine uymaya çalışan, hedefleri için bin bir plan kuran ve kolektife yaranabilmek için cesurca hamleler yapan kudretli bir insan.

Eminim ki Viera ile yapacağı görüşmeden sonra sorunsuz bir şekilde aramıza katılacak. Ruhunu tam olarak ne zaman arındıracak ya da tam olarak ne zaman bize uyum sağlayacak bilmiyorum ancak kalbinin en başından beri buraya ait olduğunu görebiliyorum.

Kendisi farkında olmasa dahi sonunda evine döndüğünü görebiliyorum Sevgilim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛