Mira
Yeryüzünde söylenenlere, olup bitene inanmamamı söylemişti. Gerçekliğimi sarsabileceği her şekilde sarsmış ve sonra da beni yalnız bırakmıştı. Her ikisi de. Hayatta kalmamı sağlamış, gözlerimi yepyeni bir dünyaya açmam için beni zorlamışlardı. Belki de ben kendimi zorlamıştım. Gerçek cevabı bilmiyordum. Burada olma nedenimi… Bilmiyordum.
Yeterince bilinçli değildim. Bilgilerim, yeterliliklerim açıkça eksikti ve tüm bu bilinmeyenler biraz da midemi bulandırmaya başlamıştı.
Duyduklarım, gördüklerim, hissettiklerim… an itibariyle her şey geçerliliğini yitirmişti. Algıladığım birçok şey belli ki bir yalandan ibaretti. Daha da fazlası; duyduğum tarih, gördüğüm gökyüzü, dokunduğum beden… içinde olduğum beden bir düzmece olmalıydı.
Sandığım her şey birileri tarafından zihnime yerleştirilmiş olmalıydı. Aksi hâlde toplumun büyük bir kısmına kabul ettirilmiş gerçek ile benim dalgalanmaya başlamış gerçekliğim bu kadar şiddetli çarpışmazdı.
Yer altının hissettirdiği güvene inanmalı mıydım yoksa şüphelerle dolu evime geri mi dönmeliydim? Kararsız kaldığım saatler içerisinde uzanmaya devam edip tavanı izlemekten başka bir şey yapmıyordum.
Ara ara düşüncelerimin içerisinde uyuyakalıyor, uyandığımda ise kendime aynı soruları sormaya devam ediyordum.
1. Neden saldırıya uğradım?
2. Neden yeryüzündeki çoğu insandan o kadar da farklı değilken buraya gelmeye hak kazandım?
3. Buradaki insanların gerçek amacı ne?
4. Bahsettikleri negatif ve pozitifin savaşı nasıl bir durumda?
5. Yer altının diğer sakinleri de Göksel ve Iray kadar samimi insanlar mı?
‘Merhaba Mira,’
Esasında burayı tanımıyordum. Düşüncelerim olduğu yeri reddediyordu fakat düşüncelerime inat kalbim ısınmaya başladığında, her şey bir son buluyordu. Sanki ruhum, içerisinde olduğu odayı -Sırlar Okulunu- selamlıyordu. Birileri yeryüzünde edindiğim alışkanlıkları ve şüpheci yaklaşımımı bırakmamı, kalbimle hareket etmemi fısıldıyordu kulağıma.
‘Ben Viera Imeri. Seninle tanışmak benim için büyük bir zevk.’
Aniden içerisine atıldığım bu koca bilgi havuzunda, gördüğüm ve duyduğum çoğu şeyi anlayamıyordum. Karşıma çıkan bu insanlarsa beni kucaklamak, bana öğretmek istiyordu.
‘Evindesin. Derin bir nefes al ve rahatla. Sakinleş.’
Sırlar Okulu beni istiyordu.
Sakinleşmemi söylemişti. O orta yaşlı kadın da benimle ilgilenen iki genç adam gibi sakinleşebileceğimi söylemişti. Düşündüğüm gibi burası olabileceğim en güvenli yermiş gibi bana sarılmışlardı.
Tak, tak, tak.
Çalan kapıyla birlikte uyukladığım yerden sıçramış, zar zor hatırladığım anıdan koparılmıştım.
“Pardon,” genç bir kadın seslendi, “müsait miydin?”
Bir şeyleri hatırlamaya- içinde bulunduğum yer altının ana yetkilisiyle yaptığım konuşmayı hatırlamaya çalışıyordum fakat dağılan dikkatime bakıldığında artık müsait olabilirdim.
“Efendim?” Şeklinde karşılık verdim. Bir yandan da üzerimdeki örtüleri kaldırıp kenara iteliyordum.
“Sana birkaç temiz kıyafet ile kılıcını getirdim.” Konuşan kadın oldukça yumuşak ve sakin bir sese sahipti.
Ayaklarımı yataktan çıkardığımda bileklerime çarpan soğukla donacağımı düşündüm. “Bir saniye, geliyorum.”
Ayakkabılarımı elimden geldiğince hızlı bir şekilde giyindim ve titreye titreye kapıya vardım. Kapı kulpunu indirdiğimdeyse içeriye gerçek bir mutluluk ve heyecan doldu. Duyguları bu kadar belirgin bir şekilde hissedebildiğim ilk seferdi. Öyle ki bunun beni sarhoş edeceğini düşündüm.
Karşımda benden beş altı santim kısa, oldukça sevimli bir kadın yer alıyordu. İki tarafından da balıksırtı örülmüş kahverengi saçlara ve çekik, koyu kahverengi gözlere sahipti.
“Teşekkür ederim,” diyerek hafifçe gülümsemiş; sağ tarafındaki kıyafetleri, bir çift siyah botu ve sol elindeki kılıcımı teslim almıştım.
“Ben Ayana.” İsmini söylediği an neşesini daha da net hisseder oldum. “89. Bölük’ün 3. Takımına liderlik yapıyorum ve şifa tabanlı bir keskin nişancıyım.”
Kendini tanıttıktan sonra gözlerim istemsizce aşağıya, kılıcıma kaydı. Kendimi onun tanıttığı gibi nasıl tanıtırım bilmiyordum. “Tanıştığıma memnun oldum Ayana. Ben de… sanırım yeni öğrenciniz Mira oluyorum.” Saçmalamadan bir karşılık vermeyi denesem de her şeyi elime yüzüme bulaştırma ihtimalim yüksekti.
Bu yüzden Ayana’nın yüzüne koca bir gülüş yerleştiğinde gerilmekten kendimi alamadım. “Keşke,” demişti. “Ama maalesef başlangıç sınıflarından sorumlu olan başka eğitmenler var. İlerleyen zamanlarda birlikte çalışmayı ve gelişimimiz için birbirimizi desteklemeyi çok isterim.”
“Ben de.” Tamamen anın etkisiyle ona katılmıştım. Yaydığı enerji o kadar güzeldi ki kapıyı kapatıp da soğuk odama dönmeyi hiç mi hiç istemiyordum.
“Saat 18.00’da akşam yemeği yiyeceğiz. Uzun zamandır tüm bölük toplanıp da bir şeyler yemiyorduk. Katılmanı çok isteriz.”
Sunduğu teklif heyecanlanmamı sağladığı kadar gerginliğimi de arttırdı. “Ben… Bunun için nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum.”
“Senin bir şey yapmana gerek yok.” Yüzündeki gülüş genişlerken bir adım geriye gitti. “Bizimkilerden birini seni alması için yollarım,” ve bir adım daha. “Son iki yıldır bölük içinde aynı yüzleri görünce, yeni birisi için fazla heyecanlandık. Tanışmak için herkes çok hevesli.”
Nasıl bir yere geldiğimi bile bilmezken buradaki insanların büyük bir coşkuya sahip olması… inanılmazdı.
Başımı onaylarcasına sallamaktan başka bir şey yapamadım.
“Yemekte görüşürüz.” Hafifçe sağa dönmüş,
Benden, “Görüşürüz,” cevabını aldıktan sonra da koridor boyunca yürümeye başlamıştı.
Kapıyı kapatarak derin bir nefes verdim. Yeterince sakinleşebildiğimde ve olduğum ortamın varlığını kesin olarak kabul ettiğimdeyse kalp atışlarım her zamanki düzenine geri döndü.
Odada bir saatin olup olmadığını anlamak için göz gezdirdiğimde kapının yanındaki beyaz duvarda, ayaklı askılığın hemen üzerinde, duvara montelenmiş, soluk bir dijital saati fark etmiştim. Gözlerimi kısarak ne yazdığını görmeye çalıştığımda 17.18’le karşılaştım. Akşam yemeğine neredeyse kırk dakikam vardı.
Elimdeki kıyafetleri yatağın üzerine, botu da yere bıraktıktan sonra saate bir kez daha yanaştım ve tamamen içgüdüsel bir şekilde üzerine dokundum. Soluk beyaz saat, belirgin bir gri rengini aldı. Fakat farklı renk ayarlarına sahip olup olmadığını anlamak için birkaç kez daha üzerine dokunsam da herhangi bir değişiklik olmadı.
Kapının arkasında, sağ tarafında kalan hafifi girintili boşluğa kılıcımı da bıraktıktan sonra çift kapılı küçük kıyafet dolabına yöneldim. Sağ tarafta beş raf, solda ise en altta yüksek bir raf olmak üzere askılık yer alıyordu. Rafta odada giymek üzere beyaz bir çift terlik gördüğümde ayakkabılarımı çıkararak onları ayaklarıma geçirdim.
Son olarak yatağın üzerine bıraktığım kıyafetleri geri almış, odadaki ikinci kapıya yönelmiştim. Açılan kapı beni küçük bir banyoya çıkardığında hemen önümdeki aynalı lavaboda kendimle karşı karşıya kaldım. Birbirine girmiş saçlarımla, uyumaktan şişmiş yüzümle ve tamamen dağılmış ifademle… İşte buradaydım.
Bu vaziyetle o kapıyı açmış, dünya tatlısı kadını yine bu vaziyetle karşılamıştım. Harika.
Rezilliğimi düşünmemeye çalışarak bana verilen kıyafetlere bir göz attığımda koyu gri renginde, hem göğsüne kadar fermuara hem de kapüşona sahip dik yaka bir uzun kolluyla karşılaştım. Ardından ceplerinden bileklerine kadar ince çift siyah şeride sahip -aynı renkte- kargo pantolonuyla bakıştım. Siyah kemeri bile belinden çıkarılmadan teslim almıştım.
Bu, Ayana’nın da üzerinde yer alan, onlar ait üniforma olmalıydı. Farklı olan yalnızca bir çift iç çamaşırı, çorap, havlu ve koyu yeşil renginde sweatshirttü. Hiçbir eşyamın olmadığı bu odada, ihtiyacım olan en temel şeyleri getirmişlerdi ki bunun hazırlanmam gerektiği mesajını verdiği de açıktı.
Lavabo üstü aynalı dolabı açtığımda içinden tek kullanımlık şampuan ve saç kremi, küçük bir el sabunu, yine küçük bir diş macunu ile diş fırçası çıktı. Ayrıca aynanın sağına, duvara küçük bir saç kurutma makinesi monte edilmişti.
Sırlar Okulunun ironik bir otel havası vardı.
✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧
Banyodaki işlerim bittiğinde ve hazır bir şekilde dışarıya çıktığımda, kirli kıyafetlerimi musluğun altındaki kirli sepetine atmış, nemli kalan havlumu saç kurutmasıyla aynı duvara montelenmiş askılığa asmıştım. Yatağı toplamadan hemen önce koyu yeşil sweatshirtü de üzerime geçirdim ve üniformanın kapüşonunu sweatshirtün yakasından çıkarıp düzelttim. Yastığımı kabarttığım sıradaysa gri dijital saatin 17.55’i göstermesiyle karşılaşmıştım.
Yeni kuruttuğum için kabarmış düz saçlarımı daima bileğimde bekleyen siyah toka ile ensemde topuz yapmış, üniformanın şapkasını başıma geçirerek ensemden içeriye soğuk girmesini engellemeye çalışmıştım.
Saatin 18.00 olmasıyla yerdeki botları alarak odanın kapısını araladım. Tavanların duvarla birleştiği kesişim bölgesine yerleştirilmiş ledler her yeri eşit bir şekilde aydınlatırken havalandırma menfezleri bu sefer doğrudan tavanda yer alıyordu. Koridoru incelemeyi bırakarak terliklerimi çıkarmış, aralık kapımın ardından botlarımı giymeye başlamıştım ki bağcıkların biraz fazla uzun olduğunu fark ettim.
“Mira,” ses Iray’a aitti. “Ben de tam seni almaya geliyordum.”
Yanıma iyice yanaştığında gözlerimi botlarına indirmekten kendimi alamadım. Bağcıklarını bacaklarının etrafında iki kez dolayarak sıkıca bağlamıştı. Acaba benim bu uzun bağcıklara çift kurdele atmam yanlış mıydı?
“Bugün için sorun değil ama bir dahakine sıkıca bağladığından emin ol.”
Çok normal bir şeymiş gibi düşüncelerime sesli bir yanıt vermeye devam ettiğinde kurdelelerimi çözerek onları sıkıca bağlamaya geri döndüm.
O ise sürdürdüğüm sessizliğime kendince bir karşılık vermeyi tercih etti. “Rica ederim ne demek.” Son olarak, “Yardım etmemi ister misin?” diye sorduğunda,
Hızla reddettim. “Hayır, teşekkürler, almayayım.”
“Pekâlâ. Acele etme.”
Sonunda bağcık meselesini halletmiş ve dışarı çıkıp kapıyı ardımdan kapatabilmiştim. Iray geldiği yöne -sağa- geri dönerek ilerlemeye başladığında onu takip ettim.
“İçinde olduğun koridorda numaralara sahip bu odalar, mevcut yer altı askerlerine ait,” diye konuşmaya başladı. “Kullanma zorunluluğu yok ancak biz herkese bir odanın tahsis edildiğinden emin oluyoruz. Böylece istedikleri zaman yer altında kalabiliyorlar. Keza sen de istediğin zaman yeryüzüne dönebilir ve sadece eğitimlerin için buraya inebilirsin. Seçiminde özgürsün fakat bir şekilde negatif varlıkların ilgisini çektiğini de söylemek isterim. Eğer ki kabul edersen, kendi başının çaresine bakana kadar birlikte hareket edelim, derim.”
Birlikte hareket etmek benim iyi olabilirdi. Yalnız… “Günlerimin çoğunu burada geçirirsem ailemin ilgisini çekerim.”
“Evet, biliyorum. Ailen ve devam eden okulun seni yeryüzünde tutuklu hale getiriyor.”
Nereden bildiğini sormayacaktım. “Beni epey uzun bir süre izlemiş olmalısınız.”
Kendimi duyacaklarıma ne kadar hazırlarsam hazırlayayım, “Birçoğunuzu izliyoruz,” dediğinde ürpermekten kendimi alamadım. “Özellikle de Sırlar Okuluna kabul almış kişileri tanımamak tuhaf olmaz mıydı?”
Muhtemelen olurdu ama… “Bunu tekrar sorduğuma inanamıyorum ama gerçekten insansınız, değil mi?”
Saf sevginin gezindiği bu koridorlarda ortamın ışıldamasını sağlayan asıl şey tavanlarda yer alan aydınlatmalar değil, Iray’ın gülümsemesiydi. Mavi gözleri ilerlediğimiz yoldan çekilip de bana dönerken, “Tatlısın Mira,” beklenmedik iltifatı beni şok etti. “Sorgulaman gereken onca şey varken bunu düşünmeye devam etmen oldukça tatlı.”
Hiçbir karşılık veremedim. Ne düşünmem gerektiğini, nasıl hissetmem gerektiğini bile bilemedim. Yalnızca onu takip etmeye karar verdim ve belli ki benim bu kararım onu da sessizleştiren ana etmen oldu.
İlerlediğimiz koridor geniş bir alana açıldığında bolca dağınık koltuk ile karşılaştım. İkili koltuklar, üçlü koltuklar, armut puflar, üzerinde satranç takımlarının dizili olduğu sehpalar ve rahat gözüken sandalyeler, birkaç kitaplık ve onca kitapla muazzam gözüküyordu. Biraz önce içerisinden çıktığım oda ve koridorların aksine birçok renk içeriyor; bu da onu daha ilgi çekici kılıyordu.
Vaktimin bir kısmını orada geçirmek için arzu duysam da bunu bastırarak önümdeki bedeni izlemeye devam ettim. Geniş dinlenme alanını arkamızda bıraktık ve sonu gözükmeyen yolumuza devam ettik.
Iray’ın adımları yavaşlamaya başladığında hafifçe sola yanaşarak ‘YEMEKHANE’ yazılı kapının önünde durdu. Açmak üzere elini kapının üzerine attı ancak harekete geçmeden önce bir kere daha gözlerini benimkilere çıkarmıştı. “Masadakilerin heyecanına fazla kapılma ve sorulan sorular canını sıkarsa bana haber ver,” dedi. “Zevkle müdahale ederim.”
Ardından kapıyı araladı ve içeriye girmem için olduğu yerde beklemeye devam etti. Nezaketini reddetmek istesem de ısrarcı bakışları altında ilerlemek zorunda kaldım.
Yüzlerce kişiyi rahatça bünyesine alabilecek geniş bir yemekhane; ikişer ikişer yerleştirilmiş banklı masalar ve birbirine çarpan tabak çatallar fazla gürültü olmasa da birçok sesi içerisinde barındırıyordu. Iray’ın işaret ettiği tarafa yanaştığımda bazılarının çoktan yemeğine başladığını, bazılarının da heyecanlı bakışları ile bizi beklediğini görebiliyordum.
Bir de ilginç bir şekilde masada yer alan herkesin saçını örmesi üzerimde tuhaf bir etki bırakmıştı. Sanırım… biraz yabancı hissetmiştim. Erkekler üç ve kızlar da iki balıksırtı örgüsüne sahipken ben saçlarımı ensemde öylesine toplamış, onu da şapkamla saklamıştım.
“Hoş geldin.” Birkaç kişi birlikte söylediğinde,
Onlara uyum sağlayarak karşılık verdim. “Hoş buldum.”
Ayana ve Göksel eş zamanlı bir şekilde kayarak ortalarını açtığında, doğal bir şekilde yanlarına yönelmiş, ahşap bankta gergin bir şekilde aralarına oturmuştum. İçinde olduğum yer, etrafta süzülen güzel duygular ve benim için doldurulmuş yemek tepsisindeki yemekler o kadar harikaydı ki… Kendimi bebek gibi hissediyordum. (Dünya’ya yeni gelmişim gibi, fazlasıyla yabancı bir ortamın içindeydim.)
Ayrıca duydukları heyecan o kadar şeffaf bir şekilde yansıyordu ki ben de heyecanlanmaktan kendimi alamıyordum.
“Yemekten sonra odan için alışverişe çıkmak ister misin?” diye sordu Ayana. “Yoksa evindeki eşyaları mı getireceksin?”
‘Odan’… Odam demek.
“Teşekkür ederim ancak kendim bir şekilde halletmeye çalışacağım.” Evdeki eşyalarımın çoğunu getirmem mümkün değildi. Bu kesinlikle ilgi çekerdi ancak bana verilen odayı kendime benzetmem için birkaç küçük parçayı yürüteceğim kesindi.
“Yardıma ihtiyacın olursa haberim olsun.” Yüzündeki hafif gülümsemeyle tabağına döndü ve tekrardan yemeğine odaklandı.
Hemen herkes iştahlı bir şekilde yiyor, yediklerinden gerçekten zevk alıyordu. Öyle ki daha fazla dayanamadan tepsimde yer alan böreğe çatalımı batırdım ve ben de bir lokma aldım.
“Demek sonunda yemeye karar verdin.” Göksel’in imalı sesini duydum. “Karnın guruldayana kadar yemeyi reddedeceğini düşünüyordum.”
Temiz sesi ve neredeyse pürüzsüz telaffuzu, söylediklerini yanlış anlamama neden olabilirdi; buna rağmen garipsemedim. Yan yana bulunduğumuz bu kısa zamanda kendine özgü ve sabit bir konuşma tarzı olduğunu fark etmiştim.
“Unuttun mu? Kuşburnu tüm kuşkularımı yok etmişti.”
Ciddi ifadesi duyduklarıyla bozuldu ve düz dudaklarına küçük bir gülümseme yerleşti. “Buna sevindim.”
“Kılıç kullandığını duydum,” adını bilmediğim biri seslendi. “Bu konuda bahsedildiği kadar iyi misin?”
“Uhmm… Hayır. Aksine aceminin tekiyim.”
“Gerçekten mi? Negatif varlıkları görmediğin halde içlerinden birini öldürdüğünü ve birini de yaraladığını duydum.”
Şey… “İsteyerek yaptığım bir şey değildi.”
Turuncu saçlara ve sevimli çillere sahip başka bir kız, “Görünüşe göre yakın mesafe savaşçısısın. Peki tabanın ne?” diye sorduğunda bakışlarımı karşımda, sağ çaprazımda oturan Iray’a yönlendirdim. Neden bahsedildiğini anlamadığım için bana yardım etmesini umuyordum.
Dışarıdayken söylediği gibi yardımıma koştu ve benim yerime sorulan soruyu cevapladı. “Ben de yakın mesafede yer alacağını düşünüyorum Öyke. Tabanı konusunda da…” Gözlerini kısa bir an cevaplamakta olduğu kızdan alıp bana çevirmişti. “Mira’nın bunu hatırlayıp hatırlamadığından emin değilim ama Viera’nın söylediğine göre karşımızda yeni bir empat yer alıyor.”
Iray’ın ‘empat’ demesinden hemen sonra bazıları gözlerini devirmiş, bazıları da derinden gülmeye başlamıştı.
Az önceki Öyke isimli kız Iray’a laf attı. “Neden bu işin altında parmağın varmış gibi hissediyorum?”
Iray’ın dudaklarından gerçek bir kahkaha döküldü. “Hiç de bile!”
“Onu kendi takımına almak için Viera’yı ikna ettiğine neredeyse eminim.”
“Neden böyle bir şey yapmaya gerek duyayım?”
Birbirlerine attığı imalı bakışlar ve konuşurken kullandığı samimi tonlamalar ikisinin ne kadar da yakın olduğunu gösteriyordu.
“Neden mi?” Öyke tek kaşını kaldırarak iki sıra yanında oturan Iray’a meydan okuduğunda,
Iray da aynı şekilde kaşını kaldırdı. “Evet?”
“Bu zamana kadar -duyduklarıma göre- 89. Bölük için askerlerini hep eğitimini tamamlayanlar arasından seçmişsin. Şimdi ise eğitimine başlamamış bir askeri… ‘Asker adayını’ bizimle tanıştırıyorsun. Açıkça insan kayırıyorsun.”
Söyledikleri kulağa korkunç geliyordu ancak ifadeleri o kadar cana yakındı ki kötü bir niyetle söylenmediği anlaşılabiliyordu.
“Hayır,” Iray reddedişini ‘ı’ harfini uzatarak yaptı. “Yaptığım şey insan kayırma değil Öyke’cim. Sadece diğer bölük liderlerinin ilgisini çekmeden yapmam gerekeni yapıyorum.”
“Demek öyle?”
Iray onun sorgulayışına tekrardan karşılık vermek yerine, “Sana harika bir arkadaş getirdim. Hiç mi sevinmedin?” dediğinde,
Öyke’nin gülümsemekte olan dudakları yeterli bir cevaptı. Buna rağmen eklemekten çekinmedi. “Sevindim.” Bal rengi gözleriyle sözlerinin devamını bana yöneltmişti. “Uyanışını gözlemlemekten ve zor zamanlarında destek olmaktan keyif alırım.”
“Bundan şüphe etmiyorum.” Iray bir kere daha benim yerime konuştuğunda sözlerinin nereye evrildiğini anlamak benim için geç oldu. “Yine de o zor zamanlarda dikkatli olmanı öneririm Öyke. Mira’nın çekici ruhu negatifleri mıknatıs gibi kendisine çekerken kendini tehlikenin ortasında bulabilirsin.”
Öyke yüzündeki sevecen ifadeyi silmeden Iray’a geri döndü ve gülüşünü biraz daha genişletti. “Tecrübesiz bir bebekmişim gibi konuşuyorsun.”
Iray’ın yüzüne yerleşen gülüşün, Öyke’nin yüzündeki o gıcık gülümsemeden pek bir farkı yoktu. “Negatiflere karşı yabancı olduğundan değil, Mira’ya karşı yabancı olduğundan,” diye devam etti. “Aşina olduğun varlıklara mükemmel bir karşılık vereceğinden şüphem yok ancak asker adayımız düşündüğünden daha tehlikeli gözüküyor.”
Tehlikeli olan o mutantlar değildi de ben miydim? Nasıl bir şakaydı bu?
“Sürüngen.” Solumdaki Göksel hafifçe yanaşarak fısıldadığında, düşüncemi düzeltmek istediğini anlayabiliyordum. Yine de sessiz kalıp öylece yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamadım.
“Tehlikeli değilimdir.” Neden bilmiyorum ama kendimi savunma ihtiyacı hissettim. Ortam gergin değildi ve belli ki aralarında şakalaşıyorlardı. Buna rağmen kendimi durduramadım ve açıkça kendimi rezil bir durumun içerisine soktum. Evet, rezil bir durum. Öyke ve Iray’la birlikte birkaç kişi daha kahkaha atmaya başladığında utanmaktan kendimi alamadım.
“Çok tatlısın Mira.” Öyke’nin iltifatı da biraz önce Iray’dan aldığım kadar utanç vericiydi. “Senin gibi tatlı birinin aramıza katılmasına çok sevindim.”
Onlar aralarında konuşmaya geri dönerken dikkatimi dağıtmak için yemeğime dönmüş, zamanla sakinleşirken Ayana’nın mevcut kahkahalardan sıyrılıp bedenini biraz olsun bana çevirdiğini fark etmiştim.
“Durumu anlamanda yardımcı olayım,” dedi. “Uyanışını gerçekleştirmeye başlayanlar ilk olarak yatkın olduğu psişik özelliğinde açılım yaşıyor. Bizler de bu açılımı taban olarak adlandırıyoruz. Gelişim sürecinde aktifleşecek diğer psişik özelliklerin yanı sıra tabana özgü ortaya çıkan psişik özellikleri de ilgiyle takip ediyoruz.”
Söylediklerinden pek bir şey anlamasam da dinlemeye gayret gösterdim.
“89. Bölük’te birçok farklı taban bulunmakla birlikte yoğun olarak empat, anı görücü ve şifacılar yer alıyor. Iray’ın liderliğini üstlendiği takımda empatlar, bende şifacılar ve Göksel’de de daha çok anı görücüler bulunuyor. Öyke bu yüzden empat olmana takılıyor. Açıkça Iray’ın takımında olacağın için, seni kendi yanına alabilmek adına Viera ile uğraştığını düşünüyor.”
Iray’ın beni özellikle yanında tutmak için bir sebebi olup olmadığını bilmiyordum. Ayrıca onun Bölük Komutanı olduğunu sanıyordum. Aynı zamanda kendi bölüğü içindeki bir takıma da mı liderlik yapıyordu?
“Orası biraz karışık,” düşüncelerime erişen Göksel, kısık bir ses ile karşılık verdiğinde gözlerimi Ayana’dan alıp ona çevirdim. “Iray’ın kendi kendine sebep olduğu istisnai bir durum var. Bu yüzden bölük yönetimini ve rütbe durumunu daha sonra kurcalamanı tavsiye ediyorum.”
“Eğitim sürecini tamamladığında ve öğrencilikten teğmen rütbesine yükseldiğinde,” Ayana’nın sesi bir kere daha kulağıma ilişti. “Üstün olacak Iray çoğu açıklamayı yapacaktır. Şanslıysan öncesinde birkaç tüyo da verebilir.”
Çok fazla soru, çok fazla bilinmeyen, çok fazla bilgi.
Koca bir havuz.
İçinde rahatça boğulabileceğim bir havuz.
**
Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛