Bölüm 8: Yakut

 

Mira

 

Metrodan indiğimizde Iray’ı takip etmeye devam ettim. Nereye gittiğimize dair hiçbir fikrim yoktu ancak bana yolu gösteren bedeni güvende olduğumu söylüyordu. Bu yüzden attığım adımları sorgulamadım.

Metronun kalabalığında birine takılıp da düşmemek için yere bakıyordum ve merdivenler son bulduğunda başımı henüz kaldırabilmiştim. Fazlasıyla sessiz bir sokak, tek tük yanan ev lambası, yoğun ıssızlık… Burası kesinlikle istasyonun çıkışlarından biri değildi.

“Başın mı döndü?” Aniden durduğum için fazladan birkaç adım ilerleyen Iray arkasını dönmüş ve öyle sormuştu.

“Hayır.” Udar’la yolculuk yaptığım -göremediğim bir portaldan geçeceğimiz ya da kabaca ışınlandığımız- zamanlar bileğimi ya da kolumu hafifçe tutar. Geçiş yaptığımızı az çok belli eden bir hissiyat tarafından çevrelenirdim. Iray’da ise bunların hiçbirini hissetmemiştim. “Yalnızca… Böyle bir şey yapmadan önce haber vermeni tercih ederdim.”

Onun birçok şeyde fazla iyi olduğunu düşünmekten kendimi alamadım.

“Özür dilerim.” Yanına gelmemi beklerken göz temasını kurmaya devam etti. “Seni bu kadar rahatsız edeceğini bilemedim. Çoktan alıştığını düşünüyordum.”

Sırlar Okulunun varlığına alışmış olmam psişik güçlere de alıştığım anlamına gelmiyordu.

“Evet, çoğu şeye alıştım ama,” yürümeye devam ettik, “şaşırma payımı da eksik etmezsen sevinirim.”

“Şaşırma payı.” Sevimli bir ses tonuyla beni tekrar etti. “Ziyaretimizin sahibine de belli bir şaşırma payı bırakmalı mıyım o halde?”

Bedeni biraz daha yanaştı ve yürüdüğümüz ıssız sokaklarda elinden geldiği kadar sıcak bir ortam yaratmaya çalıştı.

“Muhtemelen.” Mırıldanarak verdiğim karşılık Iray’ın bir kere daha dönüp bana bakmasına neden oldu. “Gece yarısı olmadan eve dönebilecek miyim?” Konuyu değiştirmeye çalıştım.

Etrafa sinmiş derin sessizlik, Iray’ın kısık kıkırtılarını duymamı kolaylaştırdı. “Elbette, Külkedisi’ni gece yarısından önce evine bıraktığımdan emin olacağım.”

Iray’ın pek de güldürmeyen şakasından sonra sessizlik tekrar hâkim olmuş, bu şekilde on dakika daha yürümeye devam etmiştik. “Bunu sormak için elimden geldiğince ertelemeyi denedim ama,” üşüdüğüm için hemen yanımdaki bedenin koluna girdim, “tam olarak neredeyiz?”

“Fazla uzak değil.” Elimi tutarak koluna daha sıkı sarılmamı sağladı. “Eskişehir’deyiz.”

Gece mavisi, iki katlı bir evin önünde durduğumuzda verdiği cevaba şaşırmak için uygun bir zamanı bulamamıştım bile.

Evi benimle izlemeye devam ederken buruk gülümsemesi bir kere daha yüzüne yerleşmiş, hiçbir şey söylemeden zaman öldürmeyi tercih etmişti. Hazır olduğunda bedenin bana çevirdi ve yavaşça kolumdan çıktı. Ensesinde topladığı saçları açarak aynı noktada sıkı bir topuz yapmaya odaklandı.

“Ne yapıyorsun?” İstemsizce sorduğum soruyu,

Cevaplayabileceği en basit şekilde cevapladı. “Gördüğün gibi saçlarımı topluyorum.”

“Demek istediğim o değildi. Yani… Neden?”

“Pekâlâ…” Heyecandan sol bacağımı titretiyor, serin havada ısınmak için ellerimi birbirine sürterken Iray’ın saçlarını toplamasını bekliyordum. “Daha önce de söylediğim gibi, küçük bir pratik için buradayız. En azından sen o nedenle buradasın.”

Pratik, empati için pratik… “Duygu antrenmanı.”

Kabaca söylediğim iki kelime Iray’ın derin bir nefesi havaya salmasına neden olurken heyecanını bastırmaya çalışıyormuş gibi gözüküyordu.

“Ben kapıyı tıklayacağım. Sonra içeriden ses gelmeyecek.” Bir simülasyondaymışız gibi anlatmaya koyuldu. “Ardından kapıyı açacağım ve sen de dışarıya çıkan enerjiyi tanımaya çalışacaksın. Tanımak diyorum, evet, çünkü senin için tanıdık olması gereken bir enerji bu. İleride tekrardan karşılaşacağınız için söylüyorum, önceden aşina olursan işleri benim için kolaylaştırmış olursun.”

“Peki ya sonra?”

“Seni evine geri yollayacağım. Dairenizin tam önüne.”

Madem böyle tek atışta kapı önüne kadar seyahat edebilmemize izin vardı, neden on dakikadır buz gibi havada bizi yürütüyor-

“Haha…” Iray içimden geçirdiklerimi duyup da gülerken onu azarlamak istiyordum. Buna rağmen karşımdaki çaresiz görüntüye sesimi çıkaramadım. O kadar kırılgan gözüküyordu ki…

“Tamam, boş ver.” Bu konuyu onunla daha sonra konuşacaktım. “Ziyaretimize odaklanalım.” Bir an önce eve gitmek istiyordum.

“Elbette…” Yüzündeki o kırgın ifade tam olarak geçmese de harekete geçebilecek kadar cesarete sahip olmalı ki evin kapısına doğru adımlamaya başladı. Hemen yanına geçmek istediğimde ise eliyle önümü kapatarak, “Arkama geç,” demişti.

“Beni endişelendiriyorsun.” Evin kapısına çıkan üç merdivenin en üstünde Iray ve bir altında da ben yer alırken mırıldandım.

“Endişelenecek bir şey yok,” derken nasıl bir ses tonuna sahip olduğunun farkında mıydı? Karşımda neredeyse dağılmak üzereydi ve buna rağmen beni korumaya alıyordu. “Bana güvenebilirsin.”

Son sözlerinden sonra yumruk yaptığı elinin tersiyle kapıyı üç kez çaldı. Zili tercih etmedi ya da kapıya asılmış tokmağa dokunmadı. Yalnızca elini kullandı ve içeriden ses gelmediği zaman kapıyı bir kez daha çaldı. Sessizlik devam etti. Iray arkasındaki bana uzanarak dikkatlice elimi tuttu. Gözlerim avucunda kaybolan parmaklarıma indiğinde, kapı hafifçe aralandı.

Herhangi biri açmamış ya da kendi kendine açılmamıştı. Iray kapıya dokunmaya devam eden eliyle çelik kapıyı hafifçe ittirmiş, ardından da… Ardından da beni mahvetmişti.

Ben…

Korkunç, çok ama çok korkunç duygular tarafından çevrelendim. Yalnızca bedenim değil, tüm varlığım evden çıkan enerji ile sarsılmaya başladı. Ölüm kokan… Etrafındaki her şeyi paramparça etmek isteyen bir hüzündü bu.

Birinin ilk duygu okumasında bunları yaşaması normal miydi? Deneyimsizin teki olarak nefesimin kesilmesi, duyduğum her duygu tarafından içeriye koşmayı ve hiçbir zaman son bulmayacakmış gibi hissettiren bu duyguların sahibini dindirmeyi istemem normal miydi?

“Iray…” Kontrolsüz bir şekilde elini sıkarken adını fısıldadım. Boğulacakmış gibi hissediyordum.

Belli ki içeriye girmek için hazırlanan Iray başını bana çevirdiğinde ve kan çanağına dönmüş gözleriyle yüzleşmeme neden olduğunda gözyaşlarımı daha fazla kontrol edemedim. Ağlamamak için kendisini tutan adamın karşısında dağılmaktan kaçınamadım.

“Iray,” ona bir kere daha seslendiğimde bedenini çevirerek merdivenlerden indi ve beni de kendisiyle birlikte indirdi. “Iray ben-” ben hiç iyi değilim.

Boğazıma saplanan ağrı konuşmama engel olurken Iray tutmaya devam ettiği elimi sıktı ve diğeriyle de elinden geldiğince göz yaşlarımı sildi. “Teşekkür ederim Mira.” Boğuk sesi ellerimin uyuşmasına neden oldu. “Bundan sonrasıyla ben ilgileneceğim. İzninle seni evine yollayayım.”

Gerçekte iznimi almıyordu ve beni evime yollamak için çoktan hazırdı.

“Bunu nasıl yapacaksın?” Zorlukla konuştuğumda bana herhangi bir yanıt vermeyi düşünmüyordu. İçeridekiyle, “nasıl yüzleşeceksin?”

Yalnızca gülümsedi, yutkundu ve gözlerini kırpıştırırken burnunu çekti.

Ellerini uzaklaştırdığında ve bir adım geri gittiğinde kendimi evimin önünde buldum. 24 numaralı dairenin önünde, sırtımı yorgunlukla kapıya yaslarken soluklanmaya çalışıyordum. Ciğerlerimi biraz olsun doldurmaya ve üzerimdeki tüm bu yoğun enerjiden kurtulmaya ihtiyacım vardı.

Gerçekten mi?

Gerçekten de buna mı ihtiyacım vardı? Sanmıyorum.

Doğru düzgün nefes dahi alamazken çantamın içerisini karıştırmaya başlamış, anahtarlarımı bulabilmek için harcadığım saniyelerin sonrasında kapıyı açıp banyoya yönelmiştim. Evdekilerin dikkatini çekmek istemiyor, nasıl bir kriz geçiriyorsam dışarıdakilere belli etmeden üstesinden gelmeyi umuyordum.

Yakut.

Bacaklarım titremeye devam ederken banyonun kapısını zorlukla kilitledim ve yere çökerken kendimi yaralamamak için kapıdan destek aldım.

Yakut.

Biraz önceki o ev…

Evin içerisindeki kişi derin bir acı çekiyor, çektiği acılara açıkça daha fazla katlanamıyordu. Gözyaşlarım onun için şiddetle akmaya devam ederken önümü göremiyordum. Burnumu geçtim ağzımdan dahi nefes alamıyor, kalbimi sarmalayan birçok tehlikeli duygu nedeniyle boğulmaya devam ediyordum.

Kırmızı bir yakut.

Yere kapandım. Ölmemeyi dileyerek yere kapandım ve nefes almaya çalıştım.

Kan kırmızısı bir yakut.

Öldürücü güzellikte bir yakut.

Zihnimde dolanan boğucu düşünceler dudaklarıma ağırlık yaparken, “Erel,” tanımadığım bir adamın ismi inlemeyle birlikte dışarıya döküldü.

Gözyaşlarım onun için akmaya devam etti.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 7: Yüzleşme

 

Iray

 

Sevgilim,

Bugünün gelmesini ne kadar çok istediğimi biliyorsun. Bunun için an kolladığımı, bunun için sabrettiğimi ve bunun için birçok şeyle yüzleştiğimi biliyorsun.

Şimdi ise, yeni yılın ilk gününde, onunla yüzleşiyorum.

Son beş yıldır yeryüzüne tek bir adımını dahi atmayan, hayatında olup bitenleri bir usta gibi herkesten saklayan ve belki de karşı karşıya geldiğimizde kim olduğunu tanımakta zorlanacağım o adamla karşılaşıyorum.

Mira’yı da kendimle birlikte sürüklediğim için pişman olur muyum, bilemiyorum. Hissiyatım bir şekilde doğru adımlar attığımı ve yaptığım şeyi sürdürmem gerektiğini söylüyor. Zihnim beni durdurmaya çalışıyor, mantığım devamlı risk aldığımı söylüyor fakat kalbim… kalbim hiç olmadığı kadar durgun Sevgilim.

Konu Mira ve Erel olduğu zaman, kalbim daima doğru yolu gösteriyor.

Bu yüzden bu fırsatı kaçırmayacağıma dair kendime söz veriyorum. Kendime, sana ve Yaratan’a söz veriyorum.

Erel’i yanıma çekebilmek için kartlarımı açık bir şekilde oynayacağımın ve bunca yıldır iletişim kurmanın imkânsız olduğu adama güvenle yaslanmak zorunda olduğumun farkındayım. Nasıl bir yola girdiğimin farkındayım. Evet, hemen her şeyin farkındayım.

Sadece… Zaman zaman benim de kaygılandığım oluyor. Ne kadar iddialı olursam olayım, hâlâ sana ihtiyaç duyuyorum. Fazlasıyla iyi bildiğin üzere seni özlüyorum. Anılarım beni sarmaya devam ediyor ve yürümekte olduğum bu karanlık sokaklarda düşüncelerim seninle dolmaya devam ediyor. Tedirginim. Bugünün gelmesini ne kadar çok istersem isteyeyim, endişelerimden tamamen arınamıyorum. Heyecanımın beni ele geçirmesine dur diyemiyorum ve bu nedenle fiziksel bir desteğe ihtiyaç duyuyorum.

Yürüdüğüm yolda bana eşlik eden Mira’ya biraz daha yanaşmaya, biraz sonra gireceğim mücadele için eski bir dosta yaslanmaya ihtiyacım var. Şu anda yanımda olmayan senin yerini… biraz bile olsa doldurmaya ihtiyacım var.

Böyle tehlikeli bir oyunu oynamaya karar verdiğimizde Sevgilim, birbirimizden uzak diyarlarda kısa bir süreliğine de olsa ayrı kalmaya karar verdiğimizde deli cesareti göstermiş olmalıyız.

Bunu kabul eden ben, bizzat delirmiş olmalıyım.

Tam da şu an gözlerime bakmanı, yüzümü avuçlarına alıp yanaklarımı okşamanı, sen saçlarımı severken bedenine sıkıca sarılmayı istiyorum. Küçük bir çocuk gibi ‘korkuyorum’ dediğimde, bana korkacak hiçbir şey olmadığını ve bu savaşı çoktan kazandığımı söylemeni istiyorum Sevgilim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 6: Temel Kurallar

 

Mira

 

Rahatça boğulabileceğim bir havuzun içerisine girdiğimden bahsetmiştim. Bu konuda yanılabilmeyi çok isterdim. Hayatıma bir anda dahil olanlar karşısında muazzam bir uyum sağlayabilmeyi ve etrafımda olup bitenleri bir aptal gibi izlememeyi tercih ederdim. Oysa gerçekte aptal bile değildim.

Yeryüzünün her bir köşesine yayılmış onca yalanın arasından sıyrılmaya, edindiğim bilgileri bünyeme işlemeye çalışıyordum. Ayrıca delirmediğimi, tüm bunların gerçek olduğunu, gerçekten de yer altında eğitim aldığımı; ailemin evde olmadığı bir hafta içerisinde başıma gelenleri sindirip hayatıma yeni bir düzeni inşa etmeye çalıştığımı herkese haykırmak istiyordum.

İstiyordum istemesine de… Tüm bunları gerçekleştirmek ve gerçekleştirmeyi düşünmek arasında ciddi bir eylem farkı yer alıyordu.

Son zamanlarda hâl ve hareketlerimde gözlenen değişim kimilerinin umurunda olmuyor, kimileri de sadece ruhsal konulara ilgimin arttığını düşünüyordu. Bu alanda birkaç kitap karıştıran, elinden geldiğince araştırma yapıp zihninin içindeki bulmacaları çözmeyi deneyen ve biraz da saplantı durumu gözlemlenen birinden fazlası değildim.

En azından annemle babamın bu şekilde düşündüğünü görebiliyordum. Bunca zaman kızlarına karşı saygılı olmayı tercih ettiklerinden; bir anda astrolojiye ilgi duymama, numerolojiyi araştırmama, antik uygarlıklar hakkında birçok kitabı çalışma masama yığmama pek de ses çıkarmamışlardı. Fakat karşılarına günbegün yeni bir Mira çıkıyordu. Onlar da sürdürdüğü sessizliğin nereye gideceğinden tedirgindi.

Yeni yıla girerken, yılbaşı için hazırlanmış akşam yemeğinde, tam da bu nedenle üniversitedeki derslerimi aksatmamam konusunda kısa bir hatırlatma yaptılar. İyi bir derece ile mezun olmamı ve sonra da hayatımı devam ettirebileceğim en iyi çizgide devam ettirmemi istediler. Bu onların daim isteğiydi.

Ablamın hayatına da benim hayatıma da genel çerçevede karışmamayı tercih etmiş, kararlarımıza saygılarını açıkça belirtmişlerdi fakat hayatımızı mahvetmemizi de istememişlerdi. Yürüyeceğimiz yolu kendimiz bulmamız için oldukça inatçı davranmışlardı. Sorumluluk almamızı ve yaptığımız her şeyle ilk olarak bireysel karşılaşmamızı doğru bulmuşlardı. Yerine göre şımartıldığımız doğruydu fakat ablamdan farklı olarak ben üzerimde daima bir baskı hissetmiştim. Karşımdaki kişiyi hayal kırıklığına uğratmak, beklentilerini karşılayamamak ve aldığım sorumlulukların sonucuyla birinci elden yüzleşmek düşündüğümden daha zordu.

Başarılarımla herkesin önüne gururla çıkabileceğimi ancak başarısızlıklarımı çözümleyemezsem ve bir başarıya dönüştüremezsem yok olup gitmem gerektiğini düşünüyordum. Ne de olsa sorumluluk bana aitti. Sorumluluk daima bana ait olmuştu.

Bu yüzden ailemin benimle yaptığı konuşma yer altında ve yeryüzünde olanları dengede tutmak için ekstra çaba göstermeme neden oldu. Bu zamana kadar inandığım işleyiş devam etse ve Dünya’da olup bitenlere kendim bir yer bulmaya çalışsam daha kolay olabilirdi ancak böyle bir şey mümkün olmadı. Dünya’da olağan bir konum bulmak ve uyuyan birçok insan gibi süregelen akışı devam ettirmek yapabileceğim bir şey değildi artık. Yeni bir sorumluluğa sahiptim. Kendimi ve sonra da yeryüzündeki tüm bu kuklaya dönmüş insanları uyandırmam gerekiyordu.

Bu halde… Üniversiteden mezun olduktan sonra kendime nasıl bir yol çizebilirdim? Göksel ve Iray’ın söylediğine göre Yaratan tarafından bahşedilmiş bir hayat amacına zaten sahiptim. Durum böyleyken mevcut akıştan sıyrılıp benim için yazılmış olana gitmek oldukça cezbedici gözüküyordu; ancak ailemin buna nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum.

Gerçekliğim bu kadar darmadağın olmuşken elimde tutacağım diplomanın işime yarayacağından emin değildim. Şu anda bile son üç haftadır aldığım temel düzeydeki bilgileri güçlendirmeyi ve onlar için olabilecek en iyi asker olabilmeyi önceliğim olarak görüyordum.

Daha ilk haftada sindirmeye çalıştığım tüm bu yeni gerçeklik, kalbimi tatminlik duygusuyla doldurmuştu. Çok daha öncesinde dünyanın yalanlarını kırmadığım ve yer altında olup bitenlere dahil olmadığım için üzgündüm. 22 yıllık yaşamımda aralarına bu kadar geç dahil olduğum için tarif edemediğim bir pişmanlık yaşıyordum.

Kulağa komik gelecek ama o akşam evime gelen mutanta bir teşekkür borçluydum. Onun sayesinde tüm bunları tatma fırsatı yakalıyordum: Huzur, sevgi ve mutlulukla dolup taşan koridorlar, kahkahaların gezindiği koca bir yemekhane, büyülü kılıçların, okların ve ileri teknoloji silahların gürlediği çalışma salonları… Kulağa fazlasıyla sıra dışı gelen tüm bu mucizeleri deneyimleyebiliyordum. Koridorlarda gezen saf sevgiye, sınıflarda dolaşan yoğun merak duygusuna ve savaşmak için özenle hazırlanmış salonların içerdiği gerginliğe her geçen gün daha da alışıyordum.

Sırlar Okulu öğrencileri kaba bir şekilde fen bilimi dersleri alıyor, gezegenleri okumayı, sayılar içerisine gizlenmiş şifreleri ve özellikle de insanın kendi özünü çözmeyi öğreniyordu. Yakın veya uzak mesafe savaşçısı olması fark etmeksizin herkes yakın mesafede saldırı ve savunmaya basit bir şekilde hâkim olmak zorundaydı. Ardından kendi alanına yöneliyor ve bunlar için ek dersler alıyordu. Ben ise mevcut halimle Kuantum Fiziğine Giriş, Astroloji, Meditasyon, Başlangıç Seviyesinde Yakın Mesafede Saldırı ve Savunma, bir de Kenjutsu derslerine giriyordum. Ayrıca derslerde -veya okulda- belli bir yaş skalası bulunmuyor, 5 yaşından tut 65 yaşına kadar birçok kişi kendine uygun derslere girebiliyordu.

Bedenlerin yaşı ruhun yaşını yansıtmıyordu ve öğrenilmesi gereken bunca şey varken yeryüzünde bu bilgilerin kıyısından bile geçilmemesi insanı oldukça üzüyordu.

Ruhun yaşına değinmişken… Bahsi geçen enkarnasyon hakkında birkaç yazı okumak ya da Öyke’nin anlatımlarını dinlemek bir anda aydınlanmamı falan sağlamamıştı.

Yazılanlara göre ‘enkarnasyon’ ruhun beden almasına verilen bir isimdi. Ruhun bedenlenmesi, yoğun madde alemine doğmasıydı.

Beyin, bedenin organizatörüydü ve fizik yapısının ötesinde manyetik bir alana sahipti. Bu alan bedenin en akışkan, ruhsal dünyaya en yakın tarafıydı. Esasen sahip olduğumuz enerji -eterik- bedenimizin en katı tarafıyla dünya bedeninin en akışkan tarafı bir araya gelerek bağlantı kuruyordu. Kurulan bağlantıyla da ruhun enkarnasyonu/bedenlenmesi gerçekleşiyordu. Bağlantı koptuğunda da bizler -yeryüzü insanları- bunu ölüm olarak adlandırıyorduk.

Buraya kadar olanları mantığıma sığdırabiliyordum. Ruhun varlığına inandığım için doğum aşamasını ve Dünya’ya gelişimizi bu şekilde kabullenmek zor gelmiyordu. Kafamı karıştıran ve anlamakta güçlük çektiğim kısım ölümden sonrasını kapsıyordu. Ruhun ölümden sonra bedeni terk etmesi ve kendine uygun amaçları gerçekleştirmek için yeni bir beden arayışına girmesi, hayat planını yerine getirebilmek için diğer ruhlarla da yardımcı sözleşmeler imzalaması… İşte bu kulağa fantastik geliyordu.

Özellikle de Dünya’da kullandığımız bedenin ve üst benlik olarak adlandırabileceğimiz esas enerji bedenimizin arasında sürekli bir sirkülasyon olduğunu öğrendiğimde benden iki tane olup olmadığı konusunda ciddi bir karmaşaya kapılmıştım. Öyke ise bu durumu ‘öz’ olarak özetlemişti. Zihnimin ve kalbimin bir köşesine ilişmiş özümü fark ettiğimde birçok şeyi anlamak kolaylaşacaktı.

Ne zaman özümde sahip olduğum bilgileri Dünya’da da kullanmaya başlayacak ve ne zaman -son yok oluşa kadar- ruhumun görevlerini yerine getirebilecektim, işte o zaman tüm bu enkarnasyon süreci son bulacaktı.

Neyse ki tüm bu bilgileri sindirmeye çalışırken Sırlar Okulunun koridorları yardımcı olmuş, geçirdiğim üç haftanın sonucunda biraz daha bilinç kazanır olmuştum. Artık yer altında attığım her bir adım zihnimdeki bilgi düğümlerini teker teker çözüyor; fakat bir yandan da varlığını bile fark etmediğim yeni düğümlerle yüzleşmemi sağlıyordu.

Temel öğretiler dışında, 89. Bölük hakkında öğrendiklerime geldiğimde ise…

89.Bölük de diğer bölükler gibi bünyesinde 3 takım bulunduruyordu. 1. ve 2. Takım yakın mesafe, 3. Takım uzak mesafe savaşçısıydı. 1. Takıma Iray liderlik yapıyordu ve yoğunlukla empat tabanlıların bulunduğu bir takımdı. 2. Takım’ı Göksel’in altındaki anı görücüler oluşturuyordu ve 3. Takım da Ayana’nın altındaki şifacılara sahipti. Tabanlar -Ayana’nın da söylediği üzere- kişilerin uyanış aşamasında ortaya çıkan ilk psişik özelliğini ifade ediyordu ancak insanların sahip olduğu psişik özellikler bununla kısıtlı değildi. İnandıkça gelişiyor, geliştikçe bilgiyi beden daha iyi muhafaza ediyordu. Muhafaza sonucunda ise diğer özellikler açığa çıkıyordu. Bu da birinin aynı anda; empati, telepati, şifa ve telekinezi gibi özelliklere sahip olabileceğini gösteriyordu.

Duyguları/enerjileri en derininden canlandırarak hissetme ve ruh okuma (empati), canlılarla zihinsel iletişim kurma (telepati), canlı veya cansız fark etmeksizin temas ile taşınılan anılara sahip olma (anı görü), kendini veya bir başkasını iyileştirme (şifa), gezegen içerisindeki hızlı geçiş alanlarını (portalları) kolayca açıp kapatabilme ve bizzat bu geçiş alanlarını oluşturabilme, halüsinasyon oluşturabilme, zihin ile oynayabilme… ve daha birçok şey.

89.Bölük’teki kişilerin ne kadar geliştiğine ve neler yapabildiğine dair bir fikrim olmasa da her birinin güçlü olduğunu görebiliyordum. Göksel’in takımındaki Zeren, zihin üzerinde etkili olduğunu ve Udar da portallara fazlasıyla hâkim olduğunu söylemiş, Iray’ın takımındaki Öyke ruh okuma konusunda Iray’la kafa kafaya gittiğini eklemişti.

Sahip olduğu çoğu şeyi söylememelerine rağmen her biri gözüme oldukça kuvvetli gelmişti ve ben de ‘Askerleri böyleyse takım kaptanları kim bilir ne kadar güçlüdür,’ diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Özellikle de Iray… 1. Takıma liderlik yapmaya devam ederken bölüğün tamamıyla da ilgilenme görevini üstlenmişti. Üstelik bunu yakın bir zamanda da değil, son beş yıldır devam ettiriyordu. Diğer bölüklerin içerisindeki yönetime bakılmaksızın, 89. Bölük kendi anomalisine çoktan alışmış gözüküyordu.

Öğrenciliğim devam ederken tüm bunlara alışmam için arka desteği sağlayanlar sayesinde bugünümü yaşıyordum. Sırlar Okulunun koridorlarından ya da bu tuhaf dersleri veren eğitmenlerimden bahsetmiyorum.

Zeren, Udar ve Öyke.

Zeren inisiyatif alması gerekmediği halde kuantum fiziğini anlayabilmem için öğle aralarında bana tekrar ve tekrar konu anlatıyor, Udar Sırlar Okuluna giriş çıkışımı kolaylaştırmak için bana eşlik ediyor ve Öyke de son üç haftadır yeryüzünde geçirdiğim zamanlarda beni korumakla ilgileniyordu. Ayrıca pozitif enerjisini saçmaktan, kendimi iyi hissetmem için çabalamaktan geri kalmıyordu.

Zaman içerisinde varlığını kabul ettirdiğinde ve yüzünü en çok gördüğüm kişiye dönüştüğünde hayatımda doldurduğu pozisyonun boşalmasına nasıl alışırım, bilmiyordum. Annemler eve döndüğünde bile arada eve uğramaktan, özellikle de annemle tatlı sohbetler kurmaktan, akşam yemeklerine katılmaktan ve ara ara hikâye anlatır gibi anlattığı tarihi bilgilerle beni şaşkına uğratmaktan da geri kalmıyordu.

Kendisi empat tabanlı olduğu için tarih konusunda pek iyi olmadığını ve Zeren gibi bir anı görücü ile yeryüzünü gezmenin çok daha keyifli olduğunu söylese dahi benim gözümde harikaydı. İstanbul’u onun ağzından dinlemek çok ama çok güzeldi.

“Kuantum fiziğine giriş nasıl gidiyor?” Termosundaki bitki çayından yudumlamadan hemen önce sormuştu Öyke. Birlikte Üsküdar sahilinde otmuş, dalgalı denizi izliyor; yeni yılın ilk akşamını birlikte geçiriyorduk.

“Berbat.”

Verdiğim cevaba karşı kahkaha attı. “Neden?”

“Bu yaşımda kuantum fiziği öğreneceğim aklımın ucundan geçmezdi de o yüzden.” Hemen ardından kendimi düzelttim. “Ya da öğrenemeyeceğim. Gerçekten bu işi beceremiyorum.”

“Böyle söyleme lütfen,” tatlı yüzüyle beni teşvik etmek için gerçekten çok çabalıyordu. “Eğitmenlerinin tek yaptığı unutmuş olduğun bilgileri sana hatırlatmak. Öğrenemiyorum ya da beceremiyorum kelimeleri yasaklı kelimeler. Elbet halledersin.”

Gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. “Tabii…” Karton bardağımdaki sıcak çikolatadan yudumladım.

“Bedeninde birikmiş onca zehirden arındığında ve şuurun her geçen gün daha da açıldığında, bizi sollayacağına eminim.”

Potansiyelime değindiği kısmı geçerek en başta söylediğine odaklanmak istedim. “Zehirden… Hangi zehirden arınmak?”

“Bilirsin, yeryüzünde gerçekten organik diyebileceğimiz pek bir şey kalmadı,” dediğinde ne demeye çalıştığını anlıyor gibiydim. “Ya devamlı bizim besinlerimizi tüketmelisin ya da sporu arttırarak bolca ter atmalısın.”

Dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleşirken ona karşılık verdim. “Bu spor yapmam için bir bahane değil, değil mi?”

“Gerçekleri söylüyorum.” Yüzüne benimle benzer bir gülümseme yerleştirdi. “Bazı bileşenleri yalnızca terleyerek atabilirsin. Tüketiyorsan boşaltmak zorundasın. Aksi halde uyanışına ket vurmuş olursun.”

O benim aksime yer altından onayını almış, uyanışını gerçekleştirmiş genç bir kadındı. Söylediklerinde herhangi bir alay payı yoktu ve samimiyetini hissetmemek mümkün değildi. Buna rağmen onunla konuşurken oyuncu bir ifade takınmaktan kendimi alamadım.

O ise tek kaşını kaldırmış, şüpheli bakışları ardından insanı gülmeye iten bir kahkaha atmıştı. Esen rüzgarla birlikte kıvırcık saçları karıştığında gülmeyi kesmeden toparlanmaya çalıştı. Onun bu hareketleri beklenmedik bir şekilde benim gülüşlerimi de arttırdı.

Sessizleştiğimiz ve denizi izlediğimiz kısa bir sürenin ardından, “Boş zamanlarında birlikte koşuya çıkabiliriz,” diye bir teklif sundu.

“Yürüyüşe değil ama koşuya.” Kendi kendime mırıldandığım sırada,

Yeni bir kahkaha patlattı. “Evet! Terlememiz gerektiğini söylemiştim.”

Takındığım ifadeye gülmeye devam ederken ne kadar eğlendiğini görebiliyordum.

“Iray’ın neden seninle bu kadar ilgilendiğini anlayabiliyorum,” dediğindeyse kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. “Ruhunun bir parçası bizimle tanışık ve yan yana geldiğimiz her seferde içten bir şekilde bizi selamlıyor. Diğer yandan sen, yeryüzünde edindiğin sarkastik yapıdan kopamıyorsun ve bu da beklediğimizden farklı tepkiler vermene neden oluyor. Özetle komiksin Mira.”

“Bir tek şaklabanınız eksikti galiba, tam oldu.” Serzenişim Öyke’nin dudaklarını gerdikçe geriyordu.

Fakat, “Yanılıyorsun. Sen gelmeden önce 89. Bölük’ün şaklabanı bendim,” dediğinde şaşırma ve gülme sırası bendeydi. “Ve benden önce de sahip olduğu ironileri ile nam salmış Iray vardı ki o, herkese zor zamanlar yaşatmaya devam ediyor.”

Iray’ın Göksel’e göre daha canlı bir karakteri olduğunu görebiliyordum. Yer altında geçirdiğim ve karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda o kadar kolay iletişime geçebilmiş ve o kadar hızlı bir samimiyet yakalamıştık ki… Sahip olduğu rütbesini biraz olsun hissettirmemiş, herhangi bir otorite kurmamıştı.

Kendimi bile şaşırtarak, “Bu arada, son günlerde onu pek göremedim,” dediğimde,

Öyke’nin düzelen dudakları tekrardan neşeyle kıvrıldı ama bu sefer kahkaha atmadı. “Doğru. Ben de göremiyorum. Normalde takımın dinlenme odasında veya ortak kullanım alanlarında takılırdı ama Viera ile biraz meşgul olduklarını duydum.”

“Öyle mi?”

“Bilirsin, düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk üstleniyor.”

Diyaloğa girdiğimiz çoğu seferde öyle hissettirmese bile gerçekten de meşgul birine benziyordu.

“Doğru,” Udar’ın sesi araya karıştığında ikimiz de sağımıza dönerek aramıza yeni katılan bedeni karşıladık. “Bizim de üstlenmemiz gereken birçok iş var Öyke.”

Öyke telefonunu çıkarıp da 21.17 yazan saatle karşı karşıya geldiğinde kısık bir sesle söylenmiş, “Epey geç olmuş,” oturduğu yerde toparlanmaya başlamıştı. “Seni eve bırakalım ve ardından işimizin başına dönelim öyleyse.”

Hazır olduğunda ben de çantamı omzuma geçirerek onunla banktan kalktım ve birlikte metroya doğru ilerlemeye başladık.

Kısa bir süre sonra da Öyke, Udar’a, “Çeviri üzerine mi çalışılacak?” diye sordu.

“Hayır. Zeren elindeki tabletleri hallettiğini ve yeni veriler gelene kadar bir şey yapılmayacağını söyledi.” Udar konuşmaya devam ederken Öyke kolunu doğal bir şekilde onun koluna geçirmişti. “Iray’ın üzerine çalıştığı bir konuda yardımcı olmamız gerekiyormuş.”

Yürüyen merdivenlere vardığımızda Udar önümüze geçerek sağa yanaştı ve Öyke kolundan çıksa bile onun dirseğini tutmaya devam etti. Aralarında tarif edemeyeceğim bir bakışma gerçekleşti.

“Evet.” Olduğum yerde sıçramama neden olan ses Iray’a aitti.

Bedeni aniden arkamda belirmiş ve biraz önce boş olan merdiveni bedeni doldurmuştu. Arkamızdaki ya da önümüzdeki onca insan bu tuhaflığı nasıl oluyor da fark etmiyordu?

“Ortam hazırlığı mı?” Öyke’nin Iray’a yönelttiği soru, yeni bir bakışmayı doğurduğunda olan bitenden zerre bir şey anlamıyordum.

“Evet, ortam hazırlığı.”

“Zeren’e tekrardan ihtiyaç olacak mı?” Udar sorusundan hemen sonra merdivenlerden ayrıldı ve ağır adımlarla yolunu izlemeye devam etti. Iray’dan bir cevap almak yerine hatların ayrımına kadar ilerlemeyi tercih etmiş, ardından bedenini bize çevirerek sorusunun cevabını almak istemişti.

Iray, “Olmayacak,” diye cevapladı. “Olacağını düşünsem bile o buna müsaade etmeyecektir.”

“O halde bizim ne yapmamız gerekiyor?” Öyke’nin yumuşak sesi belirsiz bir endişe taşırken konuşmalarının odağında kim olduğunu anlamak benim için oldukça zordu.

“Göksel’in yanına gidin ve oyunun başlamak üzere olduğunu söyleyin.”

Iray’ın şifreli konuşmalarına karşı attığım bomboş bakışlar da hiçbir karşılık bulmuyordu.

“Kral’ın döndüğünü söylüyorsun.” Udar’ın son söylemi başıma belirsiz bir ağrının saplanmasına neden oldu.

“Sıkı çalışmamız gerektiğini söylüyorum.” Iray’ın yaptığı düzeltme sonrasında Öyke ve Udar bir kere daha bakıştı. Ardından evimin tam tersi yönüne giden metroya yöneldi. Biraz önce beni eve bırakacaklarını söyleyen onlardı. Şimdi ise tek bir kelime dahi etmeden kendi yollarına gidiyorlardı.

Neredeyse olduğum yerde yalnız hissedecektim-

“Ve biz de,” ah… “seninle küçük bir ziyarette bulunacağız.”

Iray’ın yanımdan ayrılmaması ve başıyla gideceğim yönü işaret etmesi, Udar ve Öyke’nin yanımızdan ayrılma nedenini yeterince açıklıyordu.

“Kimi ziyaret edeceğiz?”

Onu takip ederek istasyona yaklaşmakta olan metroya bindiğimde bizimle binen birçok insan nedeniyle açık gördüğüm bir köşeye sinmiştim. Iray’ın beni takip eden bedeni düşündüğümden çok daha yakın bir mesafede kalmayı seçtiğinde arka tarafın ne kadar da sıkışık olduğunu fark ettim.

“Eski bir dostu.” Üzerime eğilerek verdiği cevabı fısıltı şeklinde kulağıma doldu. “Oldukça değerli… Kıymetli bir dostu ziyaret edeceğiz Mira.”

“Tanışığım olduğundan emin miyiz?”

Sorduğum soruda ne vardı bilmiyorum. Iray’ın gözlerini parlatan, derin bir düşünceye kapıldığından sessizleşmesine neden olan ne vardı, gerçekten bilmiyordum.

Sol eliyle tutunmakta olduğu direğe daha sıkı sarıldı. Sağ eli ağır bir şekilde yüzüme çıktı ve parmakları yanağıma sürtünmeyi bıraktığında, baş parmağıyla gözümün altını sildi. Belki de silmekten çok okşamıştı.

“Ne oldu?” Her zamanki sesimle sorduğumda, Iray’ın dudakları eğlenceli bir şey duymuş gibi yukarıya kıvrıldı. “Toz mu vardı?” dediğimde ise kıkırtılarını durduramadı. Elini geri çekerek yumruk yaptı ve ağzını kapatırken gülüşünü bastırmaya çalıştı.

“Onu göremeyeceksin ancak enerjisinden eminim bir şeyler çıkarırsın.” Konuyu değiştirdi ve ziyaretimize geri döndü. “Bunu küçük bir pratik olarak düşünebilirsin. Duygu sezinleme pratiği ya da ruh tanıma pratiği diyebiliriz. Hangisini kullanacağına bağlı.”

Bahsettiği şeylerin hiçbirini kullanmayı bilmiyordum. Bunun farkında mıydı?

“Farkındayım.” Elini ağzından geri çektiğinde küçük bir gülümseme dudakları üzerinde yer almaya devam ediyordu. “Ancak onun seni tetikleyecek güzel bir unsur olduğunu düşünüyorum.” Başını tutunduğu direğe yasladı. Aramızdaki mesafe iyice kapandı. “Merak etme. Çok geçmeden seni evine yollayacağım.”

Bunu nasıl yapacağını sormak istesem de daha baskın olan başka bir sorum vardı. “Kim? Kim tetikleyecek?”

Bu basit soru belli ki Iray’ın cevaplamak istemediği tek şeydi. Dudaklarındaki gülüş buruk bir hâl alırken zorlukla fısıldadı. “Bir mücevher. Bir yakut.”

Bana bir isim vermedi. Açıkça herhangi birinden de bahsetmedi fakat duygularını açtı. Belki de o ziyarette şok geçirmemem için, pek de farkında olmadığım bir farkındalık kapımı araladı ve kalbinden sızan duyguları okumama izin verdi. Heyecanını, kırgınlığını, hüznünü ve mutluluğunu. Karışık birçok duygusunu tatmama izin verirken dudakları düz bir hâl aldı.

“Kan kırmızısı bir yakut.”

Acısı kelimeleriyle dışarıya sızdı.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Eğitmenlerden Alıntılar 03

 

Ruhun Bedenlenme Süreci :

  1. Ruh yaratılır. Ruh, mevcut olarak ona yüklenmiş/yaratılışında ona katılmış bilgileri deneyimlemek üzere beden almaya hazır bir içgüdüdedir.
  2. Hayat Sözleşmesi: Beden almaya/ yaşamı deneyimlemeye hazır ruh, Tanrı ile sözleşme imzalar. Bu sözleşme her ruh için aynıdır. Mutlak iyiliği, gelişimi ve çevreyi de geliştirmeyi, dengeli olmayı ve gerçek dengeyi etrafa yaymayı, evrenin ve evrendeki her bir varlığın gelişimini desteklemeyi esas alır.

Hayat Sözleşmesi, Ruh’un Melek’e dönüşebilmek için verdiği mücadeledir.

  1. Hayat Planı: Ruh bu mücadele için farklı pozisyonlarda farklı sınavlara tabi tutulur. Örn: Ruh, insan bedeninde doğarak bir inşaat mühendisi olur ve sahip olduğu mesleğin içinde etrafındakilere doğru yapılaşma, doğru iş ahlakı vb. iyilik çerçevesinde yaşamını sürdürmeye çalışır.

Eğer ki ruh başarısız olursa, başarısız olduğu bu hayatı telafi etmesi için melekler ruha başka bir hayat planı hazırlar ve ruhun bir sonraki doğuşunda bu planı gerçekleştirmesi için destekte bulunur. (Melekler, ruhların verdiği bu mücadelede onlara yardım eden taraftır.)

   Dipnot: Hayat Sözleşmesi ve Hayat Planı birbiri ile fazla yakın kavramlar gibi gözükse de ‘hayat planı’, ‘hayat sözleşmesini’ yerine getirmek için diğer ruhlar ve meleklerin desteğini içeren bir senaryodur.

  1. Ruh Sözleşmesi: Ruhun hayat planını gerçekleştirebilmesi için, diğer beden alacak/almış ruhlar tarafından birbirini desteklemek üzere imzalanan sözleşmedir. Ayrıca ruhlar, hayat planının üzerine çıkabilmek (daha fazlasını yapabilmek) için de birbiriyle anlaşabilir.

Bu destek sürecinde ruhlar Gökler’de birbiriyle birtakım anlaşmalar gerçekleştirir. Bu anlaşmaların içinde ise 3 özel anlaşma grubu yer almaktadır.

  • Ruh eşi: Birden fazla kişiyle imzalanabilir. Birbiriyle uyumlu, ruhun hayat planını hatırlatmada en çok yardımcı olan ikili sözleşmelerden biridir. Her zaman iyilik odaklı olmaz ve kötü deneyimlerle de ruhun kendisine gelmesini -planına uymasını- sağlayabilir.

Ömrün kısa ya da uzun bir zamanında etkin olabilir.

  • Ruh ikizi: Hayat planının üstüne çıkmak, Tanrı’ya verdikleri sözü daha hızlı yerine getirebilmek -sadakatini ispatlamak- için büyük lokma yemeye gönüllü olmuş, birlikte tekâmül etmek -gerekliyse birlikte zorlu görevlere atılmak- üzere anlaşmış genç ruhların beden alacakları ilk zamanlarda birbirini bulup anlaşmasını ve uzun bir yola birlikte çıkmasını ifade eder. Birçok başarısızlıktan sonra hızlı bir yükseliş gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı ruhlar da kimi zaman ruh ikizi sözleşmesi imzalayabilir.
  • Ruh çifti: Ruh eşi ya da ruh ikizi olan iki ruhun birbirine karşı yoğun sevgi beslemesi ve bu sevginin sonsuzluğunun arzulanması ile her enkarnasyonda birlikte doğmak ve birlikte gelişmek üzere birbirine söz vermesi durumudur. Göklerde edilen bu yemin onları ruh çiftine dönüştürür.

   Dipnot: Ruh çiftlerinin ya da ruh ikizlerinin her zaman birlikte doğması üzerine bir zorunluluk yoktur. Farklı yaşamları deneyimlemek üzere yollarını ‘kısa süreliğine’ ayırmayı tercih edebilirler.

   Dipnot 2: Cinayet işlemek, intihar etmek gibi durumlar gelişim içermez. Bunlar sözleşmenin tek taraflı feshi demektir. Sözleşme fesihleri büyük bir karma/borç yaratır. Eğer ki ruh kendisini geliştirmek (Tanrı’ya yaklaşmak/ boyut atlamak/ melek olmak) istiyorsa ilk olarak borçlarını ödemeli, ardından ilerlemeye devam etmelidir. Borçlar ödenmeden ilerleme sağlanamaz.

   Dipnot 3: Birlikte birden fazla hayatı paylaşmış olan, gelişimin birçok aşamasında birlikte olan ve bu gelişimi birlikte sürdürmek isteyen tanışık ruhlar ilerleyen zamanlarda ‘Ruh Ailesi’ adı altında bir araya gelebilir. Ruh Ailesi kavramı; enkarnasyonlarını birlikte yapmaya, ortak görevler üstlenmeye ve ne olursa olsun bir arada ilerlemeye yemin etmiş ruh gruplarını ifade eder.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Bazı Kavramlar :

Üst/Öz/Ana Benlik: Ruh’un kendisidir. Deneyimlediği hayatların kalıntılarını, öğrendiği her şeyi hatırlar ve kavramsal olarak ruhun sahip olduğu gücü temsil eder.

Dipnot: Dünya gibi 3. Boyutta bulunan gezegenler yüksek oranda filtrelendiğinden 3. Boyut’a enkarne olmuş/ bedenlenmiş ruhlar, beden aldıktan sonra ana benliklerinden yüksek oranda ayrışırlar. Büyük bir unutkanlık hâli hâkimdir.

Boyutlar: Evrende 11 boyut mevcuttur. Ruh, geliştiği her seferde daha üst boyutlara çıkar. Boyutlar arası geçiş, meleklik mertebesine yükselmek (Tanrı’ya yaklaşmak) için kullanılan bir merdivendir.

Araf: Ruhlar deneyimlediği her hayattan sonra ‘Araf’a çekilir. Burada edinilen deneyimler üzerine analizler yapılır. Eğer var ise ödenmesi gereken borçlar ve ruhun kendisine katması gereken beceriler teyit edilir. Ardından ödenecek borçlar ya da edinilecek beceriler için yeni bir hayat planı hazırlanır.

Gök/Gökler: Hayat planının hazırlandığı, Araf’tan çıkan/ayrılan ruhların enkarne olmadan önce bulunduğu, diğer ruhlar ile sözleşmelerin imzalandığı alandır. (Ruhlar, hayat planı birbirine benzeyen ya da uzun zamandır birlikte geliştiği tanıdık ruhlarla -ya da Ruh Aileleri ile- yeni sözleşmeler imzalayarak enkarnasyonun gerçekleşmesini bekler.)

Gökler, Araf gibi 11 boyuttan ayrışmış ayrı bir katmandır. Tanrı’nın Avucu, olarak da bilinir.

Melekler: Tanrı’nın Ruhlara yardım etmesi için görevlendirdiği varlıklardır. Yalnız ruhların tekâmülü için değil, kâinatın düzeni için de rol oynar.

   Dipnot: Ruhlara yalnızca melekler değil, diğer bedenli ya da bedensiz ruhlar da yardım etmektedir. Ruhlar boyut atladıkça üzerlerine aldıkları sorumluluk artar, kâinatta yer alan her bir varlığın gelişimini desteklemek için rol oynamaya başlar.

İnsan: Tanrı’nın yarattığı binlerce… yüz binlerce varlık içinde en çok kabiliyete sahip “nötr” olan (negatife ya da pozitife yatkınlığı olmayan, seçim şansı verilmiş) son varlıktır.

   Dipnot: Şeytan ve Şeytan’ın tarafında olan diğer negatif varlıklar ise İnsanları Tanrı’nın küstah eseri olmakla suçlar ve kâinatın yok olacağı son güne kadar Tanrı’nın hata yaptığını ve İnsanların asla başarılı bir kul olamayacağını kanıtlamaya çalışır.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 5: Empat

 

Mira

 

Yeryüzünde söylenenlere, olup bitene inanmamamı söylemişti. Gerçekliğimi sarsabileceği her şekilde sarsmış ve sonra da beni yalnız bırakmıştı. Her ikisi de. Hayatta kalmamı sağlamış, gözlerimi yepyeni bir dünyaya açmam için beni zorlamışlardı. Belki de ben kendimi zorlamıştım. Gerçek cevabı bilmiyordum. Burada olma nedenimi… Bilmiyordum.

Yeterince bilinçli değildim. Bilgilerim, yeterliliklerim açıkça eksikti ve tüm bu bilinmeyenler biraz da midemi bulandırmaya başlamıştı.

Duyduklarım, gördüklerim, hissettiklerim… an itibariyle her şey geçerliliğini yitirmişti. Algıladığım birçok şey belli ki bir yalandan ibaretti. Daha da fazlası; duyduğum tarih, gördüğüm gökyüzü, dokunduğum beden… içinde olduğum beden bir düzmece olmalıydı.

Sandığım her şey birileri tarafından zihnime yerleştirilmiş olmalıydı. Aksi hâlde toplumun büyük bir kısmına kabul ettirilmiş gerçek ile benim dalgalanmaya başlamış gerçekliğim bu kadar şiddetli çarpışmazdı.

Yer altının hissettirdiği güvene inanmalı mıydım yoksa şüphelerle dolu evime geri mi dönmeliydim? Kararsız kaldığım saatler içerisinde uzanmaya devam edip tavanı izlemekten başka bir şey yapmıyordum.

Ara ara düşüncelerimin içerisinde uyuyakalıyor, uyandığımda ise kendime aynı soruları sormaya devam ediyordum.

1. Neden saldırıya uğradım?

2. Neden yeryüzündeki çoğu insandan o kadar da farklı değilken buraya gelmeye hak kazandım?

3. Buradaki insanların gerçek amacı ne?

4. Bahsettikleri negatif ve pozitifin savaşı nasıl bir durumda?

5. Yer altının diğer sakinleri de Göksel ve Iray kadar samimi insanlar mı?

‘Merhaba Mira,’

Esasında burayı tanımıyordum. Düşüncelerim olduğu yeri reddediyordu fakat düşüncelerime inat kalbim ısınmaya başladığında, her şey bir son buluyordu. Sanki ruhum, içerisinde olduğu odayı -Sırlar Okulunu- selamlıyordu. Birileri yeryüzünde edindiğim alışkanlıkları ve şüpheci yaklaşımımı bırakmamı, kalbimle hareket etmemi fısıldıyordu kulağıma.

‘Ben Viera Imeri. Seninle tanışmak benim için büyük bir zevk.’

Aniden içerisine atıldığım bu koca bilgi havuzunda, gördüğüm ve duyduğum çoğu şeyi anlayamıyordum. Karşıma çıkan bu insanlarsa beni kucaklamak, bana öğretmek istiyordu.

‘Evindesin. Derin bir nefes al ve rahatla. Sakinleş.’

Sırlar Okulu beni istiyordu.

Sakinleşmemi söylemişti. O orta yaşlı kadın da benimle ilgilenen iki genç adam gibi sakinleşebileceğimi söylemişti. Düşündüğüm gibi burası olabileceğim en güvenli yermiş gibi bana sarılmışlardı.

Tak, tak, tak.

Çalan kapıyla birlikte uyukladığım yerden sıçramış, zar zor hatırladığım anıdan koparılmıştım.

“Pardon,” genç bir kadın seslendi, “müsait miydin?”

Bir şeyleri hatırlamaya- içinde bulunduğum yer altının ana yetkilisiyle yaptığım konuşmayı hatırlamaya çalışıyordum fakat dağılan dikkatime bakıldığında artık müsait olabilirdim.

“Efendim?” Şeklinde karşılık verdim. Bir yandan da üzerimdeki örtüleri kaldırıp kenara iteliyordum.

“Sana birkaç temiz kıyafet ile kılıcını getirdim.” Konuşan kadın oldukça yumuşak ve sakin bir sese sahipti.

Ayaklarımı yataktan çıkardığımda bileklerime çarpan soğukla donacağımı düşündüm. “Bir saniye, geliyorum.”

Ayakkabılarımı elimden geldiğince hızlı bir şekilde giyindim ve titreye titreye kapıya vardım. Kapı kulpunu indirdiğimdeyse içeriye gerçek bir mutluluk ve heyecan doldu. Duyguları bu kadar belirgin bir şekilde hissedebildiğim ilk seferdi. Öyle ki bunun beni sarhoş edeceğini düşündüm.

Karşımda benden beş altı santim kısa, oldukça sevimli bir kadın yer alıyordu. İki tarafından da balıksırtı örülmüş kahverengi saçlara ve çekik, koyu kahverengi gözlere sahipti.

“Teşekkür ederim,” diyerek hafifçe gülümsemiş; sağ tarafındaki kıyafetleri, bir çift siyah botu ve sol elindeki kılıcımı teslim almıştım.

“Ben Ayana.” İsmini söylediği an neşesini daha da net hisseder oldum. “89. Bölük’ün 3. Takımına liderlik yapıyorum ve şifa tabanlı bir keskin nişancıyım.”

Kendini tanıttıktan sonra gözlerim istemsizce aşağıya, kılıcıma kaydı. Kendimi onun tanıttığı gibi nasıl tanıtırım bilmiyordum. “Tanıştığıma memnun oldum Ayana. Ben de… sanırım yeni öğrenciniz Mira oluyorum.” Saçmalamadan bir karşılık vermeyi denesem de her şeyi elime yüzüme bulaştırma ihtimalim yüksekti.

Bu yüzden Ayana’nın yüzüne koca bir gülüş yerleştiğinde gerilmekten kendimi alamadım. “Keşke,” demişti. “Ama maalesef başlangıç sınıflarından sorumlu olan başka eğitmenler var. İlerleyen zamanlarda birlikte çalışmayı ve gelişimimiz için birbirimizi desteklemeyi çok isterim.”

“Ben de.” Tamamen anın etkisiyle ona katılmıştım. Yaydığı enerji o kadar güzeldi ki kapıyı kapatıp da soğuk odama dönmeyi hiç mi hiç istemiyordum.

“Saat 18.00’da akşam yemeği yiyeceğiz. Uzun zamandır tüm bölük toplanıp da bir şeyler yemiyorduk. Katılmanı çok isteriz.”

Sunduğu teklif heyecanlanmamı sağladığı kadar gerginliğimi de arttırdı. “Ben… Bunun için nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum.”

“Senin bir şey yapmana gerek yok.” Yüzündeki gülüş genişlerken bir adım geriye gitti. “Bizimkilerden birini seni alması için yollarım,” ve bir adım daha. “Son iki yıldır bölük içinde aynı yüzleri görünce, yeni birisi için fazla heyecanlandık. Tanışmak için herkes çok hevesli.”

Nasıl bir yere geldiğimi bile bilmezken buradaki insanların büyük bir coşkuya sahip olması… inanılmazdı.

Başımı onaylarcasına sallamaktan başka bir şey yapamadım.

“Yemekte görüşürüz.” Hafifçe sağa dönmüş,

Benden, “Görüşürüz,” cevabını aldıktan sonra da koridor boyunca yürümeye başlamıştı.

Kapıyı kapatarak derin bir nefes verdim. Yeterince sakinleşebildiğimde ve olduğum ortamın varlığını kesin olarak kabul ettiğimdeyse kalp atışlarım her zamanki düzenine geri döndü.

Odada bir saatin olup olmadığını anlamak için göz gezdirdiğimde kapının yanındaki beyaz duvarda, ayaklı askılığın hemen üzerinde, duvara montelenmiş, soluk bir dijital saati fark etmiştim. Gözlerimi kısarak ne yazdığını görmeye çalıştığımda 17.18’le karşılaştım. Akşam yemeğine neredeyse kırk dakikam vardı.

Elimdeki kıyafetleri yatağın üzerine, botu da yere bıraktıktan sonra saate bir kez daha yanaştım ve tamamen içgüdüsel bir şekilde üzerine dokundum. Soluk beyaz saat, belirgin bir gri rengini aldı. Fakat farklı renk ayarlarına sahip olup olmadığını anlamak için birkaç kez daha üzerine dokunsam da herhangi bir değişiklik olmadı.

Kapının arkasında, sağ tarafında kalan hafifi girintili boşluğa kılıcımı da bıraktıktan sonra çift kapılı küçük kıyafet dolabına yöneldim. Sağ tarafta beş raf, solda ise en altta yüksek bir raf olmak üzere askılık yer alıyordu. Rafta odada giymek üzere beyaz bir çift terlik gördüğümde ayakkabılarımı çıkararak onları ayaklarıma geçirdim.

Son olarak yatağın üzerine bıraktığım kıyafetleri geri almış, odadaki ikinci kapıya yönelmiştim. Açılan kapı beni küçük bir banyoya çıkardığında hemen önümdeki aynalı lavaboda kendimle karşı karşıya kaldım. Birbirine girmiş saçlarımla, uyumaktan şişmiş yüzümle ve tamamen dağılmış ifademle… İşte buradaydım.

Bu vaziyetle o kapıyı açmış, dünya tatlısı kadını yine bu vaziyetle karşılamıştım. Harika.

Rezilliğimi düşünmemeye çalışarak bana verilen kıyafetlere bir göz attığımda koyu gri renginde, hem göğsüne kadar fermuara hem de kapüşona sahip dik yaka bir uzun kolluyla karşılaştım. Ardından ceplerinden bileklerine kadar ince çift siyah şeride sahip -aynı renkte- kargo pantolonuyla bakıştım. Siyah kemeri bile belinden çıkarılmadan teslim almıştım.

Bu, Ayana’nın da üzerinde yer alan, onlar ait üniforma olmalıydı. Farklı olan yalnızca bir çift iç çamaşırı, çorap, havlu ve koyu yeşil renginde sweatshirttü. Hiçbir eşyamın olmadığı bu odada, ihtiyacım olan en temel şeyleri getirmişlerdi ki bunun hazırlanmam gerektiği mesajını verdiği de açıktı.

Lavabo üstü aynalı dolabı açtığımda içinden tek kullanımlık şampuan ve saç kremi, küçük bir el sabunu, yine küçük bir diş macunu ile diş fırçası çıktı. Ayrıca aynanın sağına, duvara küçük bir saç kurutma makinesi monte edilmişti.

Sırlar Okulunun ironik bir otel havası vardı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Banyodaki işlerim bittiğinde ve hazır bir şekilde dışarıya çıktığımda, kirli kıyafetlerimi musluğun altındaki kirli sepetine atmış, nemli kalan havlumu saç kurutmasıyla aynı duvara montelenmiş askılığa asmıştım. Yatağı toplamadan hemen önce koyu yeşil sweatshirtü de üzerime geçirdim ve üniformanın kapüşonunu sweatshirtün yakasından çıkarıp düzelttim. Yastığımı kabarttığım sıradaysa gri dijital saatin 17.55’i göstermesiyle karşılaşmıştım.

Yeni kuruttuğum için kabarmış düz saçlarımı daima bileğimde bekleyen siyah toka ile ensemde topuz yapmış, üniformanın şapkasını başıma geçirerek ensemden içeriye soğuk girmesini engellemeye çalışmıştım.

Saatin 18.00 olmasıyla yerdeki botları alarak odanın kapısını araladım. Tavanların duvarla birleştiği kesişim bölgesine yerleştirilmiş ledler her yeri eşit bir şekilde aydınlatırken havalandırma menfezleri bu sefer doğrudan tavanda yer alıyordu. Koridoru incelemeyi bırakarak terliklerimi çıkarmış, aralık kapımın ardından botlarımı giymeye başlamıştım ki bağcıkların biraz fazla uzun olduğunu fark ettim.

“Mira,” ses Iray’a aitti. “Ben de tam seni almaya geliyordum.”

Yanıma iyice yanaştığında gözlerimi botlarına indirmekten kendimi alamadım. Bağcıklarını bacaklarının etrafında iki kez dolayarak sıkıca bağlamıştı. Acaba benim bu uzun bağcıklara çift kurdele atmam yanlış mıydı?

“Bugün için sorun değil ama bir dahakine sıkıca bağladığından emin ol.”

Çok normal bir şeymiş gibi düşüncelerime sesli bir yanıt vermeye devam ettiğinde kurdelelerimi çözerek onları sıkıca bağlamaya geri döndüm.

O ise sürdürdüğüm sessizliğime kendince bir karşılık vermeyi tercih etti. “Rica ederim ne demek.” Son olarak, “Yardım etmemi ister misin?” diye sorduğunda,

Hızla reddettim. “Hayır, teşekkürler, almayayım.”

“Pekâlâ. Acele etme.”

Sonunda bağcık meselesini halletmiş ve dışarı çıkıp kapıyı ardımdan kapatabilmiştim. Iray geldiği yöne -sağa- geri dönerek ilerlemeye başladığında onu takip ettim.

“İçinde olduğun koridorda numaralara sahip bu odalar, mevcut yer altı askerlerine ait,” diye konuşmaya başladı. “Kullanma zorunluluğu yok ancak biz herkese bir odanın tahsis edildiğinden emin oluyoruz. Böylece istedikleri zaman yer altında kalabiliyorlar. Keza sen de istediğin zaman yeryüzüne dönebilir ve sadece eğitimlerin için buraya inebilirsin. Seçiminde özgürsün fakat bir şekilde negatif varlıkların ilgisini çektiğini de söylemek isterim. Eğer ki kabul edersen, kendi başının çaresine bakana kadar birlikte hareket edelim, derim.”

Birlikte hareket etmek benim iyi olabilirdi. Yalnız… “Günlerimin çoğunu burada geçirirsem ailemin ilgisini çekerim.”

“Evet, biliyorum. Ailen ve devam eden okulun seni yeryüzünde tutuklu hale getiriyor.”

Nereden bildiğini sormayacaktım. “Beni epey uzun bir süre izlemiş olmalısınız.”

Kendimi duyacaklarıma ne kadar hazırlarsam hazırlayayım, “Birçoğunuzu izliyoruz,” dediğinde ürpermekten kendimi alamadım. “Özellikle de Sırlar Okuluna kabul almış kişileri tanımamak tuhaf olmaz mıydı?”

Muhtemelen olurdu ama… “Bunu tekrar sorduğuma inanamıyorum ama gerçekten insansınız, değil mi?”

Saf sevginin gezindiği bu koridorlarda ortamın ışıldamasını sağlayan asıl şey tavanlarda yer alan aydınlatmalar değil, Iray’ın gülümsemesiydi. Mavi gözleri ilerlediğimiz yoldan çekilip de bana dönerken, “Tatlısın Mira,” beklenmedik iltifatı beni şok etti. “Sorgulaman gereken onca şey varken bunu düşünmeye devam etmen oldukça tatlı.”

Hiçbir karşılık veremedim. Ne düşünmem gerektiğini, nasıl hissetmem gerektiğini bile bilemedim. Yalnızca onu takip etmeye karar verdim ve belli ki benim bu kararım onu da sessizleştiren ana etmen oldu.

İlerlediğimiz koridor geniş bir alana açıldığında bolca dağınık koltuk ile karşılaştım. İkili koltuklar, üçlü koltuklar, armut puflar, üzerinde satranç takımlarının dizili olduğu sehpalar ve rahat gözüken sandalyeler, birkaç kitaplık ve onca kitapla muazzam gözüküyordu. Biraz önce içerisinden çıktığım oda ve koridorların aksine birçok renk içeriyor; bu da onu daha ilgi çekici kılıyordu.

Vaktimin bir kısmını orada geçirmek için arzu duysam da bunu bastırarak önümdeki bedeni izlemeye devam ettim. Geniş dinlenme alanını arkamızda bıraktık ve sonu gözükmeyen yolumuza devam ettik.

Iray’ın adımları yavaşlamaya başladığında hafifçe sola yanaşarak ‘YEMEKHANE’ yazılı kapının önünde durdu. Açmak üzere elini kapının üzerine attı ancak harekete geçmeden önce bir kere daha gözlerini benimkilere çıkarmıştı. “Masadakilerin heyecanına fazla kapılma ve sorulan sorular canını sıkarsa bana haber ver,” dedi. “Zevkle müdahale ederim.”

Ardından kapıyı araladı ve içeriye girmem için olduğu yerde beklemeye devam etti. Nezaketini reddetmek istesem de ısrarcı bakışları altında ilerlemek zorunda kaldım.

Yüzlerce kişiyi rahatça bünyesine alabilecek geniş bir yemekhane; ikişer ikişer yerleştirilmiş banklı masalar ve birbirine çarpan tabak çatallar fazla gürültü olmasa da birçok sesi içerisinde barındırıyordu. Iray’ın işaret ettiği tarafa yanaştığımda bazılarının çoktan yemeğine başladığını, bazılarının da heyecanlı bakışları ile bizi beklediğini görebiliyordum.

Bir de ilginç bir şekilde masada yer alan herkesin saçını örmesi üzerimde tuhaf bir etki bırakmıştı. Sanırım… biraz yabancı hissetmiştim. Erkekler üç ve kızlar da iki balıksırtı örgüsüne sahipken ben saçlarımı ensemde öylesine toplamış, onu da şapkamla saklamıştım.

“Hoş geldin.” Birkaç kişi birlikte söylediğinde,

Onlara uyum sağlayarak karşılık verdim. “Hoş buldum.”

Ayana ve Göksel eş zamanlı bir şekilde kayarak ortalarını açtığında, doğal bir şekilde yanlarına yönelmiş, ahşap bankta gergin bir şekilde aralarına oturmuştum. İçinde olduğum yer, etrafta süzülen güzel duygular ve benim için doldurulmuş yemek tepsisindeki yemekler o kadar harikaydı ki… Kendimi bebek gibi hissediyordum. (Dünya’ya yeni gelmişim gibi, fazlasıyla yabancı bir ortamın içindeydim.)

Ayrıca duydukları heyecan o kadar şeffaf bir şekilde yansıyordu ki ben de heyecanlanmaktan kendimi alamıyordum.

“Yemekten sonra odan için alışverişe çıkmak ister misin?” diye sordu Ayana. “Yoksa evindeki eşyaları mı getireceksin?”

‘Odan’… Odam demek.

“Teşekkür ederim ancak kendim bir şekilde halletmeye çalışacağım.” Evdeki eşyalarımın çoğunu getirmem mümkün değildi. Bu kesinlikle ilgi çekerdi ancak bana verilen odayı kendime benzetmem için birkaç küçük parçayı yürüteceğim kesindi.

“Yardıma ihtiyacın olursa haberim olsun.” Yüzündeki hafif gülümsemeyle tabağına döndü ve tekrardan yemeğine odaklandı.

Hemen herkes iştahlı bir şekilde yiyor, yediklerinden gerçekten zevk alıyordu. Öyle ki daha fazla dayanamadan tepsimde yer alan böreğe çatalımı batırdım ve ben de bir lokma aldım.

“Demek sonunda yemeye karar verdin.” Göksel’in imalı sesini duydum. “Karnın guruldayana kadar yemeyi reddedeceğini düşünüyordum.”

Temiz sesi ve neredeyse pürüzsüz telaffuzu, söylediklerini yanlış anlamama neden olabilirdi; buna rağmen garipsemedim. Yan yana bulunduğumuz bu kısa zamanda kendine özgü ve sabit bir konuşma tarzı olduğunu fark etmiştim.

“Unuttun mu? Kuşburnu tüm kuşkularımı yok etmişti.”

Ciddi ifadesi duyduklarıyla bozuldu ve düz dudaklarına küçük bir gülümseme yerleşti. “Buna sevindim.”

“Kılıç kullandığını duydum,” adını bilmediğim biri seslendi. “Bu konuda bahsedildiği kadar iyi misin?”

“Uhmm… Hayır. Aksine aceminin tekiyim.”

“Gerçekten mi? Negatif varlıkları görmediğin halde içlerinden birini öldürdüğünü ve birini de yaraladığını duydum.”

Şey… “İsteyerek yaptığım bir şey değildi.”

Turuncu saçlara ve sevimli çillere sahip başka bir kız, “Görünüşe göre yakın mesafe savaşçısısın. Peki tabanın ne?” diye sorduğunda bakışlarımı karşımda, sağ çaprazımda oturan Iray’a yönlendirdim. Neden bahsedildiğini anlamadığım için bana yardım etmesini umuyordum.

Dışarıdayken söylediği gibi yardımıma koştu ve benim yerime sorulan soruyu cevapladı. “Ben de yakın mesafede yer alacağını düşünüyorum Öyke. Tabanı konusunda da…” Gözlerini kısa bir an cevaplamakta olduğu kızdan alıp bana çevirmişti. “Mira’nın bunu hatırlayıp hatırlamadığından emin değilim ama Viera’nın söylediğine göre karşımızda yeni bir empat yer alıyor.”

Iray’ın ‘empat’ demesinden hemen sonra bazıları gözlerini devirmiş, bazıları da derinden gülmeye başlamıştı.

Az önceki Öyke isimli kız Iray’a laf attı. “Neden bu işin altında parmağın varmış gibi hissediyorum?”

Iray’ın dudaklarından gerçek bir kahkaha döküldü. “Hiç de bile!”

“Onu kendi takımına almak için Viera’yı ikna ettiğine neredeyse eminim.”

“Neden böyle bir şey yapmaya gerek duyayım?”

Birbirlerine attığı imalı bakışlar ve konuşurken kullandığı samimi tonlamalar ikisinin ne kadar da yakın olduğunu gösteriyordu.

“Neden mi?” Öyke tek kaşını kaldırarak iki sıra yanında oturan Iray’a meydan okuduğunda,

Iray da aynı şekilde kaşını kaldırdı. “Evet?”

“Bu zamana kadar -duyduklarıma göre- 89. Bölük için askerlerini hep eğitimini tamamlayanlar arasından seçmişsin. Şimdi ise eğitimine başlamamış bir askeri… ‘Asker adayını’ bizimle tanıştırıyorsun. Açıkça insan kayırıyorsun.”

Söyledikleri kulağa korkunç geliyordu ancak ifadeleri o kadar cana yakındı ki kötü bir niyetle söylenmediği anlaşılabiliyordu.

“Hayır,” Iray reddedişini ‘ı’ harfini uzatarak yaptı. “Yaptığım şey insan kayırma değil Öyke’cim. Sadece diğer bölük liderlerinin ilgisini çekmeden yapmam gerekeni yapıyorum.”

“Demek öyle?”

Iray onun sorgulayışına tekrardan karşılık vermek yerine, “Sana harika bir arkadaş getirdim. Hiç mi sevinmedin?” dediğinde,

Öyke’nin gülümsemekte olan dudakları yeterli bir cevaptı. Buna rağmen eklemekten çekinmedi. “Sevindim.” Bal rengi gözleriyle sözlerinin devamını bana yöneltmişti. “Uyanışını gözlemlemekten ve zor zamanlarında destek olmaktan keyif alırım.”

“Bundan şüphe etmiyorum.” Iray bir kere daha benim yerime konuştuğunda sözlerinin nereye evrildiğini anlamak benim için geç oldu. “Yine de o zor zamanlarda dikkatli olmanı öneririm Öyke. Mira’nın çekici ruhu negatifleri mıknatıs gibi kendisine çekerken kendini tehlikenin ortasında bulabilirsin.”

Öyke yüzündeki sevecen ifadeyi silmeden Iray’a geri döndü ve gülüşünü biraz daha genişletti. “Tecrübesiz bir bebekmişim gibi konuşuyorsun.”

Iray’ın yüzüne yerleşen gülüşün, Öyke’nin yüzündeki o gıcık gülümsemeden pek bir farkı yoktu. “Negatiflere karşı yabancı olduğundan değil, Mira’ya karşı yabancı olduğundan,” diye devam etti. “Aşina olduğun varlıklara mükemmel bir karşılık vereceğinden şüphem yok ancak asker adayımız düşündüğünden daha tehlikeli gözüküyor.”

Tehlikeli olan o mutantlar değildi de ben miydim? Nasıl bir şakaydı bu?

“Sürüngen.” Solumdaki Göksel hafifçe yanaşarak fısıldadığında, düşüncemi düzeltmek istediğini anlayabiliyordum. Yine de sessiz kalıp öylece yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamadım.

“Tehlikeli değilimdir.” Neden bilmiyorum ama kendimi savunma ihtiyacı hissettim. Ortam gergin değildi ve belli ki aralarında şakalaşıyorlardı. Buna rağmen kendimi durduramadım ve açıkça kendimi rezil bir durumun içerisine soktum. Evet, rezil bir durum. Öyke ve Iray’la birlikte birkaç kişi daha kahkaha atmaya başladığında utanmaktan kendimi alamadım.

“Çok tatlısın Mira.” Öyke’nin iltifatı da biraz önce Iray’dan aldığım kadar utanç vericiydi. “Senin gibi tatlı birinin aramıza katılmasına çok sevindim.”

Onlar aralarında konuşmaya geri dönerken dikkatimi dağıtmak için yemeğime dönmüş, zamanla sakinleşirken Ayana’nın mevcut kahkahalardan sıyrılıp bedenini biraz olsun bana çevirdiğini fark etmiştim.

“Durumu anlamanda yardımcı olayım,” dedi. “Uyanışını gerçekleştirmeye başlayanlar ilk olarak yatkın olduğu psişik özelliğinde açılım yaşıyor. Bizler de bu açılımı taban olarak adlandırıyoruz. Gelişim sürecinde aktifleşecek diğer psişik özelliklerin yanı sıra tabana özgü ortaya çıkan psişik özellikleri de ilgiyle takip ediyoruz.”

Söylediklerinden pek bir şey anlamasam da dinlemeye gayret gösterdim.

“89. Bölük’te birçok farklı taban bulunmakla birlikte yoğun olarak empat, anı görücü ve şifacılar yer alıyor. Iray’ın liderliğini üstlendiği takımda empatlar, bende şifacılar ve Göksel’de de daha çok anı görücüler bulunuyor. Öyke bu yüzden empat olmana takılıyor. Açıkça Iray’ın takımında olacağın için, seni kendi yanına alabilmek adına Viera ile uğraştığını düşünüyor.”

Iray’ın beni özellikle yanında tutmak için bir sebebi olup olmadığını bilmiyordum. Ayrıca onun Bölük Komutanı olduğunu sanıyordum. Aynı zamanda kendi bölüğü içindeki bir takıma da mı liderlik yapıyordu?

“Orası biraz karışık,” düşüncelerime erişen Göksel, kısık bir ses ile karşılık verdiğinde gözlerimi Ayana’dan alıp ona çevirdim. “Iray’ın kendi kendine sebep olduğu istisnai bir durum var. Bu yüzden bölük yönetimini ve rütbe durumunu daha sonra kurcalamanı tavsiye ediyorum.”

“Eğitim sürecini tamamladığında ve öğrencilikten teğmen rütbesine yükseldiğinde,” Ayana’nın sesi bir kere daha kulağıma ilişti. “Üstün olacak Iray çoğu açıklamayı yapacaktır. Şanslıysan öncesinde birkaç tüyo da verebilir.”

Çok fazla soru, çok fazla bilinmeyen, çok fazla bilgi.

Koca bir havuz.

İçinde rahatça boğulabileceğim bir havuz.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Eğitmenlerden Alıntılar 02

 

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 4: İnsanın Verdiği Savaş

 

Mira

 

“Endişelenme.” Karamsarlığa kapıldığımı fark eder etmez, buna bir son vermek istercesine söylemişti Göksel. “Söylediklerim seni korkutmak ya da kendini sorgulatmak değildi. Şu anda hatırlamasan dahi Viera ile görüştün, belli ki burada olma yeterliliklerini sağladın ve bu sayede burada bulunuyorsun.”

Söylediklerinden çok, konuşurken verdiği hissiyat iyi hissettirmişti ancak… “Viera da kim?”

Göksel sorduğum soru karşısında birkaç saniye duraksadığında tadım iyice kaçmaya başladı. “Bu bölgenin ana yetkilisi. Üst yönetim gibi de düşünebilirsin.”

Ardından da benim duraksama zamanım geldi. Neyse ki uzun sürmemişti. “Burası için bir el kitapçığı olsa çok iyi olurdu.”

Hafifçe gülümsedi. “El kitapçığı bizleriz,” demişti. “Ayrıca bir süredir gergin olduğundan eklemek istiyorum. Gerçekten sakinleşebilirsin. Dünya’nın en güvenilir yerlerinden birindesin.”

Söylemesi kolaydı. “Açıkçası rüya sandığım o akşam, çok daha huzur doluydum.”

Ne demek istediğimi bildiğini biliyordum.

“Muhtemelen Iray’dan kaynaklanıyordu.”

Iray… Onun benimle paylaştığı şu enerji… “Nasıl olduğunu bilmiyorum ancak,” isteğimi dile getirmeden önce küçük bir utancın beni sarmasından kaçamadım. “Aynısını sen de yapamaz mısın?”

Bir duvar kadar sert ifadesinin aksine ela gözleri yeterince samimiydi. Belki de bu nedenle talebimi reddetmeyeceğini düşünmüştüm.

“Üzgünüm,” fakat yanıldım, “ancak bunu pek doğru bulmuyorum.”

“Neden?” Sesim biraz öncekinden daha kısık çıktı.

“Enerjiler… Oldukça hassastır. Sana iyi bir duygu yayacak olsam dahi dışarıdan geleni sevgiyle kabul etmezsen zorlama halini alır.” Yüzüne dümdüz bir şekilde bakmaya devam ettiğimde, benim için daha detaylı bir açıklama yapması gerekti. “Enerjiler de -duygular da- diğer her şey gibi canlıdır. Karşısındaki kişiyi kimi zaman himayesi altına alır, kimi zaman da destek pozisyonunda yer alır. Benden destek olmamı istediğini, gerginliğini dindirmeyi ve böylece anlattıklarımızı daha sakin bir kafayla, daha doğru anlayabileceğini düşünüyorsun. Ancak benden aldığın olumlu, sakinleştirici enerjiler; duyduklarını öz iraden dışında yorumlamana neden olabilir.”

Kurduğu cümleler karışık değildi fakat doğru anlamları çıkarmak benim için biraz zordu. “Yaydığın enerjinin fikirlerimi değiştireceğini mi düşünüyorsun?”

“İnsanın dışarıdan alacağı herhangi bir enerjide, kendinden uzaklaşabileceğini ve belki de düşünmediği şeyleri düşünebileceğini söylüyorum.”

“Dışarıdan herhangi bir etkiye maruz kalmadan, kendi bilincimle duyduklarımı yorumlamamı istiyorsun,” dediğimde,

“Evet,” diyerek beni onayladı.

“Anlıyorum.”

Bu konuda neden hassasiyet gösterdiğini gerçekten de anlayabiliyordum ama içinde olduğum durum gerçeklik sınırlarımı o kadar zorluyordu ki-

“Tabii bunun dışında bazı özel detaylar da var.” Göksel’in ifadesi aklımdan geçenlere ket vurduğunda sessiz kalıp onu dinlemeye devam etmek istedim. “Her askerin ve asker adayının sahip olduğu kişisel odaların birinde, senin için özellikle ayırtılan bir odada, bulunuyorsun. Daha önce de dediğim gibi koridorlardaki sevgi buraya giremiyor ve buradaki duygular da dışarıya çıkamıyor. İzole bir durumda. Haliyle birinin şahsi odasında bir başkasının enerji yayması… Çok da hoş bir davranış olmaz.”

Ah… Demek kendi bilincimde kalmamı istemesi bir yana, içinde olduğu odaya -ve bana- da saygısını sunuyordu. “Oda sahibi izin verse bile mi?”

“İnsanlar… uyanmış insanlar, yalnızca kendileri için özel olan ruhlara ya da zorunluluk durumlarında etrafına duygularını bulaştırır Mira.”

Verdiği bilgiler kıymetliydi. Duyduğu hassasiyeti de yeterince iyi anlamıştım fakat görmekte zorlandığı bir nokta olduğunu düşünüyordum. “Şu anda da yeterince zor bir durumda sayılmaz mıyız? Farkındaysan… Senin de dile getirdiğin gibi uyanışa yaklaşmış ya da burada olup biteni anlayabilecek biri değilim. Kaygılıyım. Biraz da korkuyorum. Güvenli bildiğim evime geri dönmek istiyorum ama o yaratıklarla da tekrardan karşılaşmak istemiyorum.” Derin bir nefes alıp verdim. “Neden bunların benim başıma geldiğini bile bilmezken bir de sizin tarafınızdan bana dayatılan bulmacayı çözmeye çalışıyorum. Bu yüzden… Biraz destek çıksan gerçekten mutlu olurdum.”

Söylediklerim ona ne kadar ulaştı, bilmiyordum. Yine de kendimi doğru bir şekilde ifade edebilmek için elimden geleni yapmış, bana bir karşılık vermesini beklemeye başlamıştım.

O ise herhangi bir şey söylemeden sadece bakışlarını yumuşatmıştı. Ardından bedeni 5-10 santim kadar soluk yeşil bir ışıkla kaplandı. Ne olduğunu anlayamazken gerginliğim dinmeye başladı. Zamanla daha rahat nefes alabildiğimi ve öncekine nazaran o kadar da üşümediğimi fark ettim.

Bu onun… aurası mıydı?

“Öyleyse sana biraz daha yardımcı olayım.” Göksel oturduğu kanepede iyice uzaklaşmış, çapraz bir pozisyonu tercih ederek sırtını kolçağa yaslamıştı. Bacak bacak üzerine atarak ve ellerini kucağında yerleştirerek doğrudan bana döndü. “Öncelikle… Sözleşmeler hakkında bir fikrin var mı?”

Göksel’in düşündüğü aksine, şu anda daha sakin olmam düşüncelerimi değiştirmedi ve tam da benim beklediğim gibi algılarımı kuvvetlendirdi.

“Tahminime göre basit bir sözleşmeden bahsetmiyorsun,” dediğimde beni başıyla onayladı.

“Tanrı’yla, Yaratan’la yapılan “Hayat Sözleşmesi’ni yerine getirmek için melekler ile oluşturulmuş ‘Hayat Planı’ndan bahsediyorum.”

Konu buradan Dünya’ya doğuş amacımıza mı gelecekti?

“Doğuş ya da geliş, nasıl ifade etmek istersen.” İçimden geçen soruyu sesli bir şekilde yanıtlamıştı.

Oturduğum yerde dikleştim ve ben de bedenimi ona çevirerek yorgan altında bağdaş kurdum. “Buraya bir sınav için geldiğimizi sanıyordum.”

“Genel çerçevede bu bir cevap olarak kabul edilebilir,” dedi. “Fakat neden burada olduğunu anlamak için daha fazla detaya ihtiyacın var. Burada -yer altında- olan insanlar, sözleşmelerini az çok bilen ve ne yapması gerektiğine dair şüphe duymayanlar. Yeryüzünde sıkça görülen, kim olduğunu ve gerçek anlamda neden Dünya’da olduğunu bilmeyen insanlarsa Yaratan’la yaptığı sözleşmesini hatırlayabilmek için ruh sözleşmelerine ihtiyaç duyuyor.”

Ve bir başka sözleşme daha mı? “Esas sözleşme Tanrı ile imzalanıyorsa ve melekler de bu sözleşmeyi yerine getirebilmemiz için bizlerle plan yapıyorsa, ruh sözleşmeleri kiminle imzalanıyor?”

“Diğer ruhlarla.” Oldukça kısa ve net bir cevaptı. “Esas gelişini ve kim olduğunu hatırlamak, birbirine yardım etmek üzere ruhlar Gökler’de yemin eder. Bilerek ve isteyerek. Dünya düzlemindeki en belirgin olgu budur. Herkes birbirini etkiler ve hiçbir şey birbirinden bağımsız düşünülemez.” Kısa bir an duraksadı. “Kelebek etkisinin ne olduğunu biliyorsundur.”

“Evet.”

“Ruh sözleşmeleri, kelebek etkisinden daha yoğun bir etkileşimi talep eden ruhlar tarafından karşılıklı imzalanır. Daha yoğun, daha çabuk ve daha net. Ancak yeryüzü insanlarının birçoğu bunun farkında değildir.”

Göksel’in beni de o çoğunluğun içerisine koyduğunu tahmin edebiliyordum. Bunların hiçbirini beni kırmak için söylemiyordu. Bunun da gayet farkındaydım. Yine de duyduklarımı duygusallıkla karşılamaktan kendimi alamadım. “Öncesinde karşıma böyle bir fırsat çıkmaması, ruhsal konulara uzak olduğum anlamına gelmez,” diyerek kısa çaplı savunmaya geçtim. “Eğer öğretirsen… Öğretirseniz… Elimden geleni yaparım.”

“Yani,” Göksel ifadesini değiştirmese de gözlerindeki tatlı heyecanı gizleyemedi. “Buraya kadar gelmişken diğerlerinden geride kalman hoş olmaz.”

Bunu hiçbir şekilde istemezdim. “O halde… Neymiş bu ruh sözleşmeleri? Belli ki buraya gelişimin anahtarı o ruhların elinde.”

“Ruh sözleşmelerinin birçoğu ruh eşleriyle yapılır. Hayat planını hatırlatmada ya da hatırlaman için yol katetmede büyük yardımı dokunur. Ruh eşleri dışında, eğer ki sahipsen, ruh çiftin veya ruh ikizin de hayat amacını hatırlatmada yardımcı olabilir. Ruh eşlerinden daha yoğun bir etkisi vardır.”

Ruh eşleri, ruh çifti ve ruh ikizi mi? Bir saniye…

“Ruh eşlerinin yalnızca bir tane olduğunu sanıyordum. Ayrıca söylediklerinin her biri aynı şeyi ifade etmiyor mu?”

“Yeryüzünde çok fazla bilgi kirliliği var.” İfadesi biraz hüzün doluydu. “Her biri birbirinden farklıdır ve farklı görevleri vardır. Ruh sözleşmelerinde en sık ruh eşi olarak imza atılır. Sanılanın aksine bir tane değildir. Onlarca kişiyle imza atılabilir; arkadaş, sevgili, kardeş veya aile üyesi. Böylece birbiriyle uyumlu kişiler yeryüzünde bir araya gelir, uzun ya da kısa olmak üzere, bir şekilde yolları kesişir. İkisinin de birbiri üzerinde görevleri vardır. Bir olay yaşatarak, bir söylemde bulunarak, acı vererek ya da vermeyerek karşı tarafa ders verir. Böylece hayat planında ilerleme katetmesini sağlar.”

“Ruh eşlerinin romantizmle o kadar da ilişkisi yokmuş sanırım.”

“Olabilir de olmayabilir de. Eğer ki romantizm içerirse, ruhlar sonrası için yeminde bulunabilirler; ve ortaya yemin girdiğinde, ruh eşi bir ruh çiftine dönüşebilir. Var oldukları her hayatta birlikte olmak üzere edilmiş bir yemindir bu. Kendileri ayrı olacaklarına dair bir karar almadıkları müddetçe, enkarne oldukları her hayata birlikte gelir ve bir arada olurlar. Hayat planını birlikte yerine getirirler.”

Kulağa oldukça fantastik geliyordu.

“Şu an burada olman kulağa fantastik gelmiyor ama ruh çiftleri mi fantastik geliyor?” Soruyu soran kapıyı henüz açmış Iray’dı. Beni alaya alıyormuş gibi çıkan sesi, kaşlarımı hafifçe çatmama neden olurken yerde sürdüğü tekerlekli bir sehpa ile odanın ortasına kadar ilerledi. Hemen arkasından kapıyı kapatmıştı.

Sehpanın üzerinde çikolata damlacıklı kurabiyeler, kırmızı bir içecek dolu kristal sürahi ve üç bardak yer alıyordu. Bardaklar da sürahi gibi kristaldi.

“Romantizm içeren hemen her şey bana fantastik geliyor,” diye bir açıklama yaptım. “Karşı cinse güven duymak benim için imkânsız bir hâl aldı. Daha doğrusu insana karşı güvenim kalmadı.”

“Ne kadar güzel olursak olalım,” Iray kendisi ve Göksel adına aynı anda konuşuyordu, “biz de erkeğiz, biliyorsun değil mi?”

Bu biraz komikti. Gerçekten.

“Yakışıklı olduğunu iddia etmek yerine güzelliğini ön plana çıkarman bir tür manipülasyon taktiği miydi?”

Iray bardakların üçüne de kırmızı içecekten doldururken kısa bir mola verip bana göz kırpmayı tercih etti. “Sakinken aklını daha iyi kullanıyorsun,” dediğinde ve bardaklardan birini bana uzattığında kaşlarımı çatarak eline uzandım.

“İçinde olduğum durumda kim olsa aklını sıyırırdı.” Bardaktan yudumlamadım fakat avuçlarımın içerisinde tutarak yorgan üzerinde sabit tutmayı tercih ettim.

“Ve senin kafayı yememiş olman, ileride bizimle ne kadar da uyumlu olacağını gösteriyor,” eline aldığı bir diğer bardağı Göksel’e uzattı, “değil mi?” Ondan bir yanıt gelene kadar çalışma masasına ait tekerlekli sandalyeye uzanmış, sehpanın boş tarafına sürüklemiş ve oraya yerleşmişti.

“Öyle gözüküyor.”

İkisi de sakince bardaklarını yudumlarken aklıma takılan noktayı sormak için dudaklarımı araladım. “Şu enkarnasyon durumu,” diye mırıldanmıştım. “O da en az ruh çiftleri kadar fantastik gözüküyor.”

“Bunu ne kadar açıklamaya çalışırsak çalışalım, aklına tam yatmadığı sürece yanılabilirsin. Bu yüzden sonrasında sana bir kitap vereceğim.” dedi Göksel.

Yalnızca bir kitap ile bu durumu çözebileceğimden emin değildim.

“Ayrıca,” Iray ekleme yapmak istercesine araya girdiğinde gözlerimi onun üzerine çevirdim. “Eğitimine başladığında, sana eşlik edecek eğitmenlerinden yardım alabilirsin. Eminim zihnindeki boşlukları doldurmana yardımcı olurlar.”

Konuştukları konuların bir kısmı gerçek dışı gelirken bir kısmı da gerçek bir okulda olduğumu hissettiriyordu.

“Peki ya ruh ikizleri?” Biraz önceki konunun yarım kalmaması için sordum. “Onların sözleşmeleri nasıl işliyor?”

Göksel derin bir nefesi ciğerlerine doldurup sakince verirken sorumu yanıtlamayı tercih eden Iray olmuştu. “Nadirlerdir. Çoğu ruh böyle bir sözleşmeyi imzalamaz ya da mecbur kalmadıkça tercih etmez. Diğerlerine oranla gözleri karadır. Yaratan’a bağlılıkları fazlasıyla güçlüdür ve diğer ruhlara oranla büyük lokma yemekten çekinmez. Hayatlarında diğerlerinden daha çok acı çekmeleri muhtemeldir ve çektikleri acılar ile öz benliklerini bulurlar.”

“Ve bunlar da kulağa biraz mazoşistmiş gibi geliyor.”

Göksel’in gözleri herhangi bir şey ifade etmezken Iray’ın genişçe gülümseyen yüzü çok şey ifade ediyordu. “Sanırım biraz öyleler.”

Kafam karıştı. “Kim acı çekeceğini bile bile böyle bir sözleşme imzalar ki?”

Iray önündeki kurabiyelerden birini alırken Göksel beni yanıtlamaya çalıştı. “Daha hızlı gelişmek, daha büyük amaçları yerine getirmek ve diğer uyuyanlara oranla, hızlıca bilinç kazanıp kolektife yardımcı olmak için büyük bir sorumluluk alırlar. Iray’ın da söylediği gibi çoğu ruh buna cesaret edemez ya da etmek istemez.”

“Başlangıçta birbirinin zıttı olup deneyimledikleri her hayatta daha çok birbirine benzer,” diye Iray devam etti. “Ve sonunda da bir olurlar. Ruh sözleşmelerinin hemen hepsi, birbirine hayat amacını hatırlatmakken ruh ikizleri ek olarak birliği deneyimlerler. Bu sayede edindikleri farkındalık, onları çok daha üst bir boyuta çıkarır. Fiziksel olarak değil ama düşünsel olarak ciddi oranda diğerleriyle ayrışırlar. Kendilerine özgü bir algı mekanizmaları vardır.”

Ruh eşleri ve ruh çiftlerini anlatırken fazla detay vermemiş veya buna gerek duymamışlardı. Ruh ikizlerini ise detay vermeden geçmek -sanırım- mümkün değildi.

“Kulağa oldukça zahmetli geliyor.” Bardağımı izlerken söylediklerim, karşımda yer alan bedenlerin anlayışla mırıldanmasına neden oldu.

Göksel, “Öyledir,” demişti.

Ve Iray da, “Çoğunluğun buna cesaret edemiyor olmasına şükran duyuyoruz,” diye ekledi.

“Neden?”

“Kolektife yardımcı olmak için büyük sorumluluk aldıklarını söyledim ancak negatife hizmet etmeye karar verir, bir şekilde Şeytan’a ortak olurlarsa hiçbirimiz için iyi olmaz. Enerjileri birçoğumuzdan daha yoğundur ve yan yana gelip birbirlerini tanıdıklarında -birbirlerini kabullendiklerinde ve birlikte hareket etmeye karar verdiklerinde- kolektif üzerinde olumsuz etki bırakabilir. Yeryüzündeki yoldaşlarımızı karanlık tarafa çekebilir ve dürüst olmak gerekirse büyük de başarı sağlar. İnsanları yönlendirmede ve ikna etmede kabiliyetleri yüksektir.”

Anladığım kadarıyla ruh eşleri ve çiftleri iyi tarafa hizmet ederken ruh ikizlerinin tehlikeli bir tarafı vardı.

“Ruh sözleşmelerinin hayat planını hatırlattığını söylemiştiniz. O halde ruh ikizleri bunun dışına mı çıkıyor?”

Iray bir kez daha yediği kurabiyeye odaklandı ve böylece konuşmayı Göksel devraldı. “Dışına çıktığından değil,” demişti. “Ruh sözleşmelerinin hiçbiri tehlikeye açık değildir Mira. Düşündüğünün aksine ruhlar pozitife yatkındır ve esasen de pozitife hizmet eder. Kendi aralarındaki dinamiklerin farklı olması, düşündüğünün aksine onları negatife yatkın yapmaz.”

“Olumsuzluk konusunda ruh ikizlerini ön plana çıkardıysam özür dilerim,” Iray sözünü Göksel’den geri aldı. “Hangi alanda yer alırsa alsınlar, başarı sağlamaları diğerlerine oranla daha yüksektir çünkü iki ruhun derin bir iş birliği söz konusudur. Fakat bu durum diğerlerini iyilik meleği yapmaz. Ruhlar kimi zaman birilerini kendine getirmek için kötü adam rolünü üstlenebilir. İyilik için kötü eylemler yapabilir. Çiftler hariç hemen her ruh sözleşmesi acı deneyimleri içerir.”

“Bu durumda çiftleri farklı kılan ne peki?”

“Çünkü ruh çiftleri edindikleri onca acı deneyimden sonra, yalnızca sevgiye yönelmiş ve birbirlerine sonsuz desteklerini sunmayı tercih etmiş ruhlardır.”

Yumuşak ve ideal ilişki = ruh çiftleri.

Zaman zaman yıpratıcı ve esasında olgunlaştırıcı ilişki = ruh eşleri.

Ne olduğu bilinmez, toksiklik riski içeren ilişki = ruh ikizleri.

“Histeri krizine girecekmiş gibi hissediyorum,” derken sesim titriyordu.

“Yanlış algılara kapılıp kendini strese sokma,” Göksel’in sesi yumuşak ve yatıştırıcı çıkarken birkaç derin nefes almaya çalıştım. “Gayet iyisin.”

“Hem hayatın her noktasında acı ve tatlı birlikte yer alır.” Iray’sa Göksel’in aksine daha basit ve belki de çocuksu bir dille beni kendime getirmeye çalışıyordu. “Sonu iyi olduğu müddetçe sürecin nasıl ilerlediğinin pek bir önemi yok. Her şekilde keyfini çıkarmaya bak sen.”

“Ana konumuzun hayat planımı hatırlamak ve bunları yerine getirmek olduğunu sanıyordum.”

“Hayatın akışından keyif almayı da, görevlerini yerine getirmeyi de… İkisini de birlikte yapabilirsen daha iyi olur,” dediğinde gülmekten kendimi alamadım. “Kuşburnunu içince kendini daha da iyi hissedeceksin bak.”

Kuşburnu mu?

Başından beri elimde tuttuğum bardak kuşburnu mu doluydu? Gerçekten?

Bardağı yüzüme yaklaştırıp kokladığımda tanıdık koku yüzümdeki gülüşü daha da genişletti ve gülüşüme eklenen kahkahalar yavaşça şiddetlenmeye başladı. Sakinleşmek için koca bir yudum aldım.

“Anlıyorum. En azından anlamaya çalışıyorum.” Mırıldanmalarım sonrasında bardağımdaki kuşburnunu büyük yudumlarla bitirmiş, derince soluklanarak kendime gelmeye çalışmıştım.

Bu sırada Göksel’in etrafını saran yeşil ışık genişledi ve bir de ek olarak sevginin hanına huzur eklendi. Bu duygunun, enerjinin Iray’dan geldiğini düşünsem de onda herhangi bir ışık, belirgin bir aura göremedim.

“Burada oluş nedenimi, başıma gelenleri anlamak için sözleşme imzaladığım bir iki ruhu bulsam iyi olacak.” Nedense bir an önce bu bulmacayı çözmek, sonra da kendimi içine düştüğüm çukurdan kurtarmak istiyordum.

“Bu acele etmen gereken bir mesele değil Mira.” Iray’ın söylemi kafamı karıştırırken kaşlarım hafifçe çatıldı.

“Ne demek değil?”

“Hayat amacını anladıktan sonra yer altındaki işlerinin biteceğini ve yeryüzündeki hayatına geri döneceğini sanıyorsan yanılıyorsun,” dedi. “Yukarıdaki hayatın, kendini kaptırdığın tüm o illüzyon… birer oyundan ibaret. Gözlerini gerçek hayata şimdi açıyorsun.”

Buradan dönüş yok muydu?

“Yok.”

Demek yoktu.

“Neler olduğunu anladığında, gerçekleri kavramaya başladığında,” diye ekledi Göksel. “Yukarısı, dönmek istediğin bir yer olmayacak.”

“Dünya’daki insanlar,” Iray uzun bir konuşmaya hazırlanırmış gibi kurabiyesini ve bardağını sehpaya bıraktı. Oturduğu yerde daha dik oturmaya başladı. “Büyük bir savaş veriyor Mira. Pozitif ve negatif birbiriyle çarpışıyor. Kimileri bunu fark ederek önlem alıyor, kimileri de bu savaşın içinde negatifin elinde kukla oluyor. Yeryüzündeki yoldaşlarımız… Acı çekiyor.”

“Ve siz de benden bu acıyı azaltmamı mı bekliyorsunuz?”

“Bizim,” üstüne basarak söyledi. “Bizim bu acıyı azaltmamız hatta dindirmemiz gerekiyor. Negatiflere ortak olan ve ne yaptığını dahi fark etmeyen yoldaşlarımızı kendine getirmeliyiz. Kim olduklarını hatırlatmalı, tehlikeden korumalı ve yanımıza katılmalarını sağlamalıyız. Eğer nasıl bir güce sahip olduğunun farkında olsaydın, yapmakta olduğumuz işin nasıl büyük bir sorumluluk getirdiğini de anlardın.”

Bunu bilmiyor olmak benim suçum değildi. Hiçbir şey bilmiyor olmak benim suçum olmamalıydı!

“Farkında mısınız bilmiyorum ama daha dün ya da önceki gün evime bir mutant saldırdı.” Ne kadar uyuduğumu ya da son yaşadıklarımın üzerinden kaç saat geçtiğini kestiremiyordum artık.

“Birincisi, o bir mutant değil, sürüngendi.” Bu sefer Göksel karşılık verdi. “İkincisi, gerçek bir saldırıya maruz kalsan şu anda bizimle burada olamazdın. Muhtemelen seni öldürmeye değil, kötü emelleri için ikna etmeye gelmişti.”

Oturduğu yerden ayaklandı ve kendisine bir bardak daha kuşburnu doldurduktan sonra kapıya yöneldi. Yukarıdan bakan gözleri altında, bir şekilde ezildiğimi hissettim.

“İnsan, özünde ışık olan pozitif bir varlıktır. Yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış, engin bilgilerle doldurulmuş bir kutsallığa sahiptir.” Bir hikâye anlatıcısı gibi konuşmaya başladı. “Binlerce, on binlerce ırkın var olduğu koca evrende… İnsan’a oldukça büyük bir görev bahşedilmiş ve bu görev kimilerini rahatsız etmiştir. Bu rahatsız oluş sonrasında derin bir çatışma doğmuş; kimileri bu durumu Şeytan’la İnsan’ın mücadelesi ve kimileri de iyiyle kötünün savaşı olarak dile getirmiş. Nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin, ortada bir aksiyonun olduğu açık.”

“Gerçek bir savaşın ortasındayız.” Iray, Göksel’i desteklerken sertçe yutkunmaktan başka bir şey yapamadım. “Bizler, Dünya’daki insanlar olarak, binlerce yıldır uyutuluyoruz; ve artık uyanmaya, bu savaşı büyük bir farkla kazanmaya ihtiyacımız var.”

Söylemlerini doğrudan kabul edebilirdim fakat bir şekilde metafor üzerinden konuşabileceklerini düşündüm.

“Bahsettiğin uykuyu nasıl sağlıyorlar?”

Sorduğum soru Iray’ın gülümsemesine neden olduğunda, bunun tatmin dolu bir gülüş olduğunu görebiliyordum. “Dehşet bir algı mekanizmasıyla,” dediğindeyse taşlar birer birer yerine oturmaya başladı. “Etraftaki somut maddeleri kullanarak, soyutları ise maddeleştirerek bunu başarıyorlar. İnsanoğlunun böyle bir durumda pes etmemesi, -negatif varlıkların istediği gibi- zayıf egosuna kaybetmemesi lazım. ‘Aslında ben bundan daha iyisiyim ama bir şeyler tarafından engelleniyorum. Bu kadar basit bir canlı olduğumu düşünmüyorum’ düşüncesini benimseyerek uyanması gerekiyor.”

“Ego… Her şeyden üstün olma hissi…” Yine kendi kendime mırıldanıyordum,

Ve yine Iray mırıldanmalarıma bir karşılık veriyordu. “Bu hisse kulak vermeden, küstahlık tarafından sarılmadan, özüne öncelik vermeli insan. Geçmişte sahip olduğu birçok özelliğini şu anda neden kullanamadığını düşünmeli. Etrafında olup biteni anlamaya çalışmalı. Eğer ki nefsine yenik düşerse negatifler üstüne üşüşür ve o kişinin üstünlük kompleksini besleyecek bir illüzyon oluşturur. Maddeyle oluşturulmuş, yeryüzü medyası ile elde edilmiş, Kutsal İnsan’ın çok daha fazlasına sahipken negatiflerin elinde oyuncak olduğu sinir bozucu, mide bulandırıcı bir illüzyon.”

Göksel gibi dışarıya çıkmak için kapıya yöneldiğinde, onun aksine elinde bir bardak yoktu ancak yeni bir kurabiye vardı.

“Neyse ki insan, negatiflerin oyunlarına karşı koyabilecek ve oluşturdukları bu sahte illüzyonu fark edip gerçekleri görebilecek bir yapıya sahip,” dedi Göksel. “Ne de olsa burası bizim alanımız değil. Dünya illüzyonu, Dünya dışında yaratılmış ve asıl evi onca ışık yılı uzakta olan bize işleyebilecek kadar güçlü değil.”

Anlattıklarını sindirmek için zamana ihtiyacım vardı.

Araladığı kapıdan çıkmak üzereyken Iray da ona eşlik ediyordu. Yalnızca ekleme yapmak için kapının arasında kalan bedenini bana çevirmişti. “İnancın gücünü kullanarak insanları beceriksiz olduğuna inandırıyorlar. İnsanoğluna; güçsüzsünüz, beceriksizsiniz, hiçbir şeyi yapabilecek kabiliyetiniz yok ve biz olmadan hayatta bile kalamazsınız diyerek köleleşmesine neden oluyorlar. Ne kadar da büyük bir yalan. Ne kadar da büyük bir günah.”

Odadan ayrıldığında ise kulaklarımda son cümlesi yankılanıyordu. ‘İşte bu yüzden Mira… Yeryüzünde söylenen hiçbir şeye inanma.’

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Eğitmenlerden Alıntılar 01

5. Kat Planı: Kişisel Odalar

Bireylere tahsis edilmiş bu odalar, kullanıcılarının duygularını içeride ve dışarıdaki duyguları da dışarıda tutmakla yükümlüdür. Duvarları, söz konusu duygular için geçirgen değildir.

Oda, ilk günden itibaren sahibinin enerjisine bulanır.

Duvarda yer alan dijital saat aynı zamanda bir duygu ölçerdir. Oda sahibinin taban aurasına ya da duygusal aurasına -rengine- bulanır.

Yer altının bilinçli/uyanmış ruhları, oda sahiplerine duyduğu saygı nedeniyle hiçbir odaya duygusal aurasını/duygularını bulaştırmaz. Yalnızca oda sahibinin izni ile bunu yapabilir. Aksi saygısızlıktır.

Oda kapılarında herhangi bir kilit bulunmamakla birlikte kapılar tehlike anında açılmamak üzere programlanmıştır. Ayrıca yoğun negatif enerji besleyen hiçbir varlık yer altının kişisel odalarına giremez. Odalar koruma altındadır.

Odalar, yer altı, toprak… Her şey canlıdır.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 3: Bugüne Kadar…

Mira

 

Bir rüya görmüştüm. Saçmalıklarla dolu, yorumlamanın neredeyse imkânsız olduğu ve ne olup bittiğini doğru düzgün hatırlayamadığım tuhaf bir rüya: Yüzünü görmediğim ancak seslerini duyabildiğim iki adam, karanlık bir tünel, soğuk… çok soğuk geçen saniyeler ve ardından hissettiğim o ılık hava ile huzur dolu an. Beni mayıştıran ve neredeyse uykuya götürecek bir enerji… Bir de doğru hatırlıyorsam içlerinden biri adımı seslenmişti, değil mi? Beni tanıyormuş gibi her defasında samimi bir ses tonu kullanmıştı.

Peki ya adı neydi? I… I… Ira… Iraz? Ilgaz? Yok hayır. Bunların hiçbiri değildi. Bir diğeri de… Gökhan mıydı? Gökalp? Gökay? Hayır, bunlar da değildi. Kötü bir isim hafızasına sahip olmadığım halde hiçbirini hatırlayamıyordum.

Bir bulmacayı çözer gibi rüyamı çözümlemek istedim. Nedense buna ihtiyacım olduğunu hissettim. Yatağımdan çıkarak bugünün derslerine hazırlanmaya başladığımda, üzerimi giyindiğimde ve hatta kahvaltı ederken aynı şeyi düşünmeye devam ettim. Bu tuhaf rüyayı zihnimden atamıyordum.

Odağımı toparlayamadım. Gün içinde aldığım derslerin bir kısmını dinleyemedim ve bazı notları yakalayabilsem bile çoğuna anlam veremedim. Adapte olamadım. Kulağa tuhaf gelecek ama ruhumun bir kısmı rüyamın köşesine ilişmiş gibi… Gerçek hayata bir türlü dönemedim.

Ardından… Yalnızca rüyam değil, geçen akşamın da bazı noktaları şüpheli gözükmeye başladı. Zihnimde yorumlayamadığım bir boşluk vardı. Sıcak çikolatamı ne zaman bitirmiştim, bardağımı ne zaman yıkamıştım da tezgâhın üzerine kurumaya bırakmıştım; tam olarak hatırlayamıyordum. Yatağa ne zaman girmiştim? Üzerindeki gündelik kıyafetlerle bir türlü rahat edemeyen ve pijamalarını giymeden kolay kolay uykuya dalamayan ben, nasıl olmuştu da gri eşofmanım ve siyah kapüşonlumla uyuyakalmıştım?

Tuhaftı. Birçok şey tuhaftı.

Dün akşam yaşadıklarım ve saçmalık ötesi rüyam, ürpertici düzeyde rahatsız ediciydi.

Tamam, rüyalarına önem veren ve hatırladığı kadarıyla anlamlarını araştırıp yorumlamaya çalışan biri olduğumdan bu tip şeyleri abartmaya yatkın olabilirdim ancak ilgimi çeken esas şey bir rüya değildi artık. Koca bir akşamdan ve normalde yapmayacağım davranışları sergilemekten bahsediyordum.

Rüyamdaki o adamı her düşündüğümde ellerim karıncalanıyordu; gerçekten de örgülü saçlarına dokunmuş, parmaklarımı yüzünde gezdirmiş ve sıcaklığını hissetmiş gibi… Bir de evimizin salonunda yaşadığım şu aksiyon vardı! Yeşil bir varlık… sürüngenimsi bir varlık karşımda yer alıyor, bedeninden ayrılmış kellesi yerde yuvarlanırken her tarafa mavimsi sıvısını bulaştırıyordu. İğrençti. Mide bulandırıcıydı. Korkunçtu.

Kendimi tekrardan bayılacakmış gibi hissettiğimde oturduğum yerde derince soluklanmam gerekti.

Birçok şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Başka bir evrenle ya da boyutla muhatap olmuşum gibi gerçekti hem de. Özellikle bu tip mistik şeylerin ilgimi çekmesinden değil; bir şekilde gerçek hissettirmişti. O karanlık tünel de diyaloğa giren iki adam da, sonunu bilmediğim ve neler olduğunu anlamlandıramadığım birçok şey normalden daha gerçekçi gelmeye başlamıştı.

Duvardaki o antika parça… ikiz katana… Cesaret edebilir miydim bilmiyorum ancak eve gittiğimde küçük bir deneme yapsam fena olmayacaktı.

“Mira,” içerisinde olduğum derslikte, arada bir takıldığım Zehra seslendi. “Kızlarla kitap-kafeye gidip biraz ders çalışacak. Sonra da stres atmak için karaokeye gideceğiz. Sen de gelecek misin?”

Zehra’yla ya da arkadaşlarıyla bir sorunum yoktu. Geçmişime birçok derin yara bırakmış kişilerden farklı olarak aramızda belirli bir sınır vardı. Ders içeriklerini paylaşır, sınav haftası öncesinde az da olsa birbirimize destek olur ve daha çok akademik çerçevede zaman geçirirdik. Öncesinde birkaç kez dışarıya da çıkmıştık ama bir süre sonra buluşmalarımıza erkek arkadaşları da dahil olduğunda, ortamdan uzaklaşmak daha doğru hissettirmişti.

“Teşekkür ederim ama eve geçmem gerekiyor.” Gerçekten de eve dönmek ve rüyam hakkında biraz daha düşünmek istiyordum. “Size iyi eğlenceler.”

Dersin bitmesiyle toparlanmaya başladığımda ısrarlarını duyabiliyordum; fakat yüzüme yerleştirdiğim hafif yapay bir gülümsemeyle ortamdan kaçmak dışında bir şey yapmadım. Hızlıca derslikten çıktım, Taksim İstasyonu’na yürümeye başladım.

“Yaptıkları için ona teşekkür etmelisin.”

Yürümeye devam ederken kulağıma ilişen bir ses sol tarafıma dönmeme neden oldu. İki genç birbirleriyle atışarak benimle aynı güzergâhta yürüyordu. Yüzlerini görebilmek için eğildiğimdeyse hızla önüme geçtiler.

Görece biraz daha kısa olan, resmen güneş ışığında parlayan kahverengi düz saçlara sahipti. Kulağının biraz altında bitecek kadar uzun, ilgi çekici bir görüntüsü vardı. Fakat yanındaki arkadaşı kahkaha attığında dikkatim istemsizce ona yöneldi. Tepeden topladığı sarı saçları, beni olduğum yere kilitledi. Dalgalı saçları örgüyle elde edilmiş gibiydi.

“Ayıp ediyorsun Göksel, elbette edeceğim.”

Bu… oldukça tuhaf hissettirdi. Tam da o an ne oldu, bana bu kadar rahatsız hissettiren neydi bilmiyorum ama bir şeyler beni huzursuz etti.

Sebebini bulmak istedim.

Yaptığım şey yanlış da olsa, ileride kendime kızacak da olsam onları takibe aldım. Kendime engel olamadım. Cevabını bulmam gereken büyük bir soru işaretiyle karşı karşıya kalmıştım.

Turnikelerden peş peşe geçtik ve ilerlemeye devam ettik. Aynı hatta yöneldiğimizde ise bunu biraz şaşırtıcı buldum. Birlikte gelecek olan metroyu beklerken diğer kapı çizgisine yanaşmış, kaç dakika kaldığını anlamak için kısa bir süreliğine ekrana göz atmıştım.

Geri döndüğümdeyse… onları bulamadım.

Onları gerçekten de bulamadım.

Gerçekten.

Sanki ortadan yok olmuş gibi…

Onları gözümün önünde kaybettiğimde çevremde dönerek etrafıma bakınmış, etrafı kolaçan ederek sarı saçların sahibini aramıştım; fakat bulamadım. Onları beklemekte olduğum hatta ve karşı tarafta bile göremedim.

Hiç var olmamış gibi- bana kafayı yedirmek istermiş gibi, hiçbir yerde yoklardı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Panik hâlindeydim.

Delirdiğimi düşünüyordum ve gerçekten panik halindeydim.

Kalbimin gürültüsünü dindiremiyor, dün akşam yaşadığım her şeyi tekrar ve tekrar bir film gibi zihnimin içinde oynatıyordum. Bulmaya çalıştığım cevaplar vardı. Doğaüstü bir durumla mı karşı karşıyaydım yoksa gerçekten de kafayı mı yiyordum, bilmem lazımdı.

Bir anda şizofreniye mi bağlamıştım? Halüsinasyon mu görüyordum? Yoksa hâlâ rüyada mıydım? Gerçekten uyumaya devam ediyor olabilir miydim?

Hızla kendimi çimdikledim.

“AH!”

Rüyada değildim. Rüyada falan değildim!

Tamam. Tamam sakin ol Mira. Bir şey yok kızım. Yanılmış olabilirsin. Yorgun olduğun için gerçekten yanılmış olabilirsin. Bir sorun yok. Evet, bir sorun yok.

‘Göksel’

Sorun yok. Sorun yok. Sorun yok.

‘Biraz sessiz ol Göksel.’

Sorun yok diyorum.

‘Acı çekmiyorum Göksel.’

Bu… Bu ismi rüyamda duymuştum. Gerçekten de rüyamda duymuştum.

Edindiğim farkındalık, henüz girdiğim sitede donmama neden olurken eve girip girmemek konusunda sancılanmaya başladım. İstemiyordum. Eğer ki anlamlandıramadığım bir olay daha yaşarsam nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyor, böyle bir şeyi kaldırıp kaldıramayacağıma dair kendime güvenemiyordum.

Derin bir nefes alıp verdim. Ardından bir daha. Bir daha, bir daha ve bir daha.

Sakinleşmeliydim.

Belki de sert bir çimdiğin dahi uyandıramayacağı kadar ağır uyuyordum. Evet, uyuyor olabilirdim. Uyumak zorundaydım.

Duygularımı kontrol altında tutmaya çalışarak bir derin nefesi daha ciğerlerime doldurduğumda titremeye başlamış bacaklarımla bir adım ileri attım. Nefesimi verirken yürümek için kendimi zorladım. Eğer eve çıkabilir ve içinde olduğum ânın bir rüya olduğunu kanıtlayabilirsem rahatlayacaktım. Kanıtlayamazsam…

Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

Derin soluklarla binaya girdikten sonra asansöre bindim. Yüzümü kapı tarafına dönerek anahtarlarımı bulmak için sırt çantamı karıştırmaya başladım. Asansör varması gereken kata vardığında ve kapılar açıldığında da ağır adımlarla evin kapısına yöneldim. Elimdeki anahtarı yuvaya yerleştirdim ve ürkek bir şekilde kapıyı açtım.

Sırt çantam kapının hemen yanında sağ kolumdan kayarak yere inmiş, ayakkabılarımı çıkarma düşüncesine bile girmeden salona ilerlemiştim. Doğrudan duvara yöneldim; o ikiz katanaya. Ardından sağdakini kavradım. Kınında yer alan desenlere fazla vakit ayırmadan kılıcı ortaya çıkardım ve kını yerine geri koyarak rüyamdaki gibi salonun boş alanına ilerledim.

Keskinliğine kısa bir göz atmak için dikkatlice kendime yaklaştırdığımdaysa kılıç hemen arkamı benim için yansıttı.

Aynı şey.

Tamamen refleksif bir şekilde kılıcımı arkama doğru salladığımda kalp atışlarım şiddetle hızlanmaya başladı. Bomboş salonda nefesim kesiliyor, tedirgin bir şekilde etrafımda dönerek bir şeyler olup olmadığını kontrol ediyordum.

Huzursuzdum.

Bu zamana kadar güvenli bir liman olarak gördüğüm evim beni fazlasıyla rahatsız ediyor, bir an önce buradan ayrılmak istiyordum. Bir an önce… bir an önce buradan ayrılmam gerekiyordu.

Kurtuluşu ararcasına, koşar adımlarla evin girişine yöneldiğimde yerdeki çantamı da alıp evi terk etmeye hazırdım. Fakat…

“Ssshhh…”

Bir sürünme sesi, tuhaf ve anlam veremediğim, başımı ağrıtmakta olan başka seslerle karıştı. Aynı zamanda çantamın sapını kavrayarak doğrulmaya çalıştım. Hiçbir şey duymamışım gibi davranırsam ne kadar inandırıcı olurdu? Sağ elimde sıkıca tutmaya devam ettiğim kılıcı görmezden gelebilirler miydi?

Rüyada olayım ya da olmayayım, dün akşam onlardan birini öldürmüştüm. İntikam almak isteyebilir ve pekâlâ da alabilirlerdi. Öncesinde gösterdiğim performansı bugün de gösterebileceğimi hiç sanmıyordum. O savaşçı enerjisine hiçbir zaman sahip olmamışım gibi koşarak buradan kaçmak istiyordum. (Ayrıca kendimi onlardan nasıl koruyacağımı da bilmiyordum. Savunmasızdım. Bu yüzden birkaç saniye daha tedirgince olduğum yerde saydım.)

Az da olsa cesaretimi toplayabildiğimde ve kapıya doğru büyük bir adım attığımda, hemen arkamdan bir tıkırtı sesi geldi. Üzerimde ciddi bir enerjisel baskı hissettim. Panikle, korkuyla ve ne yaptığımı bilemez hâlde kılıcımla aşağıdan bir hamle yapmak zorunda kaldım ve… bir şeyi kestim. Üzerimdeki enerjisel baskı fiziksel bir ağırlığa dönmeye başladı ve kılıcımın çevresi mavi bir sıvıyla kaplandı. Daha önceki gibi yeşilimsi bir varlığın belirmesini bekledim fakat ortaya herhangi bir şey çıkmadı.

Duvarlar üzerime çökmüş gibi ağırlaşmaya devam ediyordum. Üstelik baygınlığın getirdiği bir ağırlaşma, uyuşma değildi bu. Üzerimde bir şey vardı. Göremediğim bir beden veya başka bir şey… Gerçekte her ne olursa olsun, onu yaraladığım kesindi. Ancak kılıcımı geri çekmeye çalıştığımda veya daha derin bir kesik atmak istediğimde hareket edemedim.

Duyduğum kaygı katbekat atmaya devam etti.

Ne yapacağımı bilemez bir hâlde dışarıya seslenmek üzereyken dudaklarımın üzerine bir el kapandı. Kaçırılacağım kaygısı beni şiddetle sarstığında da ellerimi hızla ağzımı kapamakta olan elin üzerine çıkardım.

“Endişelenme Mira.” Duyduğum sıcak nefes ve rahatlatıcı ses kulağımın hemen arkasındaki yerini korurken diğer eli de gözlerimin üzerine yerleşti. “Korkma ve sakinleş. Yalnız değilsin.”

Dünyam başıma yıkılıyordu ve bu adam bana korkmamamı, endişelerimden arınmamı söylüyordu. Karşılık verebilmek için öfke içerisinde mırıldandığımda gözlerimi daha sıkı kapadı.

“Karşında gerçekleşen mücadeleyi görmemen senin için daha iyi olur.” diye bir de uyarıda bulundu. “Bunları seni düşündüğümüz için yapıyoruz tamam mı? Lütfen sakinleş. Senin duyduğun korku bu basit meselede boşuna zaman kaybetmemize neden oluyor.”

Kılıcımı bırakalı uzun bir süre olmuştu fakat yere düştüğünü duymamıştım. Kendimi arkamdaki bedenden kurtarmaya çalıştığımdaysa beni bırakmamak konusunda ne kadar inatçı olduğunu fark ettim. Üzerimdeki ağırlık kalksa bile etrafımda nelerin olup bittiğini göremiyor, anlayamıyordum. Bu nedenle olduğum yerden kurtulmak için ciddi bir mücadeleye girdim.

Sonunda ellerinden kurtulmayı başarabildiğimde etrafıma bakınmak için hazırdım. Yine de o buna izin vermemek için elinden geleni yapmaya devam etti. Bedenimi kendisine çevirdi ve görüş açımı kısıtlamak istercesine başımı omzuna yasladı. Kendisinden uzaklaşmamı engelliyor, etrafta olup biteni öğrenmeme izin vermiyordu. Zar zor ayaklarımın bastığı yeri görebildiğimde düşündüğümden çok daha ağır bir şekilde sarsıldım.

Duyduğum stresle midemi bulandıran ve içimde oluşan korkuyu daha da arttıran şey, gözlerime ilişen zeminin kilden oluşmasıydı. Biraz önce evimizin antresinde olduğuma emindim ancak şu anda… Tahminlerime göre çorak bir arazide, yapayalnızdık.

“Lütfen beni iyi dinle Mira.” Olduğum yerde sarsılmaya devam ederken bedenimi kolları arasına almış o adam, konuşmaya geri döndü. “Endişeni anlıyorum ancak şu anda güvendesin. Lütfen bunu aklında tut. Sakinleş ve Göksel için işleri kolaylaştır, olur mu? Aksi halde basit bir sürüngenle sürdürdüğü mücadelesi bu kadar vakit aldığı için benim tarafımdan iyi alay konusu olacak.”

Sürüngen, bir sürüngen demişti ve bir savaştan, mücadeleden de bahsetmişti. Yine. Salonumuzdaki o görüntü gözlerimin önüne geldi.

Bedenim şiddetle sarsıldı.

“Sakinleş,” kulaklarıma dolan ses biraz daha yumuşak bir hâl aldığında, dikkatimi düşüncelerimden çok duyduklarıma vermeye çalıştım. “Şu an evinde, yatak odanda, yorganının içindesin.” Beni yönlendirmeye başladı. “Dışarıda kar yağıyor ve melekler seni selamlıyor. Hava çok soğuk, içinde olduğun yatağın ise sıcacık. Her şey çok güzel.”

Beni esas gerçekliğe mi inandırıyordu yoksa tatlı sesiyle gözümü mü boyuyordu, bilmiyordum. Sadece… üşüdüğümü hissettim.

“Her şey çok güzel…” diye devam etti. “Gökyüzü, esmekte olan hava, karla kaplanan ağaçlar, ıslak toprak ve sıcacık sen. Her şey olabilecek en güzel şekilde seninle. Tüm iyilikler, güzellikler, huzurun ta kendisi seninle.”

Ellerim soğuktan donarken gerçekten de üzerimize kar yağdığını fark ettim. Omuzlarım yavaştan ıslanmaya başladı ve söylediklerinin aksine kendimi sıcacık hissetmesem bile var olan ferahlık kalbimi de dindirdi.

Derin bir nefes aldı, “Çok iyisin,” ve verdi.

Başımı bastırmaya devam eden eli ve omuzlarımı sarmalayan kolu gevşediğinde beklediğimin aksine ondan uzaklaşamadım. Bu sefer kendimde bunu yapacak gücü bulamadım. Ancak bize yanaştığını duyduğum bir başka adım sesleriyle bunu başarabilmiştim. Hafifçe geri çekildiğimde koyu kahverengi saçlara sahip ikinci beden görüş alanıma girmişti. Savaşırken kullandığı, kirlenmiş kılıcımı teslim almam için bana uzattı.

“Ben,” ne söylememi beklediklerini bilmiyordum ama söyleyeceğim tek bir şey vardı, “bayılacağım.”

“Hayır…” Bu zamana kadar ayakta durabilmek için kullandığım tüm enerji tükenmişti. “Hayır, hayır, hayır!”

Seslerin kısılmasıyla birlikte kulağıma dolan çınlama, yerini karanlığa bıraktı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

“Sana hatırlayacağını söylemiştim Iray.” Oldukça boğuk gelen bir ses.

Ah…

“Elbet hatırlayacaktı. Suçluymuşum gibi bakma bana öyle,” ve karmaşık bir ses daha. “Ayrıca diğerlerinden önce vardığımız ve müdahale edebildiğimiz için minnettar olmalıyız. Bırak kaşlarını çatmayı.”

“Tüm bunların sorumlusu olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.”

“Değilim.”

“Dün akşam enerjini o kadar çok bulaştırdın ki-”

“Evine bırakmadan önce arındığından emindim. Ciddiyim.”

Belirsiz mırıltılar eşliğinde gözlerimi araladığımda kendimi bir yatakta buldum. Bembeyaz bir tavan ve duvarlar. Duvarların en üst kısmına yerleştirilmiş havalandırma menfezleri. Karşımda beyaz bir kapı ve kapının solunda ayaklı bir askılık ile iki kapılı beyaz bir dolap. Başka bir alana açılan sürgülü bir kapı daha ve bir beyaz masa. Penceresiz… Dümdüz duvarlar. Ah! Yatağın hemen yanında kanepe de varmış. Üzerinde ise iki kişi oturuyor. Gözleri üzerimde dikili ve ben-

“Nefes alamıyorum,” varlığını hissettiğim ağırlık üstüme örtülmüş birkaç kat yorgan olsa bile boğulacakmış gibi hissediyordum.

“Günaydın.” Sözlerimden tamamen bağımsız bir cevap veren sarışın genç, “İçinde olduğun ortam ve bedenin birbirine pek de uyumlu olmadığından, bir süreliğine böyle kalman daha iyi olur,” diye durumu açıkladı.

Yine de düşüncelerimi değiştirmeye yetmedi. Tatminsiz ifadem değişmedi ve hemen ardından kahverengi saçlı genç, oturduğu yerden kalkarak yatağa yanaştı. Onun kulaklarının altında biten saçları ve sarışının omuzlarının altına dokunan saçları, her ikisi de üç tane balıksırtı örgüsüne sahipti.

Üzerimdeki yorganlardan ikisi ayaklarıma doğru katlandığında hafiflediğimi hissettim. Ardından aynı genç, yatakta doğrulmaya çalıştığımı fark eder etmez arkamdaki yastığı düzelterek bir kere daha yardımcı oldu.

“Teşekkür ederim.”

Minnettarlığıma başını hafifçe eğerek karşılık verdi. Elini uzatarak kendini tanıttı. “Ben Göksel.”

Fark etmeden elini sıkmış ve çoktan kendimi tanıtmıştım. “Mira.”

O ise tanışma faslı biter bitmez tutmakta olduğu elimi üçüncü yorganın içerisine sokmuş, yerine geri dönmeden çenemin altına kadar örttüğünden emin olmuştu.

“Ben de tanıştığımıza memnun oldum Mira Hanım,” dedi sarışın. “Adım Iray. Sert bir şekilde, ‘ı’ ile.”

Iray… Anlıyorum.

“İstasyonda…” Bakışları pürdikkat üzerimdeydi. “İkinizi de istasyonda gördüm,” ve bir anda kafama dank etti. “Neredeyim ben?”

Sözlerimde ne vardı bilmiyorum ancak birbirine attıkları şüpheli bakışlar ortamı sessizliğe boğdu. Öyle ki bir cevap alabilmek için kendimi tekrar etmek zorunda kaldım. “Neredeyim ve sizler de kimsiniz?”

Öncesinde Iray, “İstasyondakiler biz değildik,” dedi.

Ardından da Göksel, “Yer altındasın ve sana eşlik etmek için burada bulunuyoruz,” şeklinde kısa bir açıklama yaptı. Hiçbir şey anlamadığım bir açıklama.

Gerilmekten kendimi alamadım.

“İstasyondakinin,” sakinleşmek için elimden geleni yapıyordum, “sizler olmadığını mı söylediniz?”

“Evet,” diyerek kendini tekrarladı Iray. “Bugün ikimiz de yer altından hiç ayrılmadık. Bu süreçte… bizi istasyonda gördüğünde ne hissettin? Korku ya da heyecan? Merak ya da endişe? Hangisi daha baskındı?”

“Heyecan ve merak.” Kelimeleri kontrolsüzce dudaklarımdan döküldü.

“İyi bir deneyim miydi, yoksa kötü mü?” Iray durumu daha iyi anlayabilmek için birkaç soru yönelttiğinde düşünmek için kendime zaman tanıdım.

Buna rağmen zihnimin içerisindeki sonuç aynıydı. “Bilmiyorum.”

“Bilirsin,” diyerek diretti. “Kalbin bilir. Biraz daha düşün.”

Bir yanıt bulmak için kendimi zorlarsam, çok da kötü olmadığını söyleyebilirdim. “Fena değildi.” Yine de temiz bir cevap veremedim.

“Belki de meleklerdi.” Göksel’in söylemi tüylerimi diken diken etti.

Melek demişti değil mi? Yanlış duymamıştım.

“Gerçek ne olursa olsun, senin için kötü bir deneyim olmamasına sevindim,” dedikten hemen sonra ayaklanarak yatağa yöneldi. Ayaklarımın olduğu tarafa oturarak benimle göz göze geldi. “Ve ana konumuza döndüğümüzde… Dün akşamın ne kadarını hatırladığını sorabilir miyim?”

Koyu bir dış çerçeveye sahip mavi gözleri ilginç bir şekilde sıcak hissettiriyordu. Sorduğu sorunun gerici tarafından bağımsız, ev gibi hissettiren enerjisi düşüncelerimi dindirmeme yardımcı oldu. Bir rüyada olmadığımı ve başıma gelen her şeyin gerçek olduğunu kabullenebildiğimden ya da kafayı yemekten son anda kurtulduğum için değil. Yalnızca… Aldığım her derin nefes uykumu getirmeye başlamıştı.

“Iray.” Göksel’in sert bir şekilde çıkan sesi dikkatimi dağıttığında gözlerim kanepede oturan bedenine kaydı. Kaşları hafifçe çatılmış, hoşnutsuz bir şekilde Iray’a bakıyordu. “Seni tekrar uyarmayacağım.”

Iray’a geri döndüğümde ise onun aksine oldukça rahat bir ifadeyle karşılaştım.

“Üzgünüm,” dedi. “Daha dikkatli olacağım.”

Bunu söyledikten sonra odağımı toparlamak daha kolay oldu.

“Burada… tam olarak neler oluyor?” Bana sorulan soruyu cevaplamak yerine başka bir soru sormayı tercih ettiğimde,

Iray’ın yüzüne yayılan gülüşü görebiliyordum. “Alabileceğin bilginin sınırı konusunda endişeliyim ancak elimden geldiğince seni aydınlatmaya çalışayım,” derin bir nefes alıp verdi. “Göksel’in de söylediği gibi yer altında bulunan güvenli bir sahanın içerisindesin. Endişen olmasın, İstanbul’un dışına çıkmadık ve istediğin zaman evine dönmekte özgürsün. Burada tutsak değilsin Mira.”

Başından beri kendimi bir an olsun tutsak hissetmemiştim.

“Ama ben biraz daha detay istiyorum dersen,” diye devam etti. “Pozitif varlıkların eğitildiği, birçok farklı saha içeren, ana odağında askeri eğitimin yattığı bir yer altı üssündesin.”

Bir yer altı üssü?

“Ve ben de karşında 89. Bölük’ün komutanı olarak yer alıyorum.”

Bir komutan?

“Hatırladıklarını paylaşmadan önce şunu da eklemek isterim ki senin burada bulunma nedenin… Pek de normal değil. İlginç bir vakasın. Uyanışa merakın olsa bile bu yönde ciddi bir adım atmamışsın. Yalnızca bir kazaya kurban gitmiş gibi… İçeriye girmek için sınırlarını epey zorladın. Tebrik ederim.”

Kimi tebrik ediyor? Beni mi?

İyi de burada olmak istediğimi kim söylemiş? Kesinlikle böyle bir yerde bulunmayı ben istemedim.

“Evet Mira. Bizzat sen istedin ve sen başardın.”

Bir dakika… Düşüncelerim mi okundu yoksa ben mi paranoyaya bağlıyorum?

“Düşüncelerini okumuyorum,” dediğinde kalbimin ne kadar hızlandığını tarif edemezdim. “Yalnızca iç sesini duyduğumdan, bir karşılık verme ihtiyacı hissediyorum. Endişelenme.”

Bana ‘endişelenme’ demesi beni daha da endişeye sürüklüyordu. Oturduğum yatağın içinde bacaklarımı kendime çektiğimde ana amacım tabii ki ondan uzaklaşmaktı. “Nesin sen?” Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.

“Bir insan.”

Gülmek istedim ama biraz önceki davranışından -düşüncelerimi okumasından- o kadar rahatsız oldum ki bunu yapamadım. “Bir insan?” Sesimde kontrol edemediğim bir alay vardı. “Bana hiç de bir insanmışsın gibi gelmedi ama.”

Benim aksime Iray’ın yüzündeki gülüş keyifle büyümeye devam etti.

Devamlı etrafa yaydığı tatlı bir enerjisi vardı ve biraz daha karşımda bu güzellikle -veya yakışıklılıkla- yer almaya devam ederse ondan nefret etmeye başlayacaktım. Uzun sarı saçlarıyla, göğü andıran mavi gözleriyle, tek bir sakal bile bulundurmayan pürüzsüz yüzüyle ve soluk teniyle ondan gerçekten de nefret edecektim.

Hızlı bir şekilde başımı koltuk tarafına çevirdim. Onun ışık saçan yüzünden kaçınmaya çalışıyordum ancak gerçekleştirdiğim bu eylem bu sefer de Göksel’le göz göze gelmeme neden oldu. Aynı temiz yüz, ela gözler ve sıcak bakışlar. İkisi de o kadar genç gözüküyordu ki yaşlarını tahmin edemedim.

“Elbette insanım Mira,” Iray bunu özellikle mi yapıyordu bilmiyorum ama adımı söylediği her seferde dudaklarından bal kadar yumuşak, tatlı bir ton yayılıyordu. “Sadece senden çok daha farkındalığa erişmiş, bilgi sahibi olmuş, görevlerini hatırlamış ve varlığının gücünü keşfetmiş bir insanım. Aramızda bir fark olduğundan değil. Yalnızca… uyanmışlardan biriyim.”

Uyanmış…

Uyanmış demek.

“Ruhsallık hakkında yayınlar yapan ve bilgiler paylaşan kişileri andırıyorsun.” Söylemim onu güldürmeye başladığında onu eğlendiren asıl şeyin ne olduğunu anlayamadım.

“Böyle bir düşüncenin aklında canlanmasına bakılırsa yeryüzündeki anlatıcılar görevlerini layığıyla yerine getiriyor olmalı.”

Dikkatimi çeken ancak anlamını çıkaramadığım daha kaç kelime kullanacaktı?

“Söylediklerimi yorumlamak ya da bir anlam çıkarmak zor mu geliyor?” diye bir kere daha içimden geçirdiklerime seslice karşılık verdiğinde yutkunmaktan kendimi alamadım.

Bana söylenenleri hızlıca gözden geçirmeye, paniğe kapılıp kapılmamam gerektiğine karar vermeye çalışıyordum. Göksel ise başından beri gerginliğimin farkındaymış gibi Iray’ı uyarmaya devam ediyordu. “Ona biraz alan tanı,” demişti.

Pozitifler, yer altı üssü, askeri eğitim…

İnsan… insan… insan…

Hiçbiri rüya değil. İçinde olduğum an gerçek ve yaşadığım hiçbir şey hayal ürünü değil.

“Neden,” sesim beklediğimden daha güçsüz çıktığında kendimi tekrar etmek zorunda kaldım. “Neden buradayım?” Başımı karşımdaki bedene çevirdim ve mavi gözlerine bakmaya çalışırken tedirginlikle sordum. “Evimde olanları bizzat deneyimlemeseydim bir kamera şakasının içinde olduğumu düşünürdüm. Bu yüzden lütfen söyle bana. Neler oluyor ve neden buradayım?”

“Bunu senden iyi kimse bilemez Mira.” Cevabından nefret ettim. “Esasında düşüncelerimiz de gayelerimiz de kişiseldir. Benim sana vereceğim cevap, aradığın cevap olmayabilir. Ayrıca tarafımdan yönlendirilmeni de istemem. Gerçekliğini kendin ayırt etmen en kıymetli olandır.”

Yumuşak ve alçak ses tonu onu anlamamı kolaylaştırsa da buraya gelme nedenimi bilmediğim sürece işler benim için hiç de yolunda gitmeyecekti.

“Öyleyse ne zaman eve dönebileceğim?” diye sorduğumda,

“İstediğin zaman,” dedi Göksel.

Ve Iray da ekledi. “Fakat yeterli enerjin varsa bölüktekilerle tanışmanı çok isterim. En azından birlikte bir akşam yemeği yemek… Hoş olurdu.”

Anlamlandıramıyordum. Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum.

“Sana biraz atıştırmalık getireyim.” Yatağımdan kalkan Iray odanın kapısına yöneldi. “Net bir karar vermeden önce duyman gereken birkaç önemli nokta var. En azından düşüncelerini toparlamana yardımcı olur.”

Bu yabancı ortamda ve -kendilerinin söylediği üzere- yabancı insanlarla bir şeyler atıştırmak sağlıklı bir karar mıydı, bilmiyorum ancak o anda kendimi tehlikede hissetmedim. Evimde yaşadığım iki kriz anı dışında, onlarla birlikte olmak beni gerçek anlamda korkutmadı. Endişelerimin ana nedeni bir bilinmeyenin içerisinde olmaktı ve bu insanlar bana yardımcı olacağını söylüyordu; olup biteni anlatacağını, en azından anlayabileceğim ölçüde anlatacağını.

Her şeye rağmen temkinli olmak istedim. “Teşekkür ederim ama bir şey yemek istemiyorum.”

“Anlıyorum,” demesine rağmen kapının kolunu indirdi ve odadan ayrılırken Göksel’le kısa bir an göz göze geldi, “birazdan gelirim.”

Iray’ın aramızdan ayrılmasıyla Göksel’in ela gözleri sormak istediği bir soruyla birlikte bana yöneldi. “Ruhsal tarafını beslemek için daha öncesinde bir şey yaptın mı?”

“Hayır,” derken onun bahsettiği ruhsallıkla benim bildiğim ruhsallığın arasında fark olabileceği endişesine kapılmaktan kendimi alamadım. “Yalnızca psikolojik sağlığımı korumak için arada bir meditasyon yapıyordum. Bir de… stres atmak için kenjutsu öğreniyordum. Tabii bu ruhsal tarafımı besler mi bilmiyorum.”

“Anlıyorum.”

“Neden soruyorsun?”

“Uyanışa olan yakınlığını kavramaya çalışıyorum,” dedikten hemen sonra bir soru daha sordu. “Dünya görüşün peki? Ülkeler arasındaki gerçek çıkarları ya da kapitalist sistemin mide bulandırıcı alışkanlıkları dışında, genel bir farkındalığa sahip misin?”

“Kokuşmuş sistemden mi bahsediyorsun?” Fakat Göksel, benim aksime soruma bir karşılık vermemiş ve konuşmaya devam etmemi beklemişti. Ben de doğal bir şekilde isteğini yerine getirmiştim. “İnsanların tuhaf bir vaziyette olduğunu, birçok kişinin hayatımızı sürdürdüğümüz bu gezegene eziyet ettiğini ve insanlığın genel olarak özden uzak olduğunu düşünüyorum. Ruhsuz gibi, herhangi bir ülküye sahip değiller. Yalnızca nefes almaya, yemeye, içmeye, üremeye ve ölüp gitmeye gelmiş gibiler. Birçoğu neden var olduğunu bilmiyormuş; hatta insan dahi değilmiş gibi hissettiriyor.”

“Bu doğru bir yaklaşım,” dediğinde, sessizleşme sırası bendeydi. “En azından onların insan olmadığını söyleyebilirim.”

İşte bunu duymayı beklemiyordum.

“Gerçekten mi?”

“Burası… Dünya… Bizim asıl evimiz değil.”

Umarım büyük bir günah sonucunda Cennet’ten düştüğümüzü söylemeyecekti.

“Hayır. Mesele Cennet’ten düşmemiz veya kovulmamız değil.” Demek o da Iray gibi düşüncelerimi okuyabiliyordu. “Demek istediğim,” dikkatimi toparlamamı sağladı, “burası sonradan dahil olduğumuz bir gezegen. Birer deneyim sahası. Çoğunluğun borçlarını ödediği, bir kısmının ise borcunu ödeyenlere yardım etmek için indiği, Tanrı’ya kendini kanıtladığı ve bağlılığını sunduğu özel bir yer.”

“Herkes için mi?” Belki de sormam saçmaydı ancak kendimi engelleyemedim.

“Her insan için.”

Düşüncelerimin karıştığını fark etse de biraz daha bilgiye maruz kalmamı istermiş gibi anlatmaya devam etti. “Negatif ve pozitif varlıklar bu dünya düzleminde büyük bir savaş veriyor. Farkında olanların bıçaklarını bilediği ve farkında olmayanların da kendileri için oluşturulan illüzyona hapsolduğu çetin bir savaş.”

Sormaktan kendimi alamadım. “Negatif ve pozitifin mücadelesi, ruhsal boyutta olan bir şey değil miydi?”

Bu kadar çok ruhsallığa değindikten sonra şimdi de fizik alemden mi bahsedecekti?

“Burayı yalnızca maddi bir düzlem olarak görmen üzücü Mira.” Sanırım ilk kez adımı söylemişti. “Burası maddi ve manevi düzlemin bir olduğu, düşüncelerinle ve kelimelerinle dahi gerçekliği bükebildiğin özel bir saha. Burada verilen savaşın… Gerçek hayatta verilen savaşın aslında ne kadar da somut olduğunu tahmin dahi edemezsin.”

“Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?” Tedirginlikle sorduğumda,

Yüzünde belirsiz bir gülümseme yakaladım. “Hayır. Sadece bilinçlendirmeye çalışıyorum.”

Konunun ağırlığından mı buna sebep bilmiyorum ancak gözlerimi üzerinden alarak bir süre sadece tavanı izlemem gerekti. Dahası buna ihtiyaç duydum. Mevcut konudan uzaklaşmaya, belki de sindirmeye ihtiyacım vardı.

Kendimi yeteri kadar toparladığımdaysa bizzat ben devam etmesini istedim. “Bana biraz buradan bahseder misin?”

“Yer altından mı?”

“Evet, anlayabileceğim şekilde lütfen.”

“Öncelikle senden ne kadarını hatırladığını öğrenebilir miyim?” Iray’ın sorduğu soruyu bir de Göksel sormuş oldu. “Ne de olsa dün akşam burada, bu koridorlardaydın.”

Dürüstçe bir yanıt verdim. “Hiçbir şey hatırlamıyorum.” O karanlık tünel ve karmaşık sesler dışında, aklımda hiçbir şey yoktu.

“Hmm…” Oturduğu koltukta arkasına yaslandı ve ela gözlerini üzerimden çekip odanın kapısını izlemeye başladı. “Iray’ın yer altı üssü olarak tanıttığı bu yerin esasında bir okul olduğunu söylemek isterim. Sırlar Okulu olarak da aklında tutabilirsin. Bu yapıya girmeden önce gezindiğimiz -karanlık- tüneller duygular konusunda daha geçirgen ve dürüsttür. İmgelemeye müsaittir ve toprak, ziyaretçisine göre şekil alır. Yeryüzündeki herhangi bir insan o tünele girse ve burayı bulmak istese bile bulamayacaktır.”

“Evime nasıl geri döneceğim o zaman?”

“İçimizden biri sana eşlik edecek. Burayı gerçek anlamda tanıyana ve kabullenene kadar, yer altı tünellerinde tek başına dolaşmasan iyi edersin. Aksi halde kaybolabilirsin.”

İçimden burasının büyülü olup olmadığını geçirmek üzereydim ki Göksel’in konuşması dikkatimi tekrardan üzerine topladı. “Sırlar Okulunun koridorları da tüneller gibi duyguları yansıtır ancak fiziksel bir gerçekliğe dönüştürmez. Sevgiyi, şükranlığı, birlik beraberliği en iyi odandan çıktığında hissedersin. Şu anda içinde bulunduğun kişisel odalar ise öğrencilerin kendisini ifade edebileceği, tanıyabileceği özerk alanlar olduğundan mevcut enerjiyi içeride tutar ve dışarıdan gelenlere pek izin vermez.”

“Yani Sırlar Okulu yatılı bir okuldan farksız.”

“Öyle de denebilir.” Ardından işaret parmağıyla kapının sağında kalan boş bölmeyi gösterdi. “Fakat burası sahip olduğun silahlar ile dolmaya başladığında, yatılı bir okuldan ne kadar farklı olduğunu anlayacaksın.”

Silahlar… Doğru. Iray burayı askeri bir eğitim alanı olarak tanımlamıştı.

“Kenjutsu öğrenmeye çalıştığım için mi buraya getirildim acaba?” Gözlerimi kucağıma çevirip de mırıldanırken bir anda yan taraftan birkaç kıkırtı işitmiştim. Yüzümü şaşkınlıkla Göksel’e çevirdiğimdeyse tekrardan asılan suratı ve dudaklarına bastırdığı yumruğuyla karşılaştım.

“Özür dilerim,” demişti. “Düşüncen kulağa oldukça saf geldi.”

“Neden?”

“Sırf kenjutsu öğrenmeye çalışıyorsun diye kimse seni yüksek vazifelilerin yer aldığı bir yer altı üssüne almaz Mira.”

Yüksek vazifeliler mi? Herhangi bir vazifelinin dahi yanından geçemediğime emindim ama yüksek vazifeliler mi?

Burası düşündüğüm gibi bir yer değildi. Daha doğrusu aklımın erdiği herhangi bir yere benzememeliydi. Kendime nasıl bir canlandırma yaparsam yapayım doğru olamazdı. Eminim gerçeklerin yakınından bile geçemezdim.

Ben yalnızca İstanbul Teknik Üniversitesinin Mimarlık Bölümünden mezun olmaya çalışan, yıllar sonra kurtulduğum saplantılı adamın tekini unutmayı uman ve katana kullanmayı öğrenip biraz da meditasyonla ruhumu rahatlatmayı deneyen 22 yaşındaki genç bir kızdan fazlası değildim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 2: Kâbus

Mira

 

Kurtulmuştum.

Şerefsizin teki tarafından maruz kaldığım sistematik tacizlerden, birbirinin kopyası arkadaş görünümlü hadsizlerden ve midemi bulandıran her bir detaydan kurtulmuştum.

Farksız günler, ızdırap dolu dakikalar ve kendimi şuradan aşağıya atsam da her şeyden kurtulsam düşüncelerine sonunda bir son verebilmiştim. Kolay olmamıştı. Biraz olsun kolay olmamıştı. Yıllarca çektiğim bu acıyı dindirebilmek, kontrol altına alabilmek, belki de hayatım boyunca yaptığım en zor şeydi.

Direnç kazanmak…

Tekdüzeliğe özenen hayat; uyanarak, akademik uğraşılar ile oyalanarak, sanki keyif alıyormuşum gibi bir şeyler izleyerek veya okuyarak, uyuyarak ve tekrar tekrar aynı senaryoyu yaşayarak sonsuz bir paradoksa dönüşmüştü. Ben de tüm bu kokuşmuş düzene baş kaldırıp silkelenmeye çalışmıştım. Şiddetli bir silkelenme. Başarılı bir silkelenme.

İşin en sinir bozucu tarafıysa tüm bu süreçte yapayalnızdım. Ebeveynlerim kısmen yanımdaydı -ve onlara göre bana yardımcı olmaya çalıştıkları bir dönem vardı- ancak gerçek anlamda tek bir tanrının kulu yanımda olmamıştı. Akranlarım hayatı benim için cehenneme çevirmişti ve ben de onlardan kurtulmaya çalıştığım koca beş altı yılda oldukça yıpranmıştım. Ciddi anlamda yıpranmıştım ancak tüm bunlar, ardından güçlü bir mantaliteyi bana kazandırmıştı.

Sahip olmaya çalıştığım o iradeye kavuşmuştum ve attığım adımların her birini bilinçli bir şekilde atmaya başlamıştım. Son bir buçuk yılımda ciddi bir arınma sürecine girmiştim. Hiçbir yere ve hiç kimseye ait hissedemezken zihnim öfkeden delirmek üzereydi. Hâliyle ilk onu dindirmem gerekti. Dikkat dağıtıcı bir uğraş aramaya başladım.

Dürüst olmam gerekirse o zamanlar gerçek bir arayıştaydım. (Yalnızca öfkemi dindirmeyi değil, karmaşık düşüncelerimi ve ortadan kaybolduğunu sandığım duygularımı da çözmeye çalışıyordum.)

Sonra… Babamın yıllar öncesinde Japonya’dan getirdiği, evimizin duvarında birer antika olarak yer alan ikiz katanayla göz göze geldim. Çekici oymalarla dolu kınları, elime almamı söylercesine avuçlarımı kaşındıran kabzaları ile cezbedilmiştim.

Onu dinledim.

Kurtuluşu aradığım o kritik zamanda, günün birinde onlardan birini elime alabilme umuduyla, internetten ikinci el bir tahta katana sipariş ettim ve izlemeye başladım. Evet, gerçekten de izlemeye başladım. İnternette bulduğum kenjutsu videoları ile kendimi eğitmeye çalışmak ne kadar zor olursa olsun, bunu başarabilmek için ciddi çaba sarf ettim.

Kabul ediyorum ki başlangıçta her şey saçmaydı. Denediğim her şey görsel olarak korkunç ve biraz da komikti. Beceriksiz hareketlerim iki ay boyunca devam etti. Yine de pes etmedim. Öfkemi dindirebilecek yegâne şey buymuş gibi o tahtaya sarıldım. Zamanla hareketlerim oturdu ve zihnimle birlikte hamlelerim de pürüzlerinden arındı. Kenjutsu… benim meditasyonumdu. Yılların birikmişlerini üzerimden atmaya çalışırken odam dar gelmeye başladı ve yaşadığımız sitenin bahçesinde bir köşeyi kimseye sormadan kiralamış oldum. Hemen her akşam pratik yapabilmek adına bahçede zaman geçirir, bedenime birikmiş zehirden kurtulmaya çalışırdım.

İçimdeki ateş bir yıl içerisinde dinmeye başladığında özüme daha da yanaştım. Kendimle baş başa kalarak varlığımı anlamlandırmaya çalıştım ve tüm bunlar da beni gerçek bir öz sevgi sürecine sürükledi. Bu öz sevgiye varmadan önce psikolojik destek aldığım, kişisel gelişim kitaplarını kurcaladığım zamanlar da olmuştu ama kenjutsunun bana öğrettikleri bambaşkaydı. Sonrasında gerçekten meditasyon yapmayı denedim. Tahta katanamı sallamadan da sakinleşebilmeyi, zihnimi boşaltabilmeyi ve mantıklı düşünebilecek güce erişebilmeyi arzuluyordum.

Kolay olmadı. Zihnimi olduğum yerde boşaltmak, pek de inanmadığım olumlamaları yapmak ve güne güzel telkinlerle başlamak… Başlangıçta ne kadar sıkıcı olursa olsun, bir şekilde kendi kendisini devam ettirmeyi başarmıştı. Böylece kenjutsu eğitimim yanında meditasyon da yapmaya, dünyanın güçlüklerine farklı bir bakış açısı getirerek hayatımı güzelleştirmeye devam ettim.

Dürüst olacağım, çabalarımın meyvesini zaman da alsa yiyebilmiştim. Geldiğim nokta, edindiğim öğretiler ve hayatımdaki gidişat; her şey harikaydı.

Bir ısınıp bir soğuyan dengesiz havalarda, İstanbul’un yağmura gömüldüğü bir günde sahip olduğum bu yeni düzeni devam ettirmeye çalışıyordum. Havanın kararması ve yerlerin ıslaklığı ise kenjutsu pratiğim için dışarıya çıkamayacağımı dile getiriyordu.

Tabii bir de…

“Mira!”

Evin antresinden seslenen annemi mutfaktan karşıladım. “Efendim?”

“Biz çıkıyoruz.”

Son seslenişi üzerine tezgâhta yaptığım işe son vererek koridora yönelmiştim. Annem elindeki keratayla ayakkabısını giyerken babam yerdeki orta boy bavulu kavramış, asansörün yakınına taşıyordu.

“Gerçekten iyi olacak mısın?” Annemin evde ilk defa yalnız kalıyormuşum gibi davranmasını görmezden gelebilirsem çıkmakta oldukları mini tatillerine birer öpücükle uğurlayabilirdim.

“Elbette.”

“Tamam. Yine de canın sıkılırsa ablanın teklifini değerlendirmekten çekinme.” Keratayı kapının hemen yanında yer alan askısına astı ve doğrularak ela gözlerini benim kahverengi gözlerime çıkardı.

“Böyle bir şeye gerek olmayacak,” diyerek kendimi tekrarladım. “Endişelenmenize gerek yok.”

Babam kapıdan uzanıp da alnımı öptüğünde annem endişeyle beni izlemeye devam ediyordu. Kocası geri çekilerek ona yer açtığındaysa bir öpücük de o bırakmıştı. Ardından birlikte asansöre bindiler.

Kendileri için ayarladıkları bu tatili, evden çıkmadan birkaç saat önce öğrenmiştim. Annemin savunduğunun aksine, planlarından haberdar değildim. Fakat o bu gerçeği kabullenmemişti. Her şeyi bildiğimi ancak görmezden geldiğimi savunmuştu ki aslında onun da niyeti başkaydı. Evde yalnız kalmak yerine, evliliğinin bir yılını yeni doldurmuş ablama geçmem için beni ikna etmeye çalışmıştı.

Saçmalıktı.

Aramızdaki beş yaş farkının getirdiği güzellikler olsa da mükemmel bir ilişkimiz olduğunu söyleyemezdim. Muhtemelen her abla-kardeş ilişkisinde olduğu gibi zaman zaman birbirimizi seviyor ve zaman zaman da nefret ediyorduk. Aşktan sarhoş olmuş ablama pek de katlanamıyordum ve onda kaldığım zaman fakülteme ulaşmak için ekstra aktarma yapmam gerekiyordu. Ama en önemlisi, rahatlama seanslarımı onun yanında gerçekleştiremeyecek olmamdı: Sıcak çikolatamı içerek pencere altındaki bej rengi minderime oturduğum, sükunetle soluklandığım ve kulaklarıma dolan yapay doğa sesleri ile huzuru andığım o değerli an…

“Sonunda…”

Derince soluklandıktan sonra kapıyı bir kez üstten kilitlemiş, mutfaktaki işime dönmek üzere içeriye yönelmiştim. Kış aylarında bağımlısı olduğumu kabul ettiğim şeyi yapmakla meşguldüm: Sıcak çikolata hazırlıyordum.

Tezgâhta yer alan sütü, beni bekleyen cezveye ekledim ve ocağın altını yaktım. Gerekli malzemeleri ocağın yanına özenle dizdiğim ve gereksizleri ortadan kaldırdığım sıradaysa evin sessizliği rahatsız edici bir raddeye ulaştı. Bu durumu ortadan kaldırmaksa oldukça basitti; tek bir ritim yeterdi.

Sütüm ısınmaya devam ederken hızlı bir şekilde odama yöneldim. Şarjda olan telefonumun bağlantı kablosunu çıkardım ve mutfağa geri döndüğüm sırada dilime dolanmış o şarkıyı açtım.

Artık Undream’in Nightmare isimli şarkısı salonda, tüm evde yankılanıyordu.

Çikolatamı hazırlarken şarkının ritmi gittikçe yükseliyor, heyecanım da onunla artıyordu. Bedenimin şarkıya uyarak sallanmasına izin verdim. Tembel bir şekilde dans ederek solumdaki dolaba uzandım ve morun oldukça yumuşak bir tonuna sahip kupamı tezgâha bıraktım. Şarkının bitimine kadar sıcak çikolatamı karıştırmaya devam etmiş, bardağa boşalttığım sırada yukarıya çıkan tatlı buharında hapsolmuştum. İçimde sıcak çikolatam kadar tatlı bir şekilde dolaşan bu enerji, salon ve mutfağı birbirinden görece ayıran mutfak adasını geçtiğimde ve hemen soldaki duvara çapraz bir şekilde yerleştirilmiş ikiz katananın karşısına dikildiğimde dahi devam etti.

Ne kadar kenjutsu pratiği yaparsam yapayım, bir amatörden fazlası olmadığım gerçekti. Kollarımın güçsüzlüğü ve zaman zaman titreyen bacaklarım da buna kanıttı. Yine de çevrelendiğim bu tatlı ama heyecanlı enerji, zihnime doluşan bazı düşünceleri ve hatta bazı talepleri engelleyememişti. Savaşmak için, o ikiz katanayı eline almak için içimi gıdıklayan bir dürtüydü bu.

Sıcak çikolata ile katana ilişkisinin pek kolay kurulmadığının farkındaydım ancak benim ruhum bu bağlantıyı kuruyordu. Dudaklarımın arasından içeriye giren ve dilimin üzerinde kayan sıcak ve yoğun o kıvam, kılıcımın üzerinden akmakta olacak kan ile eşdeğer hissettiriyordu. Bu beni kana susamış biri mi yapardı, bilmiyorum. Karanlık dönemlerimde kendimi ya da bir başkasını öldürmeyi istediğim doğruydu, bunu gerçekten de arzulamıştım. Yine de eyleme geçmemiş olmak, direniş göstermek yaptığım asıl şeydi. Bu yüzden şu anki heyecanımı kötüye yormak istemedim.

Sadece bir heyecan diye düşündüm. Avuçlarımı kaşındıran bir heyecan.

Duvardaki kılıçlardan sağdakini alarak ağırlığını elimde tarttığımda, heyecanım dinmek yerine daha da arttı. Ben de elimdeki kupayı mutfak adasına bırakarak odadaki boşluğa yöneldim. Kılıcın kınında yer alan kaplan oymaları tarafından hipnoz edilmiştim.

Şarkı tüm ihtişamıyla yankılanmaya devam ediyor, üzerimde ilginç bir baskı oluşuyordu. Ruhum havada süzülüyormuş gibi, baskının ardından tuhaf bir hafiflik ve rahatlama hissi geldi. Bunu uzun zamandır arzuluyormuşçasına… kılıcı kınından çıkardım. Parlak ve pürüzsüz çelik nefesimi keserken ayaklarım şarkının ahengiyle harekete başladı.

Living in a nigthmare…

Ritim tekrar yükseldi. Hareketlerim hız kazandı ve gözlerim anın etkisiyle kapanırken git gide yalnızlaştığımı hissettim.

Şarkının sesi sanki daha da kısılıyor, sözler daha da silikleşiyordu.

Ağır hareketlerim hızlanmaya başlamışken içerisine biraz da keskinlik ekleniyordu. Aniden arkamı dönerek kılıcımı kuvvetle salladığımdaysa sert bir şeye çarpmıştı. Öyle ki yere düşen şey üzerime ve bacaklarıma sıçradı. Bardağımı parçaladığım düşüncesi beni endişeye boğdu. Fakat etrafı ne kadar batırdığım ve temizlemek için ne kadar vakit harcayacağım düşüncesiyle gözlerimi açtığımda… çok daha farklı bir gerçekle karşı karşıya kaldım.

Kılıcımın kestiği şey bardağım değildi.

Üzerime sıçrayan şey ise sıcak çikolata hiç değildi!

Kan.

Hayır.

Bir kafa.

Hayır.

Bir beden. Yeşilimsi bir beden.

Hayır.

Yeşilimsi bir beden, iğrenç bir kafa, etrafa saçılan mavi, ağır kokulu bir sıvı…

Olamaz. Olmamalı. Hayır… Böyle bir şey mümkün olmamalı.

Gözlerim kararıyor, bütün bedenim titriyor ve adımlarım kendi kendine gerilerken bedenimden tüm enerjim çekiliyor. Kendimi iyi hissetmiyorum. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Midemde bir baskı, her an kusacakmışım gibi çevrelendiğim hissin yanı sıra kulaklarımda artan çınlamalar…

Başım dönüyor.

Başım dönüyor…

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Süzülüyorum.

“Biraz sessiz ol Göksel.”

“Söylediklerim bir gürültüden ibaret değil, seni korumaya çalışıyorum.”

Bekle, hayır. Süzülmüyorum.

“Bilmeni isterim ki şu anda beni korumanı gerektirecek bir şey yapmıyorum.”

“Ve ben de bilmeni isterim ki, verdiğin cevaplar her geçen saniye etik değerlerini daha fazla sorgulamama neden oluyor Iray.” Zar zor ayırt edebildiğim kelimeler arasında birinin kısık sesli kıkırtılarını işitiyorum. “Uyanışını henüz gerçekleştirmemiş birini bu şekilde taşıman… bir prenses gibi… Nereden bakarsan bak doğru değil. Bedenine rızası olmadan dokunuyorsun.”

Söylendiği gibi birisi tarafından taşınıyorum.

“Viera onu da yanımızda getirmemizi isterken ne yapmamı bekliyordun?” Seslerin görece netleşmesi, konuşan ve beni taşıyan kişinin aynı kişi olduğunu ayırt etmemi sağlıyor. “Taşımayıp ne yapsaydım? Birkaç büyücüyü yanımızda getirip onlardan kızı havada süzdürmelerini mi isteseydim?”

Ne duyarsam duyayım, kendimi kapkaranlık bir rüyanın içindeymiş gibi hissetmekten alamıyorum.

“Telekinezi sahipleri hakkında böyle bir ithamda bulunman, bilmeni isterim ki fazlasıyla kırıcıydı Iray.”

Bedenim, bedenimi doğru düzgün hareket ettiremiyorum. “Mmm…”

Bu sızlanma bana mı ait?

“Seni son kez uyarıyorum.” Biraz önceki sesin sahibi tekrardan söyleniyor. “Uyanmadan önce Hanımefendi’yi bıraksan iyi edersin. Aksi halde yeryüzündeki hayatına geri döndüğünde ve yüzünü hatırladığında yapacağı ilk iş emniyete gidip seni ihbar etmek olacak.”

“Son zamanlarda kadın hakları hakkında fazla mı tetiklendin Göksel?”

“Hayır.” Kısa süren bir sessizlik ve yalnızca adım sesleri. “Belki de evet, bilmiyorum. Bunun her zaman gösterdiğim hassasiyet olduğunu düşünüyorum. Şimdi bırak onu.”

Duyduğum seslerin yanı sıra kendimi duyuramamaktan rahatsız olmaya, içimdeki kuşku ve huzursuzluk yüzünden kıpırdanmaya başlamıştım ki beni taşıyan beden yanındakine bir soru yöneltti.

“Benim yerime taşımak ister misin?”

“Tabii ki hayır.”

“O halde izin ver de hızlıca Viera’nın odasına gidebilelim. Buradaki işlerimiz bittikten sonra eğer ki yeryüzünde şikâyet edilirsem beni kurtarmak için avukatım rolünü üstlenirsin.”

“Ah!” Sol kolumda hissettiğim kramp nedeniyle gözlerim hızla açıldığında ve bedenim tepkisel bir şekilde büzüştüğünde beni taşıyan kişi de hareketlendi.

Beni rahat bırakması için açıkça olduğum yerde debelendim.

Sonunda kollarından kurtulduğumda ve ayaklarım yerle buluştuğunda dizlerimin üzerine çökmüş, kolumu sıkıyordum. Çıplak ayaklarım ve sert bir kayalığa değen dizlerim, içine düştüğüm soğukta buz kesiyordu. Dişlerimin dahi birbirine çarpmasını engelleyemezken başımdan aşağıya bir örtü örtüldü. Ardından içlerinden biri aynı örtüyle bedenimi sıkıca sardı ve birer adım geri çekildikten sonra her ikisi de sessiz bir şekilde başımda dikilmeye başladı. Yaptıkları tek şey… beni izlemekti. Bunu hissedebiliyordum. Evet, hissedebildiğimi söylüyorum çünkü içinde olduğum zifiri karanlık yüzünden hiçbir şeyi göremiyordum.

Soğuk, karanlık, derin, bilinmeyen bir yerdeydim fakat kendimi tuhaf bir şekilde tehlikedeymiş gibi hissetmedim. Hatta zaman içerisinde, sahip olduğum huzursuzluk da dinmeye başladı.

Bilincimi kazandığım andan itibaren sesini en çok duyduğum kişiden (sanırım Göksel’den) şu sözler çıktı. “Evden çıkmadan önce Hanımefendi’ye bir kat fazla giydirmeliydik.”

Ve diğeri de onu kısık bir sesle onayladı. “Öyle yapmalıydık.”

Devamında ortama çöken sessizlik, benimle bölündü. “Şe-şey…” Sonunda ağzımdan bir kelime çıkabilmişti. Tabii buna bir kelime denirse. “Acaba…” Nefes almak ve konuşmaya devam etmek için kendimi zorladım. “Kimsiniz?”

Arkamda yer alan bedenlerden biri hareketlendi. Adım sesleri önüme geçtiğinin habercisiydi ki kısa bir süre sonra da hemen karşımda çömeldiğini duyar oldum.

“Mira,” adımı söyledi. “Sana şimdilik bu bilgiyi veremem. Lütfen bunun için bana kızma.”

“Siz,” konuşurken kuruyan dudaklarım birbirine batıyordu. “İnsan isimleri kullanıyorsunuz. İnsan mısınız?”

Aklımda hâlâ evimizin salonunda gerçekleşen o garip sahne oynuyordu. Eğer ki bu bir rüya değilse başımdan geçenler zerre normal değildi. Ancak rüyaysa… rüyaysa da bu kadar canlı hissettirmemeliydi!

Sıkıca sarıldığım örtünün içerisine bir şey uzandığında ve sağ bileğim kavrandığında bunun bir el olduğunu ancak anlayabildim. Sıcak bir el. Yine de bu benim gerilmemi engelleyemedi.

Karşımdaki kişi -veya şey- elimi kendisine yaklaştırdığında bir yüzle temas ettim. Bileğimi bırakmadı ve dokunmaya devam etmem için beni teşvik etti: Sıcak yanaklarında, hafif kemerli burnunda ve göz çukurlarında gezinmeme izin verdi. Uzun kirpiklerini, kalın ama şekilli kaşlarını, temiz cildini hissettim. Ardından geniş sayılabilecek alnını geçtim ve saçlarına ulaştım. Örgü… Üç balık sırtı örgüsü omuzlarının hemen altına kadar iniyordu.

“Bana dokunmana ve beni tanımana izin verdim Mira. Şimdi senin de izninle kalan yolumuza devam edebilir miyiz?”

Diğer kişinin tekrar, “İzin,” dediğini duydum. “Taşımak için de izin al.”

Saç örgülerini kavramakta olduğum kişi gülmek ve homurdanmak arasında bir ses çıkardı. “Yolumuz biraz uzun ve hissettiğin hava da seni ekstra zorlayacak. Bu nedenle seni taşımama müsaade eder misin? Böylece daha hızlı gideceğimize inanıyorum Mira.”

Anlamlandıramadığım birçok şey ve sormak istediğim çokça soru vardı fakat mevcut koşullar altında yapılabilecek bir şey gözükmüyordu. Sorularımı cevaplayacak kişilere benzemiyorlardı ki öyle olsaydı daha ilk sorumda geri çevrilmezdim. Bu nedenle söylediklerini kabul etmekten başka bir şey yapamadım. “Tamam.”

İçimde tarif edemediğim bir güven ve huzur yer alırken verdiğim izinle boynuna sarıldığım kişi beni tekrardan bir prensesmişim gibi kucakladı. Diğer yandan bu buz gibi ortamda, bedenimi saran tek bir örtüyle ısınmayı denedim. Soğuktan ölecekmiş gibi hissettiğimde haddimi aşarak sarılışımı sıkılaştırmıştım. Yüzümü önümdeki boyuna gömdüğümdeyse onun da bana yanaşacağını düşünemedim.

Kısa bir an da olsa başıma yaslanan başını hissetmiş, yanağıma sürtünen yanağından sonra daha ılık hissetmeye başlamıştım. Heyecanlandığım için değil, gerçekten de içinde olduğum ortamın ısısı yükselmişti.

“Kılıcım…” Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum fakat uzun süren sessizlikten rahatsız olmuş bir şekilde mırıldanmak istedim. “Salonda pratik yapıyordum.”

“Evet.” Bu ses Göksel’e aitti. “Oldukça başarılı bir pratikti.” Ses tonu sert ama tezat bir şekilde hafifti. Telaffuzu o kadar düzgündü ki büyülenmekten kendimi alamadım.

“Teşekkür ederim.” Sanırım tanımadığım, dahası görmediğim birine teşekkürümü sunacak kadar kendimden geçmiştim.

Ardından ortam bir kere daha sessizliğe gömüldü. Uykulu bir şekilde gözlerimi kapattığımda ve çok daha sakin hissetmeye başladığımda, seslerini tekrar duydum.

“Hanımefendi’yle bu kadar yoğun bir enerji paylaşman sağlıklı değil Iray,” demişti Göksel.

Beni taşımakta olan bedense duyduklarından hemen sonra duraksamıştı. “Al Göksel,” bedenim kayıyordu, “al gerçekten al.”

“Uzak dur benden.”

“Al! Canımı sıkacağına al. Ben de rahatlayayım sen de.”

“İstemiyorum. Uzak tut.” Benden bir eşya gibi bahsetmeleri… rahatsız ediciydi. “Kendisini tutmayı beceremeyen beş yaşındaki bir çocuk gibi enerji yaydığını hatırlatmak istedim sadece.”

“Kendisini tutmayı beceremeyen beş yaşındaki bir çocuk değilim. Hanımefendi’ye,” sanırım burada onu taklit ediyordu, “bir kere daha soğuktan kramp girmemesi için cömert davranıyorum sadece.”

“Fazla cömert.”

“Yerimde olsaydın aynısını yapmazmışsın gibi konuşma.”

Biraz tatlı bir şekilde didişiyorlardı.

“Bu durum biraz farklı.”

“Neresi farklıymış?” Iray’ın sorusu,

Göksel’in derin bir nefesi içine çekmesine, ardından da bıkkın bir şekilde geri bırakmasına neden oldu. “Hanımefendi’nin üşüdüğünü görebiliyorum. Bunun farkındayım ancak yaydığın enerji düşündüğünden daha fazla. Henüz uyanmamış birine bu kadar yoğun bir iz bırakırsan, sonrasında neler olacağını bilemezsin. Kendini biraz daha kontrol edemez misin?”

“Bunu tamamen kontrollü bir şekilde gerçekleştiriyorum,” diyerek küçük bir serzenişte bulunan Iray, belli ki Göksel’den farklı şeyler duymayı bekliyordu.

“Bu beklenmedik davranışının gerçek sebebi…” Göksel’in sesi biraz öncekinden daha sakindi.

“Bilinçli bir cinayet işlememesine rağmen tünellerin ona zor zamanlar yaşatmasını doğru bulmuyorum,” dedi Iray. “Zaten harika bir akşam geçirmiyor. İşleri daha fazla çirkinleştirmenin anlamı yok.”

Duyduklarımdan sonra gevşemiş sarılışımı sıkılaştırdığımda Iray da belimdeki kolunu düzelterek dik durmamı sağladı.

“Sana katıldığım noktalar var ancak,” diye söze girdi Göksel. “Sormak istediğim bir şey var.”

“Nedir?”

“Vakanın bildirisi yapıldığında herkesten önce ortaya atlaman birçoğumuz için şaşırtıcıydı. Uzun bir süredir Bölük’e gelip giden de yoktu. Bu yüzden… Ani bir tepki gösterdiğinden dolayı…” Konuşması iyiden iyiye yavaşlarken sesinde belirsiz bir tedirginlik yer alıyordu. “Birçoğumuz çiftini bulduğunu düşündü.”

Ne?

Şaşkınlık içerisinde beni taşıyan bedenden uzaklaştığımda ve yüzüne bakmaya çalıştığımda o da bana döndü. Zifiri karanlığın içerisinde içgüdüsel olarak gerçekleştirdiğim eylemlerim, sıcak nefesini yüzümde hissetmeme neden oldu.

Nerede olduğumu kendime hatırlatmak zorunda kaldım: Soğuk, karanlık ve bilinmeyen derin bir ortamda.

Ve tekrardan boynuna sığındım.

“Heyecanınızı karşılıksız bırakacağım için üzgünüm ama hayır,” dedikten sonra konudan bağımsız bir talepte bulundu. “Mira’nın omuzlarını örter misin?”

Göksel ise kendisinden isteneni yerine getirirken sesini çıkarmadı. Benim aksime harika bir görüşe sahipmiş gibi omzumdan kayan örtüyü kusursuz bir şekilde düzeltmişti..

Ardından, “Gerçekten mi?” diye sordu.

Ağır bir şekilde yürümeye geri döndüler.

“Gerçekten.”

Iray’ın cevabı Göksel’i ne kadar tatmin etti bilmiyordum ancak konuşulan hemen her şey gerçekliğimi kaybetmeme neden oluyordu. Rüya ya da gerçek… hangisinde olduğumu ayırt etmek her geçen saniye daha da zorlaşıyordu.

“Senin adına sevinmiştim.” Göksel’in sesinde yer alan kırgınlık arttı. “Öyle ki çektiğin acıların bir son bulacağını düşünüyordum.”

Iray ise ona herhangi bir karşılık vermemişti. En azından uzun bir süre sessizliğini korumakta kararlıydı.

“Acı çekmiyorum Göksel,” dedi Iray. Sesi kendisinden oldukça emindi. “İçinde onu içeren hiçbir şey bana acı vermiyor.”

“Söylediklerin kulağa pek de inandırıcı gelmiyor.”

“İnanmalısın.” Sesi basit bir keyif içermeye başladı. “Ayrıca bu vakaya neden bu kadar heyecanlı bir şekilde atıldığımı merak ediyorsan…”

Göksel duyduklarını birkaç mırıltıyla onaylamış, Iray’ın devam etmesini beklerken sesini çıkarmamıştı.

“Vezir’i teslim almak ve Kral’ın dönüşünü beklemek için.”

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛