Bölüm 3: Bugüne Kadar…

Mira

 

Bir rüya görmüştüm. Saçmalıklarla dolu, yorumlamanın neredeyse imkânsız olduğu ve ne olup bittiğini doğru düzgün hatırlayamadığım tuhaf bir rüya: Yüzünü görmediğim ancak seslerini duyabildiğim iki adam, karanlık bir tünel, soğuk… çok soğuk geçen saniyeler ve ardından hissettiğim o ılık hava ile huzur dolu an. Beni mayıştıran ve neredeyse uykuya götürecek bir enerji… Bir de doğru hatırlıyorsam içlerinden biri adımı seslenmişti, değil mi? Beni tanıyormuş gibi her defasında samimi bir ses tonu kullanmıştı.

Peki ya adı neydi? I… I… Ira… Iraz? Ilgaz? Yok hayır. Bunların hiçbiri değildi. Bir diğeri de… Gökhan mıydı? Gökalp? Gökay? Hayır, bunlar da değildi. Kötü bir isim hafızasına sahip olmadığım halde hiçbirini hatırlayamıyordum.

Bir bulmacayı çözer gibi rüyamı çözümlemek istedim. Nedense buna ihtiyacım olduğunu hissettim. Yatağımdan çıkarak bugünün derslerine hazırlanmaya başladığımda, üzerimi giyindiğimde ve hatta kahvaltı ederken aynı şeyi düşünmeye devam ettim. Bu tuhaf rüyayı zihnimden atamıyordum.

Odağımı toparlayamadım. Gün içinde aldığım derslerin bir kısmını dinleyemedim ve bazı notları yakalayabilsem bile çoğuna anlam veremedim. Adapte olamadım. Kulağa tuhaf gelecek ama ruhumun bir kısmı rüyamın köşesine ilişmiş gibi… Gerçek hayata bir türlü dönemedim.

Ardından… Yalnızca rüyam değil, geçen akşamın da bazı noktaları şüpheli gözükmeye başladı. Zihnimde yorumlayamadığım bir boşluk vardı. Sıcak çikolatamı ne zaman bitirmiştim, bardağımı ne zaman yıkamıştım da tezgâhın üzerine kurumaya bırakmıştım; tam olarak hatırlayamıyordum. Yatağa ne zaman girmiştim? Üzerindeki gündelik kıyafetlerle bir türlü rahat edemeyen ve pijamalarını giymeden kolay kolay uykuya dalamayan ben, nasıl olmuştu da gri eşofmanım ve siyah kapüşonlumla uyuyakalmıştım?

Tuhaftı. Birçok şey tuhaftı.

Dün akşam yaşadıklarım ve saçmalık ötesi rüyam, ürpertici düzeyde rahatsız ediciydi.

Tamam, rüyalarına önem veren ve hatırladığı kadarıyla anlamlarını araştırıp yorumlamaya çalışan biri olduğumdan bu tip şeyleri abartmaya yatkın olabilirdim ancak ilgimi çeken esas şey bir rüya değildi artık. Koca bir akşamdan ve normalde yapmayacağım davranışları sergilemekten bahsediyordum.

Rüyamdaki o adamı her düşündüğümde ellerim karıncalanıyordu; gerçekten de örgülü saçlarına dokunmuş, parmaklarımı yüzünde gezdirmiş ve sıcaklığını hissetmiş gibi… Bir de evimizin salonunda yaşadığım şu aksiyon vardı! Yeşil bir varlık… sürüngenimsi bir varlık karşımda yer alıyor, bedeninden ayrılmış kellesi yerde yuvarlanırken her tarafa mavimsi sıvısını bulaştırıyordu. İğrençti. Mide bulandırıcıydı. Korkunçtu.

Kendimi tekrardan bayılacakmış gibi hissettiğimde oturduğum yerde derince soluklanmam gerekti.

Birçok şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Başka bir evrenle ya da boyutla muhatap olmuşum gibi gerçekti hem de. Özellikle bu tip mistik şeylerin ilgimi çekmesinden değil; bir şekilde gerçek hissettirmişti. O karanlık tünel de diyaloğa giren iki adam da, sonunu bilmediğim ve neler olduğunu anlamlandıramadığım birçok şey normalden daha gerçekçi gelmeye başlamıştı.

Duvardaki o antika parça… ikiz katana… Cesaret edebilir miydim bilmiyorum ancak eve gittiğimde küçük bir deneme yapsam fena olmayacaktı.

“Mira,” içerisinde olduğum derslikte, arada bir takıldığım Zehra seslendi. “Kızlarla kitap-kafeye gidip biraz ders çalışacak. Sonra da stres atmak için karaokeye gideceğiz. Sen de gelecek misin?”

Zehra’yla ya da arkadaşlarıyla bir sorunum yoktu. Geçmişime birçok derin yara bırakmış kişilerden farklı olarak aramızda belirli bir sınır vardı. Ders içeriklerini paylaşır, sınav haftası öncesinde az da olsa birbirimize destek olur ve daha çok akademik çerçevede zaman geçirirdik. Öncesinde birkaç kez dışarıya da çıkmıştık ama bir süre sonra buluşmalarımıza erkek arkadaşları da dahil olduğunda, ortamdan uzaklaşmak daha doğru hissettirmişti.

“Teşekkür ederim ama eve geçmem gerekiyor.” Gerçekten de eve dönmek ve rüyam hakkında biraz daha düşünmek istiyordum. “Size iyi eğlenceler.”

Dersin bitmesiyle toparlanmaya başladığımda ısrarlarını duyabiliyordum; fakat yüzüme yerleştirdiğim hafif yapay bir gülümsemeyle ortamdan kaçmak dışında bir şey yapmadım. Hızlıca derslikten çıktım, Taksim İstasyonu’na yürümeye başladım.

“Yaptıkları için ona teşekkür etmelisin.”

Yürümeye devam ederken kulağıma ilişen bir ses sol tarafıma dönmeme neden oldu. İki genç birbirleriyle atışarak benimle aynı güzergâhta yürüyordu. Yüzlerini görebilmek için eğildiğimdeyse hızla önüme geçtiler.

Görece biraz daha kısa olan, resmen güneş ışığında parlayan kahverengi düz saçlara sahipti. Kulağının biraz altında bitecek kadar uzun, ilgi çekici bir görüntüsü vardı. Fakat yanındaki arkadaşı kahkaha attığında dikkatim istemsizce ona yöneldi. Tepeden topladığı sarı saçları, beni olduğum yere kilitledi. Dalgalı saçları örgüyle elde edilmiş gibiydi.

“Ayıp ediyorsun Göksel, elbette edeceğim.”

Bu… oldukça tuhaf hissettirdi. Tam da o an ne oldu, bana bu kadar rahatsız hissettiren neydi bilmiyorum ama bir şeyler beni huzursuz etti.

Sebebini bulmak istedim.

Yaptığım şey yanlış da olsa, ileride kendime kızacak da olsam onları takibe aldım. Kendime engel olamadım. Cevabını bulmam gereken büyük bir soru işaretiyle karşı karşıya kalmıştım.

Turnikelerden peş peşe geçtik ve ilerlemeye devam ettik. Aynı hatta yöneldiğimizde ise bunu biraz şaşırtıcı buldum. Birlikte gelecek olan metroyu beklerken diğer kapı çizgisine yanaşmış, kaç dakika kaldığını anlamak için kısa bir süreliğine ekrana göz atmıştım.

Geri döndüğümdeyse… onları bulamadım.

Onları gerçekten de bulamadım.

Gerçekten.

Sanki ortadan yok olmuş gibi…

Onları gözümün önünde kaybettiğimde çevremde dönerek etrafıma bakınmış, etrafı kolaçan ederek sarı saçların sahibini aramıştım; fakat bulamadım. Onları beklemekte olduğum hatta ve karşı tarafta bile göremedim.

Hiç var olmamış gibi- bana kafayı yedirmek istermiş gibi, hiçbir yerde yoklardı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Panik hâlindeydim.

Delirdiğimi düşünüyordum ve gerçekten panik halindeydim.

Kalbimin gürültüsünü dindiremiyor, dün akşam yaşadığım her şeyi tekrar ve tekrar bir film gibi zihnimin içinde oynatıyordum. Bulmaya çalıştığım cevaplar vardı. Doğaüstü bir durumla mı karşı karşıyaydım yoksa gerçekten de kafayı mı yiyordum, bilmem lazımdı.

Bir anda şizofreniye mi bağlamıştım? Halüsinasyon mu görüyordum? Yoksa hâlâ rüyada mıydım? Gerçekten uyumaya devam ediyor olabilir miydim?

Hızla kendimi çimdikledim.

“AH!”

Rüyada değildim. Rüyada falan değildim!

Tamam. Tamam sakin ol Mira. Bir şey yok kızım. Yanılmış olabilirsin. Yorgun olduğun için gerçekten yanılmış olabilirsin. Bir sorun yok. Evet, bir sorun yok.

‘Göksel’

Sorun yok. Sorun yok. Sorun yok.

‘Biraz sessiz ol Göksel.’

Sorun yok diyorum.

‘Acı çekmiyorum Göksel.’

Bu… Bu ismi rüyamda duymuştum. Gerçekten de rüyamda duymuştum.

Edindiğim farkındalık, henüz girdiğim sitede donmama neden olurken eve girip girmemek konusunda sancılanmaya başladım. İstemiyordum. Eğer ki anlamlandıramadığım bir olay daha yaşarsam nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyor, böyle bir şeyi kaldırıp kaldıramayacağıma dair kendime güvenemiyordum.

Derin bir nefes alıp verdim. Ardından bir daha. Bir daha, bir daha ve bir daha.

Sakinleşmeliydim.

Belki de sert bir çimdiğin dahi uyandıramayacağı kadar ağır uyuyordum. Evet, uyuyor olabilirdim. Uyumak zorundaydım.

Duygularımı kontrol altında tutmaya çalışarak bir derin nefesi daha ciğerlerime doldurduğumda titremeye başlamış bacaklarımla bir adım ileri attım. Nefesimi verirken yürümek için kendimi zorladım. Eğer eve çıkabilir ve içinde olduğum ânın bir rüya olduğunu kanıtlayabilirsem rahatlayacaktım. Kanıtlayamazsam…

Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

Derin soluklarla binaya girdikten sonra asansöre bindim. Yüzümü kapı tarafına dönerek anahtarlarımı bulmak için sırt çantamı karıştırmaya başladım. Asansör varması gereken kata vardığında ve kapılar açıldığında da ağır adımlarla evin kapısına yöneldim. Elimdeki anahtarı yuvaya yerleştirdim ve ürkek bir şekilde kapıyı açtım.

Sırt çantam kapının hemen yanında sağ kolumdan kayarak yere inmiş, ayakkabılarımı çıkarma düşüncesine bile girmeden salona ilerlemiştim. Doğrudan duvara yöneldim; o ikiz katanaya. Ardından sağdakini kavradım. Kınında yer alan desenlere fazla vakit ayırmadan kılıcı ortaya çıkardım ve kını yerine geri koyarak rüyamdaki gibi salonun boş alanına ilerledim.

Keskinliğine kısa bir göz atmak için dikkatlice kendime yaklaştırdığımdaysa kılıç hemen arkamı benim için yansıttı.

Aynı şey.

Tamamen refleksif bir şekilde kılıcımı arkama doğru salladığımda kalp atışlarım şiddetle hızlanmaya başladı. Bomboş salonda nefesim kesiliyor, tedirgin bir şekilde etrafımda dönerek bir şeyler olup olmadığını kontrol ediyordum.

Huzursuzdum.

Bu zamana kadar güvenli bir liman olarak gördüğüm evim beni fazlasıyla rahatsız ediyor, bir an önce buradan ayrılmak istiyordum. Bir an önce… bir an önce buradan ayrılmam gerekiyordu.

Kurtuluşu ararcasına, koşar adımlarla evin girişine yöneldiğimde yerdeki çantamı da alıp evi terk etmeye hazırdım. Fakat…

“Ssshhh…”

Bir sürünme sesi, tuhaf ve anlam veremediğim, başımı ağrıtmakta olan başka seslerle karıştı. Aynı zamanda çantamın sapını kavrayarak doğrulmaya çalıştım. Hiçbir şey duymamışım gibi davranırsam ne kadar inandırıcı olurdu? Sağ elimde sıkıca tutmaya devam ettiğim kılıcı görmezden gelebilirler miydi?

Rüyada olayım ya da olmayayım, dün akşam onlardan birini öldürmüştüm. İntikam almak isteyebilir ve pekâlâ da alabilirlerdi. Öncesinde gösterdiğim performansı bugün de gösterebileceğimi hiç sanmıyordum. O savaşçı enerjisine hiçbir zaman sahip olmamışım gibi koşarak buradan kaçmak istiyordum. (Ayrıca kendimi onlardan nasıl koruyacağımı da bilmiyordum. Savunmasızdım. Bu yüzden birkaç saniye daha tedirgince olduğum yerde saydım.)

Az da olsa cesaretimi toplayabildiğimde ve kapıya doğru büyük bir adım attığımda, hemen arkamdan bir tıkırtı sesi geldi. Üzerimde ciddi bir enerjisel baskı hissettim. Panikle, korkuyla ve ne yaptığımı bilemez hâlde kılıcımla aşağıdan bir hamle yapmak zorunda kaldım ve… bir şeyi kestim. Üzerimdeki enerjisel baskı fiziksel bir ağırlığa dönmeye başladı ve kılıcımın çevresi mavi bir sıvıyla kaplandı. Daha önceki gibi yeşilimsi bir varlığın belirmesini bekledim fakat ortaya herhangi bir şey çıkmadı.

Duvarlar üzerime çökmüş gibi ağırlaşmaya devam ediyordum. Üstelik baygınlığın getirdiği bir ağırlaşma, uyuşma değildi bu. Üzerimde bir şey vardı. Göremediğim bir beden veya başka bir şey… Gerçekte her ne olursa olsun, onu yaraladığım kesindi. Ancak kılıcımı geri çekmeye çalıştığımda veya daha derin bir kesik atmak istediğimde hareket edemedim.

Duyduğum kaygı katbekat atmaya devam etti.

Ne yapacağımı bilemez bir hâlde dışarıya seslenmek üzereyken dudaklarımın üzerine bir el kapandı. Kaçırılacağım kaygısı beni şiddetle sarstığında da ellerimi hızla ağzımı kapamakta olan elin üzerine çıkardım.

“Endişelenme Mira.” Duyduğum sıcak nefes ve rahatlatıcı ses kulağımın hemen arkasındaki yerini korurken diğer eli de gözlerimin üzerine yerleşti. “Korkma ve sakinleş. Yalnız değilsin.”

Dünyam başıma yıkılıyordu ve bu adam bana korkmamamı, endişelerimden arınmamı söylüyordu. Karşılık verebilmek için öfke içerisinde mırıldandığımda gözlerimi daha sıkı kapadı.

“Karşında gerçekleşen mücadeleyi görmemen senin için daha iyi olur.” diye bir de uyarıda bulundu. “Bunları seni düşündüğümüz için yapıyoruz tamam mı? Lütfen sakinleş. Senin duyduğun korku bu basit meselede boşuna zaman kaybetmemize neden oluyor.”

Kılıcımı bırakalı uzun bir süre olmuştu fakat yere düştüğünü duymamıştım. Kendimi arkamdaki bedenden kurtarmaya çalıştığımdaysa beni bırakmamak konusunda ne kadar inatçı olduğunu fark ettim. Üzerimdeki ağırlık kalksa bile etrafımda nelerin olup bittiğini göremiyor, anlayamıyordum. Bu nedenle olduğum yerden kurtulmak için ciddi bir mücadeleye girdim.

Sonunda ellerinden kurtulmayı başarabildiğimde etrafıma bakınmak için hazırdım. Yine de o buna izin vermemek için elinden geleni yapmaya devam etti. Bedenimi kendisine çevirdi ve görüş açımı kısıtlamak istercesine başımı omzuna yasladı. Kendisinden uzaklaşmamı engelliyor, etrafta olup biteni öğrenmeme izin vermiyordu. Zar zor ayaklarımın bastığı yeri görebildiğimde düşündüğümden çok daha ağır bir şekilde sarsıldım.

Duyduğum stresle midemi bulandıran ve içimde oluşan korkuyu daha da arttıran şey, gözlerime ilişen zeminin kilden oluşmasıydı. Biraz önce evimizin antresinde olduğuma emindim ancak şu anda… Tahminlerime göre çorak bir arazide, yapayalnızdık.

“Lütfen beni iyi dinle Mira.” Olduğum yerde sarsılmaya devam ederken bedenimi kolları arasına almış o adam, konuşmaya geri döndü. “Endişeni anlıyorum ancak şu anda güvendesin. Lütfen bunu aklında tut. Sakinleş ve Göksel için işleri kolaylaştır, olur mu? Aksi halde basit bir sürüngenle sürdürdüğü mücadelesi bu kadar vakit aldığı için benim tarafımdan iyi alay konusu olacak.”

Sürüngen, bir sürüngen demişti ve bir savaştan, mücadeleden de bahsetmişti. Yine. Salonumuzdaki o görüntü gözlerimin önüne geldi.

Bedenim şiddetle sarsıldı.

“Sakinleş,” kulaklarıma dolan ses biraz daha yumuşak bir hâl aldığında, dikkatimi düşüncelerimden çok duyduklarıma vermeye çalıştım. “Şu an evinde, yatak odanda, yorganının içindesin.” Beni yönlendirmeye başladı. “Dışarıda kar yağıyor ve melekler seni selamlıyor. Hava çok soğuk, içinde olduğun yatağın ise sıcacık. Her şey çok güzel.”

Beni esas gerçekliğe mi inandırıyordu yoksa tatlı sesiyle gözümü mü boyuyordu, bilmiyordum. Sadece… üşüdüğümü hissettim.

“Her şey çok güzel…” diye devam etti. “Gökyüzü, esmekte olan hava, karla kaplanan ağaçlar, ıslak toprak ve sıcacık sen. Her şey olabilecek en güzel şekilde seninle. Tüm iyilikler, güzellikler, huzurun ta kendisi seninle.”

Ellerim soğuktan donarken gerçekten de üzerimize kar yağdığını fark ettim. Omuzlarım yavaştan ıslanmaya başladı ve söylediklerinin aksine kendimi sıcacık hissetmesem bile var olan ferahlık kalbimi de dindirdi.

Derin bir nefes aldı, “Çok iyisin,” ve verdi.

Başımı bastırmaya devam eden eli ve omuzlarımı sarmalayan kolu gevşediğinde beklediğimin aksine ondan uzaklaşamadım. Bu sefer kendimde bunu yapacak gücü bulamadım. Ancak bize yanaştığını duyduğum bir başka adım sesleriyle bunu başarabilmiştim. Hafifçe geri çekildiğimde koyu kahverengi saçlara sahip ikinci beden görüş alanıma girmişti. Savaşırken kullandığı, kirlenmiş kılıcımı teslim almam için bana uzattı.

“Ben,” ne söylememi beklediklerini bilmiyordum ama söyleyeceğim tek bir şey vardı, “bayılacağım.”

“Hayır…” Bu zamana kadar ayakta durabilmek için kullandığım tüm enerji tükenmişti. “Hayır, hayır, hayır!”

Seslerin kısılmasıyla birlikte kulağıma dolan çınlama, yerini karanlığa bıraktı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

“Sana hatırlayacağını söylemiştim Iray.” Oldukça boğuk gelen bir ses.

Ah…

“Elbet hatırlayacaktı. Suçluymuşum gibi bakma bana öyle,” ve karmaşık bir ses daha. “Ayrıca diğerlerinden önce vardığımız ve müdahale edebildiğimiz için minnettar olmalıyız. Bırak kaşlarını çatmayı.”

“Tüm bunların sorumlusu olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.”

“Değilim.”

“Dün akşam enerjini o kadar çok bulaştırdın ki-”

“Evine bırakmadan önce arındığından emindim. Ciddiyim.”

Belirsiz mırıltılar eşliğinde gözlerimi araladığımda kendimi bir yatakta buldum. Bembeyaz bir tavan ve duvarlar. Duvarların en üst kısmına yerleştirilmiş havalandırma menfezleri. Karşımda beyaz bir kapı ve kapının solunda ayaklı bir askılık ile iki kapılı beyaz bir dolap. Başka bir alana açılan sürgülü bir kapı daha ve bir beyaz masa. Penceresiz… Dümdüz duvarlar. Ah! Yatağın hemen yanında kanepe de varmış. Üzerinde ise iki kişi oturuyor. Gözleri üzerimde dikili ve ben-

“Nefes alamıyorum,” varlığını hissettiğim ağırlık üstüme örtülmüş birkaç kat yorgan olsa bile boğulacakmış gibi hissediyordum.

“Günaydın.” Sözlerimden tamamen bağımsız bir cevap veren sarışın genç, “İçinde olduğun ortam ve bedenin birbirine pek de uyumlu olmadığından, bir süreliğine böyle kalman daha iyi olur,” diye durumu açıkladı.

Yine de düşüncelerimi değiştirmeye yetmedi. Tatminsiz ifadem değişmedi ve hemen ardından kahverengi saçlı genç, oturduğu yerden kalkarak yatağa yanaştı. Onun kulaklarının altında biten saçları ve sarışının omuzlarının altına dokunan saçları, her ikisi de üç tane balıksırtı örgüsüne sahipti.

Üzerimdeki yorganlardan ikisi ayaklarıma doğru katlandığında hafiflediğimi hissettim. Ardından aynı genç, yatakta doğrulmaya çalıştığımı fark eder etmez arkamdaki yastığı düzelterek bir kere daha yardımcı oldu.

“Teşekkür ederim.”

Minnettarlığıma başını hafifçe eğerek karşılık verdi. Elini uzatarak kendini tanıttı. “Ben Göksel.”

Fark etmeden elini sıkmış ve çoktan kendimi tanıtmıştım. “Mira.”

O ise tanışma faslı biter bitmez tutmakta olduğu elimi üçüncü yorganın içerisine sokmuş, yerine geri dönmeden çenemin altına kadar örttüğünden emin olmuştu.

“Ben de tanıştığımıza memnun oldum Mira Hanım,” dedi sarışın. “Adım Iray. Sert bir şekilde, ‘ı’ ile.”

Iray… Anlıyorum.

“İstasyonda…” Bakışları pürdikkat üzerimdeydi. “İkinizi de istasyonda gördüm,” ve bir anda kafama dank etti. “Neredeyim ben?”

Sözlerimde ne vardı bilmiyorum ancak birbirine attıkları şüpheli bakışlar ortamı sessizliğe boğdu. Öyle ki bir cevap alabilmek için kendimi tekrar etmek zorunda kaldım. “Neredeyim ve sizler de kimsiniz?”

Öncesinde Iray, “İstasyondakiler biz değildik,” dedi.

Ardından da Göksel, “Yer altındasın ve sana eşlik etmek için burada bulunuyoruz,” şeklinde kısa bir açıklama yaptı. Hiçbir şey anlamadığım bir açıklama.

Gerilmekten kendimi alamadım.

“İstasyondakinin,” sakinleşmek için elimden geleni yapıyordum, “sizler olmadığını mı söylediniz?”

“Evet,” diyerek kendini tekrarladı Iray. “Bugün ikimiz de yer altından hiç ayrılmadık. Bu süreçte… bizi istasyonda gördüğünde ne hissettin? Korku ya da heyecan? Merak ya da endişe? Hangisi daha baskındı?”

“Heyecan ve merak.” Kelimeleri kontrolsüzce dudaklarımdan döküldü.

“İyi bir deneyim miydi, yoksa kötü mü?” Iray durumu daha iyi anlayabilmek için birkaç soru yönelttiğinde düşünmek için kendime zaman tanıdım.

Buna rağmen zihnimin içerisindeki sonuç aynıydı. “Bilmiyorum.”

“Bilirsin,” diyerek diretti. “Kalbin bilir. Biraz daha düşün.”

Bir yanıt bulmak için kendimi zorlarsam, çok da kötü olmadığını söyleyebilirdim. “Fena değildi.” Yine de temiz bir cevap veremedim.

“Belki de meleklerdi.” Göksel’in söylemi tüylerimi diken diken etti.

Melek demişti değil mi? Yanlış duymamıştım.

“Gerçek ne olursa olsun, senin için kötü bir deneyim olmamasına sevindim,” dedikten hemen sonra ayaklanarak yatağa yöneldi. Ayaklarımın olduğu tarafa oturarak benimle göz göze geldi. “Ve ana konumuza döndüğümüzde… Dün akşamın ne kadarını hatırladığını sorabilir miyim?”

Koyu bir dış çerçeveye sahip mavi gözleri ilginç bir şekilde sıcak hissettiriyordu. Sorduğu sorunun gerici tarafından bağımsız, ev gibi hissettiren enerjisi düşüncelerimi dindirmeme yardımcı oldu. Bir rüyada olmadığımı ve başıma gelen her şeyin gerçek olduğunu kabullenebildiğimden ya da kafayı yemekten son anda kurtulduğum için değil. Yalnızca… Aldığım her derin nefes uykumu getirmeye başlamıştı.

“Iray.” Göksel’in sert bir şekilde çıkan sesi dikkatimi dağıttığında gözlerim kanepede oturan bedenine kaydı. Kaşları hafifçe çatılmış, hoşnutsuz bir şekilde Iray’a bakıyordu. “Seni tekrar uyarmayacağım.”

Iray’a geri döndüğümde ise onun aksine oldukça rahat bir ifadeyle karşılaştım.

“Üzgünüm,” dedi. “Daha dikkatli olacağım.”

Bunu söyledikten sonra odağımı toparlamak daha kolay oldu.

“Burada… tam olarak neler oluyor?” Bana sorulan soruyu cevaplamak yerine başka bir soru sormayı tercih ettiğimde,

Iray’ın yüzüne yayılan gülüşü görebiliyordum. “Alabileceğin bilginin sınırı konusunda endişeliyim ancak elimden geldiğince seni aydınlatmaya çalışayım,” derin bir nefes alıp verdi. “Göksel’in de söylediği gibi yer altında bulunan güvenli bir sahanın içerisindesin. Endişen olmasın, İstanbul’un dışına çıkmadık ve istediğin zaman evine dönmekte özgürsün. Burada tutsak değilsin Mira.”

Başından beri kendimi bir an olsun tutsak hissetmemiştim.

“Ama ben biraz daha detay istiyorum dersen,” diye devam etti. “Pozitif varlıkların eğitildiği, birçok farklı saha içeren, ana odağında askeri eğitimin yattığı bir yer altı üssündesin.”

Bir yer altı üssü?

“Ve ben de karşında 89. Bölük’ün komutanı olarak yer alıyorum.”

Bir komutan?

“Hatırladıklarını paylaşmadan önce şunu da eklemek isterim ki senin burada bulunma nedenin… Pek de normal değil. İlginç bir vakasın. Uyanışa merakın olsa bile bu yönde ciddi bir adım atmamışsın. Yalnızca bir kazaya kurban gitmiş gibi… İçeriye girmek için sınırlarını epey zorladın. Tebrik ederim.”

Kimi tebrik ediyor? Beni mi?

İyi de burada olmak istediğimi kim söylemiş? Kesinlikle böyle bir yerde bulunmayı ben istemedim.

“Evet Mira. Bizzat sen istedin ve sen başardın.”

Bir dakika… Düşüncelerim mi okundu yoksa ben mi paranoyaya bağlıyorum?

“Düşüncelerini okumuyorum,” dediğinde kalbimin ne kadar hızlandığını tarif edemezdim. “Yalnızca iç sesini duyduğumdan, bir karşılık verme ihtiyacı hissediyorum. Endişelenme.”

Bana ‘endişelenme’ demesi beni daha da endişeye sürüklüyordu. Oturduğum yatağın içinde bacaklarımı kendime çektiğimde ana amacım tabii ki ondan uzaklaşmaktı. “Nesin sen?” Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.

“Bir insan.”

Gülmek istedim ama biraz önceki davranışından -düşüncelerimi okumasından- o kadar rahatsız oldum ki bunu yapamadım. “Bir insan?” Sesimde kontrol edemediğim bir alay vardı. “Bana hiç de bir insanmışsın gibi gelmedi ama.”

Benim aksime Iray’ın yüzündeki gülüş keyifle büyümeye devam etti.

Devamlı etrafa yaydığı tatlı bir enerjisi vardı ve biraz daha karşımda bu güzellikle -veya yakışıklılıkla- yer almaya devam ederse ondan nefret etmeye başlayacaktım. Uzun sarı saçlarıyla, göğü andıran mavi gözleriyle, tek bir sakal bile bulundurmayan pürüzsüz yüzüyle ve soluk teniyle ondan gerçekten de nefret edecektim.

Hızlı bir şekilde başımı koltuk tarafına çevirdim. Onun ışık saçan yüzünden kaçınmaya çalışıyordum ancak gerçekleştirdiğim bu eylem bu sefer de Göksel’le göz göze gelmeme neden oldu. Aynı temiz yüz, ela gözler ve sıcak bakışlar. İkisi de o kadar genç gözüküyordu ki yaşlarını tahmin edemedim.

“Elbette insanım Mira,” Iray bunu özellikle mi yapıyordu bilmiyorum ama adımı söylediği her seferde dudaklarından bal kadar yumuşak, tatlı bir ton yayılıyordu. “Sadece senden çok daha farkındalığa erişmiş, bilgi sahibi olmuş, görevlerini hatırlamış ve varlığının gücünü keşfetmiş bir insanım. Aramızda bir fark olduğundan değil. Yalnızca… uyanmışlardan biriyim.”

Uyanmış…

Uyanmış demek.

“Ruhsallık hakkında yayınlar yapan ve bilgiler paylaşan kişileri andırıyorsun.” Söylemim onu güldürmeye başladığında onu eğlendiren asıl şeyin ne olduğunu anlayamadım.

“Böyle bir düşüncenin aklında canlanmasına bakılırsa yeryüzündeki anlatıcılar görevlerini layığıyla yerine getiriyor olmalı.”

Dikkatimi çeken ancak anlamını çıkaramadığım daha kaç kelime kullanacaktı?

“Söylediklerimi yorumlamak ya da bir anlam çıkarmak zor mu geliyor?” diye bir kere daha içimden geçirdiklerime seslice karşılık verdiğinde yutkunmaktan kendimi alamadım.

Bana söylenenleri hızlıca gözden geçirmeye, paniğe kapılıp kapılmamam gerektiğine karar vermeye çalışıyordum. Göksel ise başından beri gerginliğimin farkındaymış gibi Iray’ı uyarmaya devam ediyordu. “Ona biraz alan tanı,” demişti.

Pozitifler, yer altı üssü, askeri eğitim…

İnsan… insan… insan…

Hiçbiri rüya değil. İçinde olduğum an gerçek ve yaşadığım hiçbir şey hayal ürünü değil.

“Neden,” sesim beklediğimden daha güçsüz çıktığında kendimi tekrar etmek zorunda kaldım. “Neden buradayım?” Başımı karşımdaki bedene çevirdim ve mavi gözlerine bakmaya çalışırken tedirginlikle sordum. “Evimde olanları bizzat deneyimlemeseydim bir kamera şakasının içinde olduğumu düşünürdüm. Bu yüzden lütfen söyle bana. Neler oluyor ve neden buradayım?”

“Bunu senden iyi kimse bilemez Mira.” Cevabından nefret ettim. “Esasında düşüncelerimiz de gayelerimiz de kişiseldir. Benim sana vereceğim cevap, aradığın cevap olmayabilir. Ayrıca tarafımdan yönlendirilmeni de istemem. Gerçekliğini kendin ayırt etmen en kıymetli olandır.”

Yumuşak ve alçak ses tonu onu anlamamı kolaylaştırsa da buraya gelme nedenimi bilmediğim sürece işler benim için hiç de yolunda gitmeyecekti.

“Öyleyse ne zaman eve dönebileceğim?” diye sorduğumda,

“İstediğin zaman,” dedi Göksel.

Ve Iray da ekledi. “Fakat yeterli enerjin varsa bölüktekilerle tanışmanı çok isterim. En azından birlikte bir akşam yemeği yemek… Hoş olurdu.”

Anlamlandıramıyordum. Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum.

“Sana biraz atıştırmalık getireyim.” Yatağımdan kalkan Iray odanın kapısına yöneldi. “Net bir karar vermeden önce duyman gereken birkaç önemli nokta var. En azından düşüncelerini toparlamana yardımcı olur.”

Bu yabancı ortamda ve -kendilerinin söylediği üzere- yabancı insanlarla bir şeyler atıştırmak sağlıklı bir karar mıydı, bilmiyorum ancak o anda kendimi tehlikede hissetmedim. Evimde yaşadığım iki kriz anı dışında, onlarla birlikte olmak beni gerçek anlamda korkutmadı. Endişelerimin ana nedeni bir bilinmeyenin içerisinde olmaktı ve bu insanlar bana yardımcı olacağını söylüyordu; olup biteni anlatacağını, en azından anlayabileceğim ölçüde anlatacağını.

Her şeye rağmen temkinli olmak istedim. “Teşekkür ederim ama bir şey yemek istemiyorum.”

“Anlıyorum,” demesine rağmen kapının kolunu indirdi ve odadan ayrılırken Göksel’le kısa bir an göz göze geldi, “birazdan gelirim.”

Iray’ın aramızdan ayrılmasıyla Göksel’in ela gözleri sormak istediği bir soruyla birlikte bana yöneldi. “Ruhsal tarafını beslemek için daha öncesinde bir şey yaptın mı?”

“Hayır,” derken onun bahsettiği ruhsallıkla benim bildiğim ruhsallığın arasında fark olabileceği endişesine kapılmaktan kendimi alamadım. “Yalnızca psikolojik sağlığımı korumak için arada bir meditasyon yapıyordum. Bir de… stres atmak için kenjutsu öğreniyordum. Tabii bu ruhsal tarafımı besler mi bilmiyorum.”

“Anlıyorum.”

“Neden soruyorsun?”

“Uyanışa olan yakınlığını kavramaya çalışıyorum,” dedikten hemen sonra bir soru daha sordu. “Dünya görüşün peki? Ülkeler arasındaki gerçek çıkarları ya da kapitalist sistemin mide bulandırıcı alışkanlıkları dışında, genel bir farkındalığa sahip misin?”

“Kokuşmuş sistemden mi bahsediyorsun?” Fakat Göksel, benim aksime soruma bir karşılık vermemiş ve konuşmaya devam etmemi beklemişti. Ben de doğal bir şekilde isteğini yerine getirmiştim. “İnsanların tuhaf bir vaziyette olduğunu, birçok kişinin hayatımızı sürdürdüğümüz bu gezegene eziyet ettiğini ve insanlığın genel olarak özden uzak olduğunu düşünüyorum. Ruhsuz gibi, herhangi bir ülküye sahip değiller. Yalnızca nefes almaya, yemeye, içmeye, üremeye ve ölüp gitmeye gelmiş gibiler. Birçoğu neden var olduğunu bilmiyormuş; hatta insan dahi değilmiş gibi hissettiriyor.”

“Bu doğru bir yaklaşım,” dediğinde, sessizleşme sırası bendeydi. “En azından onların insan olmadığını söyleyebilirim.”

İşte bunu duymayı beklemiyordum.

“Gerçekten mi?”

“Burası… Dünya… Bizim asıl evimiz değil.

Umarım büyük bir günah sonucunda Cennet’ten düştüğümüzü söylemeyecekti.

“Hayır. Mesele Cennet’ten düşmemiz veya kovulmamız değil.” Demek o da Iray gibi düşüncelerimi okuyabiliyordu. “Demek istediğim,” dikkatimi toparlamamı sağladı, “burası sonradan dahil olduğumuz bir gezegen. Birer deneyim sahası. Çoğunluğun borçlarını ödediği, bir kısmının ise borcunu ödeyenlere yardım etmek için indiği, Tanrı’ya kendini kanıtladığı ve bağlılığını sunduğu özel bir yer.”

“Herkes için mi?” Belki de sormam saçmaydı ancak kendimi engelleyemedim.

“Her insan için.”

Düşüncelerimin karıştığını fark etse de biraz daha bilgiye maruz kalmamı istermiş gibi anlatmaya devam etti. “Negatif ve pozitif varlıklar bu dünya düzleminde büyük bir savaş veriyor. Farkında olanların bıçaklarını bilediği ve farkında olmayanların da kendileri için oluşturulan illüzyona hapsolduğu çetin bir savaş.”

Sormaktan kendimi alamadım. “Negatif ve pozitifin mücadelesi, ruhsal boyutta olan bir şey değil miydi?”

Bu kadar çok ruhsallığa değindikten sonra şimdi de fizik alemden mi bahsedecekti?

“Burayı yalnızca maddi bir düzlem olarak görmen üzücü Mira.” Sanırım ilk kez adımı söylemişti. “Burası maddi ve manevi düzlemin bir olduğu, düşüncelerinle ve kelimelerinle dahi gerçekliği bükebildiğin özel bir saha. Burada verilen savaşın… Gerçek hayatta verilen savaşın aslında ne kadar da somut olduğunu tahmin dahi edemezsin.”

“Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?” Tedirginlikle sorduğumda,

Yüzünde belirsiz bir gülümseme yakaladım. “Hayır. Sadece bilinçlendirmeye çalışıyorum.”

Konunun ağırlığından mı buna sebep bilmiyorum ancak gözlerimi üzerinden alarak bir süre sadece tavanı izlemem gerekti. Dahası buna ihtiyaç duydum. Mevcut konudan uzaklaşmaya, belki de sindirmeye ihtiyacım vardı.

Kendimi yeteri kadar toparladığımdaysa bizzat ben devam etmesini istedim. “Bana biraz buradan bahseder misin?”

“Yer altından mı?”

“Evet, anlayabileceğim şekilde lütfen.”

“Öncelikle senden ne kadarını hatırladığını öğrenebilir miyim?” Iray’ın sorduğu soruyu bir de Göksel sormuş oldu. “Ne de olsa dün akşam burada, bu koridorlardaydın.”

Dürüstçe bir yanıt verdim. “Hiçbir şey hatırlamıyorum.” O karanlık tünel ve karmaşık sesler dışında, aklımda hiçbir şey yoktu.

“Hmm…” Oturduğu koltukta arkasına yaslandı ve ela gözlerini üzerimden çekip odanın kapısını izlemeye başladı. “Iray’ın yer altı üssü olarak tanıttığı bu yerin esasında bir okul olduğunu söylemek isterim. Sırlar Okulu olarak da aklında tutabilirsin. Bu yapıya girmeden önce gezindiğimiz -karanlık- tüneller duygular konusunda daha geçirgen ve dürüsttür. İmgelemeye müsaittir ve toprak, ziyaretçisine göre şekil alır. Yeryüzündeki herhangi bir insan o tünele girse ve burayı bulmak istese bile bulamayacaktır.”

“Evime nasıl geri döneceğim o zaman?”

“İçimizden biri sana eşlik edecek. Burayı gerçek anlamda tanıyana ve kabullenene kadar, yer altı tünellerinde tek başına dolaşmasan iyi edersin. Aksi halde kaybolabilirsin.”

İçimden burasının büyülü olup olmadığını geçirmek üzereydim ki Göksel’in konuşması dikkatimi tekrardan üzerine topladı. “Sırlar Okulunun koridorları da tüneller gibi duyguları yansıtır ancak fiziksel bir gerçekliğe dönüştürmez. Sevgiyi, şükranlığı, birlik beraberliği en iyi odandan çıktığında hissedersin. Şu anda içinde bulunduğun kişisel odalar ise öğrencilerin kendisini ifade edebileceği, tanıyabileceği özerk alanlar olduğundan mevcut enerjiyi içeride tutar ve dışarıdan gelenlere pek izin vermez.”

“Yani Sırlar Okulu yatılı bir okuldan farksız.”

“Öyle de denebilir.” Ardından işaret parmağıyla kapının sağında kalan boş bölmeyi gösterdi. “Fakat burası sahip olduğun silahlar ile dolmaya başladığında, yatılı bir okuldan ne kadar farklı olduğunu anlayacaksın.”

Silahlar… Doğru. Iray burayı askeri bir eğitim alanı olarak tanımlamıştı.

“Kenjutsu öğrenmeye çalıştığım için mi buraya getirildim acaba?” Gözlerimi kucağıma çevirip de mırıldanırken bir anda yan taraftan birkaç kıkırtı işitmiştim. Yüzümü şaşkınlıkla Göksel’e çevirdiğimdeyse tekrardan asılan suratı ve dudaklarına bastırdığı yumruğuyla karşılaştım.

“Özür dilerim,” demişti. “Düşüncen kulağa oldukça saf geldi.”

“Neden?”

“Sırf kenjutsu öğrenmeye çalışıyorsun diye kimse seni yüksek vazifelilerin yer aldığı bir yer altı üssüne almaz Mira.”

Yüksek vazifeliler mi? Herhangi bir vazifelinin dahi yanından geçemediğime emindim ama yüksek vazifeliler mi?

Burası düşündüğüm gibi bir yer değildi. Daha doğrusu aklımın erdiği herhangi bir yere benzememeliydi. Kendime nasıl bir canlandırma yaparsam yapayım doğru olamazdı. Eminim gerçeklerin yakınından bile geçemezdim.

Ben yalnızca İstanbul Teknik Üniversitesinin Mimarlık Bölümünden mezun olmaya çalışan, yıllar sonra kurtulduğum saplantılı adamın tekini unutmayı uman ve katana kullanmayı öğrenip biraz da meditasyonla ruhumu rahatlatmayı deneyen 22 yaşındaki genç bir kızdan fazlası değildim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 2: Kâbus

Mira

 

Kurtulmuştum.

Şerefsizin teki tarafından maruz kaldığım sistematik tacizlerden, birbirinin kopyası arkadaş görünümlü hadsizlerden ve midemi bulandıran her bir detaydan kurtulmuştum.

Farksız günler, ızdırap dolu dakikalar ve kendimi şuradan aşağıya atsam da her şeyden kurtulsam düşüncelerine sonunda bir son verebilmiştim. Kolay olmamıştı. Biraz olsun kolay olmamıştı. Yıllarca çektiğim bu acıyı dindirebilmek, kontrol altına alabilmek, belki de hayatım boyunca yaptığım en zor şeydi.

Direnç kazanmak…

Tekdüzeliğe özenen hayat; uyanarak, akademik uğraşılar ile oyalanarak, sanki keyif alıyormuşum gibi bir şeyler izleyerek veya okuyarak, uyuyarak ve tekrar tekrar aynı senaryoyu yaşayarak sonsuz bir paradoksa dönüşmüştü. Ben de tüm bu kokuşmuş düzene baş kaldırıp silkelenmeye çalışmıştım. Şiddetli bir silkelenme. Başarılı bir silkelenme.

İşin en sinir bozucu tarafıysa tüm bu süreçte yapayalnızdım. Ebeveynlerim kısmen yanımdaydı -ve onlara göre bana yardımcı olmaya çalıştıkları bir dönem vardı- ancak gerçek anlamda tek bir tanrının kulu yanımda olmamıştı. Akranlarım hayatı benim için cehenneme çevirmişti ve ben de onlardan kurtulmaya çalıştığım koca beş altı yılda oldukça yıpranmıştım. Ciddi anlamda yıpranmıştım ancak tüm bunlar, ardından güçlü bir mantaliteyi bana kazandırmıştı.

Sahip olmaya çalıştığım o iradeye kavuşmuştum ve attığım adımların her birini bilinçli bir şekilde atmaya başlamıştım. Son bir buçuk yılımda ciddi bir arınma sürecine girmiştim. Hiçbir yere ve hiç kimseye ait hissedemezken zihnim öfkeden delirmek üzereydi. Hâliyle ilk onu dindirmem gerekti. Dikkat dağıtıcı bir uğraş aramaya başladım.

Dürüst olmam gerekirse o zamanlar gerçek bir arayıştaydım. (Yalnızca öfkemi dindirmeyi değil, karmaşık düşüncelerimi ve ortadan kaybolduğunu sandığım duygularımı da çözmeye çalışıyordum.)

Sonra… Babamın yıllar öncesinde Japonya’dan getirdiği, evimizin duvarında birer antika olarak yer alan ikiz katanayla göz göze geldim. Çekici oymalarla dolu kınları, elime almamı söylercesine avuçlarımı kaşındıran kabzaları ile cezbedilmiştim.

Onu dinledim.

Kurtuluşu aradığım o kritik zamanda, günün birinde onlardan birini elime alabilme umuduyla, internetten ikinci el bir tahta katana sipariş ettim ve izlemeye başladım. Evet, gerçekten de izlemeye başladım. İnternette bulduğum kenjutsu videoları ile kendimi eğitmeye çalışmak ne kadar zor olursa olsun, bunu başarabilmek için ciddi çaba sarf ettim.

Kabul ediyorum ki başlangıçta her şey saçmaydı. Denediğim her şey görsel olarak korkunç ve biraz da komikti. Beceriksiz hareketlerim iki ay boyunca devam etti. Yine de pes etmedim. Öfkemi dindirebilecek yegâne şey buymuş gibi o tahtaya sarıldım. Zamanla hareketlerim oturdu ve zihnimle birlikte hamlelerim de pürüzlerinden arındı. Kenjutsu… benim meditasyonumdu. Yılların birikmişlerini üzerimden atmaya çalışırken odam dar gelmeye başladı ve yaşadığımız sitenin bahçesinde bir köşeyi kimseye sormadan kiralamış oldum. Hemen her akşam pratik yapabilmek adına bahçede zaman geçirir, bedenime birikmiş zehirden kurtulmaya çalışırdım.

İçimdeki ateş bir yıl içerisinde dinmeye başladığında özüme daha da yanaştım. Kendimle baş başa kalarak varlığımı anlamlandırmaya çalıştım ve tüm bunlar da beni gerçek bir öz sevgi sürecine sürükledi. Bu öz sevgiye varmadan önce psikolojik destek aldığım, kişisel gelişim kitaplarını kurcaladığım zamanlar da olmuştu ama kenjutsunun bana öğrettikleri bambaşkaydı. Sonrasında gerçekten meditasyon yapmayı denedim. Tahta katanamı sallamadan da sakinleşebilmeyi, zihnimi boşaltabilmeyi ve mantıklı düşünebilecek güce erişebilmeyi arzuluyordum.

Kolay olmadı. Zihnimi olduğum yerde boşaltmak, pek de inanmadığım olumlamaları yapmak ve güne güzel telkinlerle başlamak… Başlangıçta ne kadar sıkıcı olursa olsun, bir şekilde kendi kendisini devam ettirmeyi başarmıştı. Böylece kenjutsu eğitimim yanında meditasyon da yapmaya, dünyanın güçlüklerine farklı bir bakış açısı getirerek hayatımı güzelleştirmeye devam ettim.

Dürüst olacağım, çabalarımın meyvesini zaman da alsa yiyebilmiştim. Geldiğim nokta, edindiğim öğretiler ve hayatımdaki gidişat; her şey harikaydı.

Bir ısınıp bir soğuyan dengesiz havalarda, İstanbul’un yağmura gömüldüğü bir günde sahip olduğum bu yeni düzeni devam ettirmeye çalışıyordum. Havanın kararması ve yerlerin ıslaklığı ise kenjutsu pratiğim için dışarıya çıkamayacağımı dile getiriyordu.

Tabii bir de…

“Mira!”

Evin antresinden seslenen annemi mutfaktan karşıladım. “Efendim?”

“Biz çıkıyoruz.”

Son seslenişi üzerine tezgâhta yaptığım işe son vererek koridora yönelmiştim. Annem elindeki keratayla ayakkabısını giyerken babam yerdeki orta boy bavulu kavramış, asansörün yakınına taşıyordu.

“Gerçekten iyi olacak mısın?” Annemin evde ilk defa yalnız kalıyormuşum gibi davranmasını görmezden gelebilirsem çıkmakta oldukları mini tatillerine birer öpücükle uğurlayabilirdim.

“Elbette.”

“Tamam. Yine de canın sıkılırsa ablanın teklifini değerlendirmekten çekinme.” Keratayı kapının hemen yanında yer alan askısına astı ve doğrularak ela gözlerini benim kahverengi gözlerime çıkardı.

“Böyle bir şeye gerek olmayacak,” diyerek kendimi tekrarladım. “Endişelenmenize gerek yok.”

Babam kapıdan uzanıp da alnımı öptüğünde annem endişeyle beni izlemeye devam ediyordu. Kocası geri çekilerek ona yer açtığındaysa bir öpücük de o bırakmıştı. Ardından birlikte asansöre bindiler.

Kendileri için ayarladıkları bu tatili, evden çıkmadan birkaç saat önce öğrenmiştim. Annemin savunduğunun aksine, planlarından haberdar değildim. Fakat o bu gerçeği kabullenmemişti. Her şeyi bildiğimi ancak görmezden geldiğimi savunmuştu ki aslında onun da niyeti başkaydı. Evde yalnız kalmak yerine, evliliğinin bir yılını yeni doldurmuş ablama geçmem için beni ikna etmeye çalışmıştı.

Saçmalıktı.

Aramızdaki beş yaş farkının getirdiği güzellikler olsa da mükemmel bir ilişkimiz olduğunu söyleyemezdim. Muhtemelen her abla-kardeş ilişkisinde olduğu gibi zaman zaman birbirimizi seviyor ve zaman zaman da nefret ediyorduk. Aşktan sarhoş olmuş ablama pek de katlanamıyordum ve onda kaldığım zaman fakülteme ulaşmak için ekstra aktarma yapmam gerekiyordu. Ama en önemlisi, rahatlama seanslarımı onun yanında gerçekleştiremeyecek olmamdı: Sıcak çikolatamı içerek pencere altındaki bej rengi minderime oturduğum, sükunetle soluklandığım ve kulaklarıma dolan yapay doğa sesleri ile huzuru andığım o değerli an…

“Sonunda…”

Derince soluklandıktan sonra kapıyı bir kez üstten kilitlemiş, mutfaktaki işime dönmek üzere içeriye yönelmiştim. Kış aylarında bağımlısı olduğumu kabul ettiğim şeyi yapmakla meşguldüm: Sıcak çikolata hazırlıyordum.

Tezgâhta yer alan sütü, beni bekleyen cezveye ekledim ve ocağın altını yaktım. Gerekli malzemeleri ocağın yanına özenle dizdiğim ve gereksizleri ortadan kaldırdığım sıradaysa evin sessizliği rahatsız edici bir raddeye ulaştı. Bu durumu ortadan kaldırmaksa oldukça basitti; tek bir ritim yeterdi.

Sütüm ısınmaya devam ederken hızlı bir şekilde odama yöneldim. Şarjda olan telefonumun bağlantı kablosunu çıkardım ve mutfağa geri döndüğüm sırada dilime dolanmış o şarkıyı açtım.

Artık Undream’in Nightmare isimli şarkısı salonda, tüm evde yankılanıyordu.

Çikolatamı hazırlarken şarkının ritmi gittikçe yükseliyor, heyecanım da onunla artıyordu. Bedenimin şarkıya uyarak sallanmasına izin verdim. Tembel bir şekilde dans ederek solumdaki dolaba uzandım ve morun oldukça yumuşak bir tonuna sahip kupamı tezgâha bıraktım. Şarkının bitimine kadar sıcak çikolatamı karıştırmaya devam etmiş, bardağa boşalttığım sırada yukarıya çıkan tatlı buharında hapsolmuştum. İçimde sıcak çikolatam kadar tatlı bir şekilde dolaşan bu enerji, salon ve mutfağı birbirinden görece ayıran mutfak adasını geçtiğimde ve hemen soldaki duvara çapraz bir şekilde yerleştirilmiş ikiz katananın karşısına dikildiğimde dahi devam etti.

Ne kadar kenjutsu pratiği yaparsam yapayım, bir amatörden fazlası olmadığım gerçekti. Kollarımın güçsüzlüğü ve zaman zaman titreyen bacaklarım da buna kanıttı. Yine de çevrelendiğim bu tatlı ama heyecanlı enerji, zihnime doluşan bazı düşünceleri ve hatta bazı talepleri engelleyememişti. Savaşmak için, o ikiz katanayı eline almak için içimi gıdıklayan bir dürtüydü bu.

Sıcak çikolata ile katana ilişkisinin pek kolay kurulmadığının farkındaydım ancak benim ruhum bu bağlantıyı kuruyordu. Dudaklarımın arasından içeriye giren ve dilimin üzerinde kayan sıcak ve yoğun o kıvam, kılıcımın üzerinden akmakta olacak kan ile eşdeğer hissettiriyordu. Bu beni kana susamış biri mi yapardı, bilmiyorum. Karanlık dönemlerimde kendimi ya da bir başkasını öldürmeyi istediğim doğruydu, bunu gerçekten de arzulamıştım. Yine de eyleme geçmemiş olmak, direniş göstermek yaptığım asıl şeydi. Bu yüzden şu anki heyecanımı kötüye yormak istemedim.

Sadece bir heyecan diye düşündüm. Avuçlarımı kaşındıran bir heyecan.

Duvardaki kılıçlardan sağdakini alarak ağırlığını elimde tarttığımda, heyecanım dinmek yerine daha da arttı. Ben de elimdeki kupayı mutfak adasına bırakarak odadaki boşluğa yöneldim. Kılıcın kınında yer alan kaplan oymaları tarafından hipnoz edilmiştim.

Şarkı tüm ihtişamıyla yankılanmaya devam ediyor, üzerimde ilginç bir baskı oluşuyordu. Ruhum havada süzülüyormuş gibi, baskının ardından tuhaf bir hafiflik ve rahatlama hissi geldi. Bunu uzun zamandır arzuluyormuşçasına… kılıcı kınından çıkardım. Parlak ve pürüzsüz çelik nefesimi keserken ayaklarım şarkının ahengiyle harekete başladı.

Living in a nigthmare…

Ritim tekrar yükseldi. Hareketlerim hız kazandı ve gözlerim anın etkisiyle kapanırken git gide yalnızlaştığımı hissettim.

Şarkının sesi sanki daha da kısılıyor, sözler daha da silikleşiyordu.

Ağır hareketlerim hızlanmaya başlamışken içerisine biraz da keskinlik ekleniyordu. Aniden arkamı dönerek kılıcımı kuvvetle salladığımdaysa sert bir şeye çarpmıştı. Öyle ki yere düşen şey üzerime ve bacaklarıma sıçradı. Bardağımı parçaladığım düşüncesi beni endişeye boğdu. Fakat etrafı ne kadar batırdığım ve temizlemek için ne kadar vakit harcayacağım düşüncesiyle gözlerimi açtığımda… çok daha farklı bir gerçekle karşı karşıya kaldım.

Kılıcımın kestiği şey bardağım değildi.

Üzerime sıçrayan şey ise sıcak çikolata hiç değildi!

Kan.

Hayır.

Bir kafa.

Hayır.

Bir beden. Yeşilimsi bir beden.

Hayır.

Yeşilimsi bir beden, iğrenç bir kafa, etrafa saçılan mavi, ağır kokulu bir sıvı…

Olamaz. Olmamalı. Hayır… Böyle bir şey mümkün olmamalı.

Gözlerim kararıyor, bütün bedenim titriyor ve adımlarım kendi kendine gerilerken bedenimden tüm enerjim çekiliyor. Kendimi iyi hissetmiyorum. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Midemde bir baskı, her an kusacakmışım gibi çevrelendiğim hissin yanı sıra kulaklarımda artan çınlamalar…

Başım dönüyor.

Başım dönüyor…

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Süzülüyorum.

“Biraz sessiz ol Göksel.”

“Söylediklerim bir gürültüden ibaret değil, seni korumaya çalışıyorum.”

Bekle, hayır. Süzülmüyorum.

“Bilmeni isterim ki şu anda beni korumanı gerektirecek bir şey yapmıyorum.”

“Ve ben de bilmeni isterim ki, verdiğin cevaplar her geçen saniye etik değerlerini daha fazla sorgulamama neden oluyor Iray.” Zar zor ayırt edebildiğim kelimeler arasında birinin kısık sesli kıkırtılarını işitiyorum. “Uyanışını henüz gerçekleştirmemiş birini bu şekilde taşıman… bir prenses gibi… Nereden bakarsan bak doğru değil. Bedenine rızası olmadan dokunuyorsun.”

Söylendiği gibi birisi tarafından taşınıyorum.

“Viera onu da yanımızda getirmemizi isterken ne yapmamı bekliyordun?” Seslerin görece netleşmesi, konuşan ve beni taşıyan kişinin aynı kişi olduğunu ayırt etmemi sağlıyor. “Taşımayıp ne yapsaydım? Birkaç büyücüyü yanımızda getirip onlardan kızı havada süzdürmelerini mi isteseydim?”

Ne duyarsam duyayım, kendimi kapkaranlık bir rüyanın içindeymiş gibi hissetmekten alamıyorum.

“Telekinezi sahipleri hakkında böyle bir ithamda bulunman, bilmeni isterim ki fazlasıyla kırıcıydı Iray.”

Bedenim, bedenimi doğru düzgün hareket ettiremiyorum. “Mmm…”

Bu sızlanma bana mı ait?

“Seni son kez uyarıyorum.” Biraz önceki sesin sahibi tekrardan söyleniyor. “Uyanmadan önce Hanımefendi’yi bıraksan iyi edersin. Aksi halde yeryüzündeki hayatına geri döndüğünde ve yüzünü hatırladığında yapacağı ilk iş emniyete gidip seni ihbar etmek olacak.”

“Son zamanlarda kadın hakları hakkında fazla mı tetiklendin Göksel?”

“Hayır.” Kısa süren bir sessizlik ve yalnızca adım sesleri. “Belki de evet, bilmiyorum. Bunun her zaman gösterdiğim hassasiyet olduğunu düşünüyorum. Şimdi bırak onu.”

Duyduğum seslerin yanı sıra kendimi duyuramamaktan rahatsız olmaya, içimdeki kuşku ve huzursuzluk yüzünden kıpırdanmaya başlamıştım ki beni taşıyan beden yanındakine bir soru yöneltti.

“Benim yerime taşımak ister misin?”

“Tabii ki hayır.”

“O halde izin ver de hızlıca Viera’nın odasına gidebilelim. Buradaki işlerimiz bittikten sonra eğer ki yeryüzünde şikâyet edilirsem beni kurtarmak için avukatım rolünü üstlenirsin.”

“Ah!” Sol kolumda hissettiğim kramp nedeniyle gözlerim hızla açıldığında ve bedenim tepkisel bir şekilde büzüştüğünde beni taşıyan kişi de hareketlendi.

Beni rahat bırakması için açıkça olduğum yerde debelendim.

Sonunda kollarından kurtulduğumda ve ayaklarım yerle buluştuğunda dizlerimin üzerine çökmüş, kolumu sıkıyordum. Çıplak ayaklarım ve sert bir kayalığa değen dizlerim, içine düştüğüm soğukta buz kesiyordu. Dişlerimin dahi birbirine çarpmasını engelleyemezken başımdan aşağıya bir örtü örtüldü. Ardından içlerinden biri aynı örtüyle bedenimi sıkıca sardı ve birer adım geri çekildikten sonra her ikisi de sessiz bir şekilde başımda dikilmeye başladı. Yaptıkları tek şey… beni izlemekti. Bunu hissedebiliyordum. Evet, hissedebildiğimi söylüyorum çünkü içinde olduğum zifiri karanlık yüzünden hiçbir şeyi göremiyordum.

Soğuk, karanlık, derin, bilinmeyen bir yerdeydim fakat kendimi tuhaf bir şekilde tehlikedeymiş gibi hissetmedim. Hatta zaman içerisinde, sahip olduğum huzursuzluk da dinmeye başladı.

Bilincimi kazandığım andan itibaren sesini en çok duyduğum kişiden (sanırım Göksel’den) şu sözler çıktı. “Evden çıkmadan önce Hanımefendi’ye bir kat fazla giydirmeliydik.”

Ve diğeri de onu kısık bir sesle onayladı. “Öyle yapmalıydık.”

Devamında ortama çöken sessizlik, benimle bölündü. “Şe-şey…” Sonunda ağzımdan bir kelime çıkabilmişti. Tabii buna bir kelime denirse. “Acaba…” Nefes almak ve konuşmaya devam etmek için kendimi zorladım. “Kimsiniz?”

Arkamda yer alan bedenlerden biri hareketlendi. Adım sesleri önüme geçtiğinin habercisiydi ki kısa bir süre sonra da hemen karşımda çömeldiğini duyar oldum.

“Mira,” adımı söyledi. “Sana şimdilik bu bilgiyi veremem. Lütfen bunun için bana kızma.”

“Siz,” konuşurken kuruyan dudaklarım birbirine batıyordu. “İnsan isimleri kullanıyorsunuz. İnsan mısınız?”

Aklımda hâlâ evimizin salonunda gerçekleşen o garip sahne oynuyordu. Eğer ki bu bir rüya değilse başımdan geçenler zerre normal değildi. Ancak rüyaysa… rüyaysa da bu kadar canlı hissettirmemeliydi!

Sıkıca sarıldığım örtünün içerisine bir şey uzandığında ve sağ bileğim kavrandığında bunun bir el olduğunu ancak anlayabildim. Sıcak bir el. Yine de bu benim gerilmemi engelleyemedi.

Karşımdaki kişi -veya şey- elimi kendisine yaklaştırdığında bir yüzle temas ettim. Bileğimi bırakmadı ve dokunmaya devam etmem için beni teşvik etti: Sıcak yanaklarında, hafif kemerli burnunda ve göz çukurlarında gezinmeme izin verdi. Uzun kirpiklerini, kalın ama şekilli kaşlarını, temiz cildini hissettim. Ardından geniş sayılabilecek alnını geçtim ve saçlarına ulaştım. Örgü… Üç balık sırtı örgüsü omuzlarının hemen altına kadar iniyordu.

“Bana dokunmana ve beni tanımana izin verdim Mira. Şimdi senin de izninle kalan yolumuza devam edebilir miyiz?”

Diğer kişinin tekrar, “İzin,” dediğini duydum. “Taşımak için de izin al.”

Saç örgülerini kavramakta olduğum kişi gülmek ve homurdanmak arasında bir ses çıkardı. “Yolumuz biraz uzun ve hissettiğin hava da seni ekstra zorlayacak. Bu nedenle seni taşımama müsaade eder misin? Böylece daha hızlı gideceğimize inanıyorum Mira.”

Anlamlandıramadığım birçok şey ve sormak istediğim çokça soru vardı fakat mevcut koşullar altında yapılabilecek bir şey gözükmüyordu. Sorularımı cevaplayacak kişilere benzemiyorlardı ki öyle olsaydı daha ilk sorumda geri çevrilmezdim. Bu nedenle söylediklerini kabul etmekten başka bir şey yapamadım. “Tamam.”

İçimde tarif edemediğim bir güven ve huzur yer alırken verdiğim izinle boynuna sarıldığım kişi beni tekrardan bir prensesmişim gibi kucakladı. Diğer yandan bu buz gibi ortamda, bedenimi saran tek bir örtüyle ısınmayı denedim. Soğuktan ölecekmiş gibi hissettiğimde haddimi aşarak sarılışımı sıkılaştırmıştım. Yüzümü önümdeki boyuna gömdüğümdeyse onun da bana yanaşacağını düşünemedim.

Kısa bir an da olsa başıma yaslanan başını hissetmiş, yanağıma sürtünen yanağından sonra daha ılık hissetmeye başlamıştım. Heyecanlandığım için değil, gerçekten de içinde olduğum ortamın ısısı yükselmişti.

“Kılıcım…” Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum fakat uzun süren sessizlikten rahatsız olmuş bir şekilde mırıldanmak istedim. “Salonda pratik yapıyordum.”

“Evet.” Bu ses Göksel’e aitti. “Oldukça başarılı bir pratikti.” Ses tonu sert ama tezat bir şekilde hafifti. Telaffuzu o kadar düzgündü ki büyülenmekten kendimi alamadım.

“Teşekkür ederim.” Sanırım tanımadığım, dahası görmediğim birine teşekkürümü sunacak kadar kendimden geçmiştim.

Ardından ortam bir kere daha sessizliğe gömüldü. Uykulu bir şekilde gözlerimi kapattığımda ve çok daha sakin hissetmeye başladığımda, seslerini tekrar duydum.

“Hanımefendi’yle bu kadar yoğun bir enerji paylaşman sağlıklı değil Iray,” demişti Göksel.

Beni taşımakta olan bedense duyduklarından hemen sonra duraksamıştı. “Al Göksel,” bedenim kayıyordu, “al gerçekten al.”

“Uzak dur benden.”

“Al! Canımı sıkacağına al. Ben de rahatlayayım sen de.”

“İstemiyorum. Uzak tut.” Benden bir eşya gibi bahsetmeleri… rahatsız ediciydi. “Kendisini tutmayı beceremeyen beş yaşındaki bir çocuk gibi enerji yaydığını hatırlatmak istedim sadece.”

“Kendisini tutmayı beceremeyen beş yaşındaki bir çocuk değilim. Hanımefendi’ye,” sanırım burada onu taklit ediyordu, “bir kere daha soğuktan kramp girmemesi için cömert davranıyorum sadece.”

“Fazla cömert.”

“Yerimde olsaydın aynısını yapmazmışsın gibi konuşma.”

Biraz tatlı bir şekilde didişiyorlardı.

“Bu durum biraz farklı.”

“Neresi farklıymış?” Iray’ın sorusu,

Göksel’in derin bir nefesi içine çekmesine, ardından da bıkkın bir şekilde geri bırakmasına neden oldu. “Hanımefendi’nin üşüdüğünü görebiliyorum. Bunun farkındayım ancak yaydığın enerji düşündüğünden daha fazla. Henüz uyanmamış birine bu kadar yoğun bir iz bırakırsan, sonrasında neler olacağını bilemezsin. Kendini biraz daha kontrol edemez misin?”

“Bunu tamamen kontrollü bir şekilde gerçekleştiriyorum,” diyerek küçük bir serzenişte bulunan Iray, belli ki Göksel’den farklı şeyler duymayı bekliyordu.

“Bu beklenmedik davranışının gerçek sebebi…” Göksel’in sesi biraz öncekinden daha sakindi.

“Bilinçli bir cinayet işlememesine rağmen tünellerin ona zor zamanlar yaşatmasını doğru bulmuyorum,” dedi Iray. “Zaten harika bir akşam geçirmiyor. İşleri daha fazla çirkinleştirmenin anlamı yok.”

Duyduklarımdan sonra gevşemiş sarılışımı sıkılaştırdığımda Iray da belimdeki kolunu düzelterek dik durmamı sağladı.

“Sana katıldığım noktalar var ancak,” diye söze girdi Göksel. “Sormak istediğim bir şey var.”

“Nedir?”

“Vakanın bildirisi yapıldığında herkesten önce ortaya atlaman birçoğumuz için şaşırtıcıydı. Uzun bir süredir Bölük’e gelip giden de yoktu. Bu yüzden… Ani bir tepki gösterdiğinden dolayı…” Konuşması iyiden iyiye yavaşlarken sesinde belirsiz bir tedirginlik yer alıyordu. “Birçoğumuz çiftini bulduğunu düşündü.”

Ne?

Şaşkınlık içerisinde beni taşıyan bedenden uzaklaştığımda ve yüzüne bakmaya çalıştığımda o da bana döndü. Zifiri karanlığın içerisinde içgüdüsel olarak gerçekleştirdiğim eylemlerim, sıcak nefesini yüzümde hissetmeme neden oldu.

Nerede olduğumu kendime hatırlatmak zorunda kaldım: Soğuk, karanlık ve bilinmeyen derin bir ortamda.

Ve tekrardan boynuna sığındım.

“Heyecanınızı karşılıksız bırakacağım için üzgünüm ama hayır,” dedikten sonra konudan bağımsız bir talepte bulundu. “Mira’nın omuzlarını örter misin?”

Göksel ise kendisinden isteneni yerine getirirken sesini çıkarmadı. Benim aksime harika bir görüşe sahipmiş gibi omzumdan kayan örtüyü kusursuz bir şekilde düzeltmişti..

Ardından, “Gerçekten mi?” diye sordu.

Ağır bir şekilde yürümeye geri döndüler.

“Gerçekten.”

Iray’ın cevabı Göksel’i ne kadar tatmin etti bilmiyordum ancak konuşulan hemen her şey gerçekliğimi kaybetmeme neden oluyordu. Rüya ya da gerçek… hangisinde olduğumu ayırt etmek her geçen saniye daha da zorlaşıyordu.

“Senin adına sevinmiştim.” Göksel’in sesinde yer alan kırgınlık arttı. “Öyle ki çektiğin acıların bir son bulacağını düşünüyordum.”

Iray ise ona herhangi bir karşılık vermemişti. En azından uzun bir süre sessizliğini korumakta kararlıydı.

“Acı çekmiyorum Göksel,” dedi Iray. Sesi kendisinden oldukça emindi. “İçinde onu içeren hiçbir şey bana acı vermiyor.”

“Söylediklerin kulağa pek de inandırıcı gelmiyor.”

“İnanmalısın.” Sesi basit bir keyif içermeye başladı. “Ayrıca bu vakaya neden bu kadar heyecanlı bir şekilde atıldığımı merak ediyorsan…”

Göksel duyduklarını birkaç mırıltıyla onaylamış, Iray’ın devam etmesini beklerken sesini çıkarmamıştı.

“Vezir’i teslim almak ve Kral’ın dönüşünü beklemek için.”

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Bölüm 1: Sevgilim

 

Iray

 

Sevgilim,

Mira’nın… Uzun bir süredir gözlemekte olduğum Mira’mızın aramıza katılması an meselesi.

Farkında bile olmadığı bir gerçeklik üzerinde, profesyonelce adımlar atarak her saniye daha da yanaşıyor. Bizim yanımıza… Uyanışına yanaşıyor.

Kendisiyle birlikte bir başkasını daha yanımıza çekeceğinden habersiz, cesurca, koşar adımlarla ilerliyor.

Heyecanlıyım Sevgilim.

Belki de sahip olduğum bu bedende ve Dünya’da geçirdiğim bunca vakitte, hiç bu kadar heyecanlanmadım.

İşler kolay olmayacak ve belki de içinde olduğumuz bu savaş çok daha çetin bir hâl alacak. Yine de elimden geldiğince hazırlıklı olmaya çalışacak, mücadele edeceğim. Hızlanmaya başlamış, gerilim dolu bu savaşta galip gelebilmek için oynayabileceğim tüm oyunları oynayacak ve yanına gururla geri döneceğim.

Yalnızca beni bekle.

Lütfen… Biraz daha bekle.

Hazırlamak için yıllarımı verdiğim bu ortama, katılmasını beklediğim son iki oyuncu da dahil oluyor.

Sonunda… Sonunda gerçek değişime adım atıyoruz.

Verdiğimiz savaşın galibiyetine bir adım daha yaklaşıyoruz Sevgilim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

Giriş: Çağrı

 

Mira

 

Bu dünyaya neden geldik, neden yaşıyoruz, neden varız ve benzeri soruları kendisine yüzlerce kez sormuş milyonlarca insan var. Bu oldukça klasik. Varoluşsal sancılar çeken bunca kişinin inandığı bir dine yönelmesi, Tanrı’sına yalvarıp geçmişte yaptığı binbir iğrenç şey için af dilemesi ve daha iyi bir insan olacağına dair sözler verip hayatını değiştirmeye çalışması ya da hayatının mottosunu bulup kendince bir serüvene atılması… Hayatını yaşamayı, geceyi yaşamayı, dünyayı yaşamayı, gezegenimizdeki her bir kara parçasında ya da engin sularda var olmayı kendisine gaye edinebilir.

Ah… Tabii düşünmekten çatlayan başının ağrısını dindirmek için dudaklarındaki ottan bir nefes daha çekebilir veya parmaklarının sıkıca kavradığı içki şişesiyle dudaklarını tekrardan ıslatabilir.

Bunların her biri bir seçenek.

Koca bir bilinmez olan gezegenimizin üzerinde varlığımızı düşünmekten uzak; yiyerek, içerek, sıçarak, belki severek ve belki de nefret ederek ömrümüzü tüketebiliriz. Hayatımızı nasıl yaşayacağımız nasılsa bize kalmış. Evet… Bize kalmış, değil mi?

Ne kadar da büyük bir yalan.

Hayatımızın bize kaldığı, koskoca bir yalan.

Dünyanın yönetimini elinde tutan küstah varlıkların yalnızca bize izin verdiği kadarını yapabilirken kendimizi özgür sanmamız ne kadar da komik.

Bize başarının temellerini gösteriyorlar: Hayatımızda nasıl tanınmış biri olabileceğimizi, nasıl birer mühendis, kimyager, alanında ün salmış bir doktor, iş insanı, başarılı bir öğrenci, yönetmen, şarkıcı, yazar…

Hayır.

Onların kuklasından başka bir şey değiliz. Bizi parmaklarında çeviriyorlar ve biz de içine kapıldığımız girdapta şuurumuzu yitiriyoruz. Kendimize geldiğimizde de bedenimizi buruşmuş bir halde buluyoruz. Kızgın ruhumuz birçok hastalık taşıyan bedenine bakıp tüm o hayal kırıklıklarını tekrar ve tekrar yaşıyor. Öfkeleniyor; topluma, baştakilere, yapamadıklarına ve en çok da geç gelen fark edilmişliklerine.

Dünya isimli gezegenimizin üzerinde yaşadığımız müddetçe aldığımız kararları biz vermiyoruz. Kendi mutluluğumuzu bulmak için çırpındığımız her saniye gözümüze inatla sokulan o “en iyi tatil”, “en iyi ev”, “en iyi iş” ve benzeri kataloglar üzerinden bir şeyleri seçmeye zorlanıyoruz. Hatta yüzsüzlüklerine yüzsüzlük katıp bizim için “en iyi burun”u, “en iyi dudak”ı, “en iyi göz”ü de seçiyorlar. Sanki birkaç on yıl önce “en iyi beden”i hayatımıza sokup da bizi mahvetmemişler gibi.

Sağlıklı bedeni, sağlıklı hayatı, sağlıklı geleceği istemiyorlar.

Bilim konusuysa ciddi tartışmalara konu olması gerekirken yeryüzünde derin bir sessizlikle karşılanıyor. Yeryüzünün kullandığı bilim, “toplumun iyiliği’ ifadesiyle ilaç adında piyasaya sürdükleri kimyasal depolarını her birimize yutturmaya çalışıyor. Oysa zehirler de panzehirler de onlardan çıkma. Sularımıza ve ondan beslenen toprağımıza, okyanuslarda yaşayan canlılarımıza, soluduğumuz havaya çoktandır zehirlerini bulaştırıyorlar. Bizi öldürmek için değil ancak bizden sonuna kadar yararlanmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunun için her şeyi deniyorlar.

İnsanlara, insanoğluna saf bir nefret duyuyorlar.

Çok ama çok yüzsüz; çok ama çok iğrençler.

Geçmişte bizim olan kadim bilgileri çalmak için ne kadar da uğraştıklarına, kanlarımızın ne kadar çok döküldüğüne bir bakınca aramızda geçen savaşın bu kadar öfke ve yüksek enerji içermesi şaşırtmıyor.

Bizden çalınmış bilgilerle bizleri yönetiyor- uyutuyorlar. Üstelik bunu yapabilmek için toprağı, havayı ve suyu çoktandır tekellerine almış durumdalar. Bu baş elementlere sahiplik yaparak yüzyıllardır başarılarına başarı katıyorlar. Farkında olmadıkları şey ise en başından beri kendilerine ait olduklarını düşündükleri ateşin bizi nasıl da pişirdiği.

Enerji merkezimizin elementi olan ateş, sıcaklığıyla özümüzü bize en güzel şekilde hatırlatıyor. Sabah güneşi üzerimize doğuyor. Tenimizi ve saçlarımızı okşuyor. Hava ne kadar kirli olursa olsun, tükettiklerimiz ne kadar zehir içerirse içersin önemli değil. Güneş… o sıcaklık… ateş, bizimle.

İçimizde asla dinmeyen, her şeye karşı koyan bir kıvılcım var. Devamlı kendi küllerinden doğan bir kıvılcım. Engelleyemedikleri, bastıramadıkları, yalnız başımıza kaldığımızda varlığını hissettirmekten kendini alamayan bir enerjiyle çevrelenmiş haldeyiz. Ruhumuzun bütünü bu enerjiyle sarsılıyor, zevk alıyor ve yeniden doğuyor. Yaratıcının bizim tarafımızda olduğunu, kendimize gelmemiz için ateşimizi nasıl da alevli bir şekilde yaktığını, bedenimizin ve hayatımızın devamlı büyük bir kor içerisinde tutuştuğunu… Başımıza gelen her can yakıcı olay karşısında mevcut sistemdeki pislikleri anbean nasıl da fark ettiğimizi, kitleler halinde gözlerimizi açıp da içsel bir şekilde protesto ettiğimizi ve bunu asıl sonuca ulaştıracak o güne kavuşabilmek için ne kadar da büyük bir arayışta olduğumuzu bilmiyorlar.

Eğer ki onların çığlık dolu ninnilerini dinlemeyi bırakır ve uyanırsak başlarına neler geleceği hakkında çok şey biliyorlar; fakat uyananları, uyanmak için çabalayanları, uyanışını tamamlamak için gelişenleri ve hiç beklemedikleri bir anda onlara nasıl da hadlerini bildireceğimizi hiç mi hiç bilmiyorlar.

Tüm bunları ruhunun en derinlerinde yaşayan biri olarak söylüyorum.

Ve sizleri de gerçek uyanışa çağırıyorum.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛