Bölüm 3: Bugüne Kadar…

Mira

 

Bir rüya görmüştüm. Saçmalıklarla dolu, yorumlamanın neredeyse imkânsız olduğu ve ne olup bittiğini doğru düzgün hatırlayamadığım tuhaf bir rüya: Yüzünü görmediğim ancak seslerini duyabildiğim iki adam, karanlık bir tünel, soğuk… çok soğuk geçen saniyeler ve ardından hissettiğim o ılık hava ile huzur dolu an. Beni mayıştıran ve neredeyse uykuya götürecek bir enerji… Bir de doğru hatırlıyorsam içlerinden biri adımı seslenmişti, değil mi? Beni tanıyormuş gibi her defasında samimi bir ses tonu kullanmıştı.

Peki ya adı neydi? I… I… Ira… Iraz? Ilgaz? Yok hayır. Bunların hiçbiri değildi. Bir diğeri de… Gökhan mıydı? Gökalp? Gökay? Hayır, bunlar da değildi. Kötü bir isim hafızasına sahip olmadığım halde hiçbirini hatırlayamıyordum.

Bir bulmacayı çözer gibi rüyamı çözümlemek istedim. Nedense buna ihtiyacım olduğunu hissettim. Yatağımdan çıkarak bugünün derslerine hazırlanmaya başladığımda, üzerimi giyindiğimde ve hatta kahvaltı ederken aynı şeyi düşünmeye devam ettim. Bu tuhaf rüyayı zihnimden atamıyordum.

Odağımı toparlayamadım. Gün içinde aldığım derslerin bir kısmını dinleyemedim ve bazı notları yakalayabilsem bile çoğuna anlam veremedim. Adapte olamadım. Kulağa tuhaf gelecek ama ruhumun bir kısmı rüyamın köşesine ilişmiş gibi… Gerçek hayata bir türlü dönemedim.

Ardından… Yalnızca rüyam değil, geçen akşamın da bazı noktaları şüpheli gözükmeye başladı. Zihnimde yorumlayamadığım bir boşluk vardı. Sıcak çikolatamı ne zaman bitirmiştim, bardağımı ne zaman yıkamıştım da tezgâhın üzerine kurumaya bırakmıştım; tam olarak hatırlayamıyordum. Yatağa ne zaman girmiştim? Üzerindeki gündelik kıyafetlerle bir türlü rahat edemeyen ve pijamalarını giymeden kolay kolay uykuya dalamayan ben, nasıl olmuştu da gri eşofmanım ve siyah kapüşonlumla uyuyakalmıştım?

Tuhaftı. Birçok şey tuhaftı.

Dün akşam yaşadıklarım ve saçmalık ötesi rüyam, ürpertici düzeyde rahatsız ediciydi.

Tamam, rüyalarına önem veren ve hatırladığı kadarıyla anlamlarını araştırıp yorumlamaya çalışan biri olduğumdan bu tip şeyleri abartmaya yatkın olabilirdim ancak ilgimi çeken esas şey bir rüya değildi artık. Koca bir akşamdan ve normalde yapmayacağım davranışları sergilemekten bahsediyordum.

Rüyamdaki o adamı her düşündüğümde ellerim karıncalanıyordu; gerçekten de örgülü saçlarına dokunmuş, parmaklarımı yüzünde gezdirmiş ve sıcaklığını hissetmiş gibi… Bir de evimizin salonunda yaşadığım şu aksiyon vardı! Yeşil bir varlık… sürüngenimsi bir varlık karşımda yer alıyor, bedeninden ayrılmış kellesi yerde yuvarlanırken her tarafa mavimsi sıvısını bulaştırıyordu. İğrençti. Mide bulandırıcıydı. Korkunçtu.

Kendimi tekrardan bayılacakmış gibi hissettiğimde oturduğum yerde derince soluklanmam gerekti.

Birçok şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Başka bir evrenle ya da boyutla muhatap olmuşum gibi gerçekti hem de. Özellikle bu tip mistik şeylerin ilgimi çekmesinden değil; bir şekilde gerçek hissettirmişti. O karanlık tünel de diyaloğa giren iki adam da, sonunu bilmediğim ve neler olduğunu anlamlandıramadığım birçok şey normalden daha gerçekçi gelmeye başlamıştı.

Duvardaki o antika parça… ikiz katana… Cesaret edebilir miydim bilmiyorum ancak eve gittiğimde küçük bir deneme yapsam fena olmayacaktı.

“Mira,” içerisinde olduğum derslikte, arada bir takıldığım Zehra seslendi. “Kızlarla kitap-kafeye gidip biraz ders çalışacak. Sonra da stres atmak için karaokeye gideceğiz. Sen de gelecek misin?”

Zehra’yla ya da arkadaşlarıyla bir sorunum yoktu. Geçmişime birçok derin yara bırakmış kişilerden farklı olarak aramızda belirli bir sınır vardı. Ders içeriklerini paylaşır, sınav haftası öncesinde az da olsa birbirimize destek olur ve daha çok akademik çerçevede zaman geçirirdik. Öncesinde birkaç kez dışarıya da çıkmıştık ama bir süre sonra buluşmalarımıza erkek arkadaşları da dahil olduğunda, ortamdan uzaklaşmak daha doğru hissettirmişti.

“Teşekkür ederim ama eve geçmem gerekiyor.” Gerçekten de eve dönmek ve rüyam hakkında biraz daha düşünmek istiyordum. “Size iyi eğlenceler.”

Dersin bitmesiyle toparlanmaya başladığımda ısrarlarını duyabiliyordum; fakat yüzüme yerleştirdiğim hafif yapay bir gülümsemeyle ortamdan kaçmak dışında bir şey yapmadım. Hızlıca derslikten çıktım, Taksim İstasyonu’na yürümeye başladım.

“Yaptıkları için ona teşekkür etmelisin.”

Yürümeye devam ederken kulağıma ilişen bir ses sol tarafıma dönmeme neden oldu. İki genç birbirleriyle atışarak benimle aynı güzergâhta yürüyordu. Yüzlerini görebilmek için eğildiğimdeyse hızla önüme geçtiler.

Görece biraz daha kısa olan, resmen güneş ışığında parlayan kahverengi düz saçlara sahipti. Kulağının biraz altında bitecek kadar uzun, ilgi çekici bir görüntüsü vardı. Fakat yanındaki arkadaşı kahkaha attığında dikkatim istemsizce ona yöneldi. Tepeden topladığı sarı saçları, beni olduğum yere kilitledi. Dalgalı saçları örgüyle elde edilmiş gibiydi.

“Ayıp ediyorsun Göksel, elbette edeceğim.”

Bu… oldukça tuhaf hissettirdi. Tam da o an ne oldu, bana bu kadar rahatsız hissettiren neydi bilmiyorum ama bir şeyler beni huzursuz etti.

Sebebini bulmak istedim.

Yaptığım şey yanlış da olsa, ileride kendime kızacak da olsam onları takibe aldım. Kendime engel olamadım. Cevabını bulmam gereken büyük bir soru işaretiyle karşı karşıya kalmıştım.

Turnikelerden peş peşe geçtik ve ilerlemeye devam ettik. Aynı hatta yöneldiğimizde ise bunu biraz şaşırtıcı buldum. Birlikte gelecek olan metroyu beklerken diğer kapı çizgisine yanaşmış, kaç dakika kaldığını anlamak için kısa bir süreliğine ekrana göz atmıştım.

Geri döndüğümdeyse… onları bulamadım.

Onları gerçekten de bulamadım.

Gerçekten.

Sanki ortadan yok olmuş gibi…

Onları gözümün önünde kaybettiğimde çevremde dönerek etrafıma bakınmış, etrafı kolaçan ederek sarı saçların sahibini aramıştım; fakat bulamadım. Onları beklemekte olduğum hatta ve karşı tarafta bile göremedim.

Hiç var olmamış gibi- bana kafayı yedirmek istermiş gibi, hiçbir yerde yoklardı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Panik hâlindeydim.

Delirdiğimi düşünüyordum ve gerçekten panik halindeydim.

Kalbimin gürültüsünü dindiremiyor, dün akşam yaşadığım her şeyi tekrar ve tekrar bir film gibi zihnimin içinde oynatıyordum. Bulmaya çalıştığım cevaplar vardı. Doğaüstü bir durumla mı karşı karşıyaydım yoksa gerçekten de kafayı mı yiyordum, bilmem lazımdı.

Bir anda şizofreniye mi bağlamıştım? Halüsinasyon mu görüyordum? Yoksa hâlâ rüyada mıydım? Gerçekten uyumaya devam ediyor olabilir miydim?

Hızla kendimi çimdikledim.

“AH!”

Rüyada değildim. Rüyada falan değildim!

Tamam. Tamam sakin ol Mira. Bir şey yok kızım. Yanılmış olabilirsin. Yorgun olduğun için gerçekten yanılmış olabilirsin. Bir sorun yok. Evet, bir sorun yok.

‘Göksel’

Sorun yok. Sorun yok. Sorun yok.

‘Biraz sessiz ol Göksel.’

Sorun yok diyorum.

‘Acı çekmiyorum Göksel.’

Bu… Bu ismi rüyamda duymuştum. Gerçekten de rüyamda duymuştum.

Edindiğim farkındalık, henüz girdiğim sitede donmama neden olurken eve girip girmemek konusunda sancılanmaya başladım. İstemiyordum. Eğer ki anlamlandıramadığım bir olay daha yaşarsam nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyor, böyle bir şeyi kaldırıp kaldıramayacağıma dair kendime güvenemiyordum.

Derin bir nefes alıp verdim. Ardından bir daha. Bir daha, bir daha ve bir daha.

Sakinleşmeliydim.

Belki de sert bir çimdiğin dahi uyandıramayacağı kadar ağır uyuyordum. Evet, uyuyor olabilirdim. Uyumak zorundaydım.

Duygularımı kontrol altında tutmaya çalışarak bir derin nefesi daha ciğerlerime doldurduğumda titremeye başlamış bacaklarımla bir adım ileri attım. Nefesimi verirken yürümek için kendimi zorladım. Eğer eve çıkabilir ve içinde olduğum ânın bir rüya olduğunu kanıtlayabilirsem rahatlayacaktım. Kanıtlayamazsam…

Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

Derin soluklarla binaya girdikten sonra asansöre bindim. Yüzümü kapı tarafına dönerek anahtarlarımı bulmak için sırt çantamı karıştırmaya başladım. Asansör varması gereken kata vardığında ve kapılar açıldığında da ağır adımlarla evin kapısına yöneldim. Elimdeki anahtarı yuvaya yerleştirdim ve ürkek bir şekilde kapıyı açtım.

Sırt çantam kapının hemen yanında sağ kolumdan kayarak yere inmiş, ayakkabılarımı çıkarma düşüncesine bile girmeden salona ilerlemiştim. Doğrudan duvara yöneldim; o ikiz katanaya. Ardından sağdakini kavradım. Kınında yer alan desenlere fazla vakit ayırmadan kılıcı ortaya çıkardım ve kını yerine geri koyarak rüyamdaki gibi salonun boş alanına ilerledim.

Keskinliğine kısa bir göz atmak için dikkatlice kendime yaklaştırdığımdaysa kılıç hemen arkamı benim için yansıttı.

Aynı şey.

Tamamen refleksif bir şekilde kılıcımı arkama doğru salladığımda kalp atışlarım şiddetle hızlanmaya başladı. Bomboş salonda nefesim kesiliyor, tedirgin bir şekilde etrafımda dönerek bir şeyler olup olmadığını kontrol ediyordum.

Huzursuzdum.

Bu zamana kadar güvenli bir liman olarak gördüğüm evim beni fazlasıyla rahatsız ediyor, bir an önce buradan ayrılmak istiyordum. Bir an önce… bir an önce buradan ayrılmam gerekiyordu.

Kurtuluşu ararcasına, koşar adımlarla evin girişine yöneldiğimde yerdeki çantamı da alıp evi terk etmeye hazırdım. Fakat…

“Ssshhh…”

Bir sürünme sesi, tuhaf ve anlam veremediğim, başımı ağrıtmakta olan başka seslerle karıştı. Aynı zamanda çantamın sapını kavrayarak doğrulmaya çalıştım. Hiçbir şey duymamışım gibi davranırsam ne kadar inandırıcı olurdu? Sağ elimde sıkıca tutmaya devam ettiğim kılıcı görmezden gelebilirler miydi?

Rüyada olayım ya da olmayayım, dün akşam onlardan birini öldürmüştüm. İntikam almak isteyebilir ve pekâlâ da alabilirlerdi. Öncesinde gösterdiğim performansı bugün de gösterebileceğimi hiç sanmıyordum. O savaşçı enerjisine hiçbir zaman sahip olmamışım gibi koşarak buradan kaçmak istiyordum. (Ayrıca kendimi onlardan nasıl koruyacağımı da bilmiyordum. Savunmasızdım. Bu yüzden birkaç saniye daha tedirgince olduğum yerde saydım.)

Az da olsa cesaretimi toplayabildiğimde ve kapıya doğru büyük bir adım attığımda, hemen arkamdan bir tıkırtı sesi geldi. Üzerimde ciddi bir enerjisel baskı hissettim. Panikle, korkuyla ve ne yaptığımı bilemez hâlde kılıcımla aşağıdan bir hamle yapmak zorunda kaldım ve… bir şeyi kestim. Üzerimdeki enerjisel baskı fiziksel bir ağırlığa dönmeye başladı ve kılıcımın çevresi mavi bir sıvıyla kaplandı. Daha önceki gibi yeşilimsi bir varlığın belirmesini bekledim fakat ortaya herhangi bir şey çıkmadı.

Duvarlar üzerime çökmüş gibi ağırlaşmaya devam ediyordum. Üstelik baygınlığın getirdiği bir ağırlaşma, uyuşma değildi bu. Üzerimde bir şey vardı. Göremediğim bir beden veya başka bir şey… Gerçekte her ne olursa olsun, onu yaraladığım kesindi. Ancak kılıcımı geri çekmeye çalıştığımda veya daha derin bir kesik atmak istediğimde hareket edemedim.

Duyduğum kaygı katbekat atmaya devam etti.

Ne yapacağımı bilemez bir hâlde dışarıya seslenmek üzereyken dudaklarımın üzerine bir el kapandı. Kaçırılacağım kaygısı beni şiddetle sarstığında da ellerimi hızla ağzımı kapamakta olan elin üzerine çıkardım.

“Endişelenme Mira.” Duyduğum sıcak nefes ve rahatlatıcı ses kulağımın hemen arkasındaki yerini korurken diğer eli de gözlerimin üzerine yerleşti. “Korkma ve sakinleş. Yalnız değilsin.”

Dünyam başıma yıkılıyordu ve bu adam bana korkmamamı, endişelerimden arınmamı söylüyordu. Karşılık verebilmek için öfke içerisinde mırıldandığımda gözlerimi daha sıkı kapadı.

“Karşında gerçekleşen mücadeleyi görmemen senin için daha iyi olur.” diye bir de uyarıda bulundu. “Bunları seni düşündüğümüz için yapıyoruz tamam mı? Lütfen sakinleş. Senin duyduğun korku bu basit meselede boşuna zaman kaybetmemize neden oluyor.”

Kılıcımı bırakalı uzun bir süre olmuştu fakat yere düştüğünü duymamıştım. Kendimi arkamdaki bedenden kurtarmaya çalıştığımdaysa beni bırakmamak konusunda ne kadar inatçı olduğunu fark ettim. Üzerimdeki ağırlık kalksa bile etrafımda nelerin olup bittiğini göremiyor, anlayamıyordum. Bu nedenle olduğum yerden kurtulmak için ciddi bir mücadeleye girdim.

Sonunda ellerinden kurtulmayı başarabildiğimde etrafıma bakınmak için hazırdım. Yine de o buna izin vermemek için elinden geleni yapmaya devam etti. Bedenimi kendisine çevirdi ve görüş açımı kısıtlamak istercesine başımı omzuna yasladı. Kendisinden uzaklaşmamı engelliyor, etrafta olup biteni öğrenmeme izin vermiyordu. Zar zor ayaklarımın bastığı yeri görebildiğimde düşündüğümden çok daha ağır bir şekilde sarsıldım.

Duyduğum stresle midemi bulandıran ve içimde oluşan korkuyu daha da arttıran şey, gözlerime ilişen zeminin kilden oluşmasıydı. Biraz önce evimizin antresinde olduğuma emindim ancak şu anda… Tahminlerime göre çorak bir arazide, yapayalnızdık.

“Lütfen beni iyi dinle Mira.” Olduğum yerde sarsılmaya devam ederken bedenimi kolları arasına almış o adam, konuşmaya geri döndü. “Endişeni anlıyorum ancak şu anda güvendesin. Lütfen bunu aklında tut. Sakinleş ve Göksel için işleri kolaylaştır, olur mu? Aksi halde basit bir sürüngenle sürdürdüğü mücadelesi bu kadar vakit aldığı için benim tarafımdan iyi alay konusu olacak.”

Sürüngen, bir sürüngen demişti ve bir savaştan, mücadeleden de bahsetmişti. Yine. Salonumuzdaki o görüntü gözlerimin önüne geldi.

Bedenim şiddetle sarsıldı.

“Sakinleş,” kulaklarıma dolan ses biraz daha yumuşak bir hâl aldığında, dikkatimi düşüncelerimden çok duyduklarıma vermeye çalıştım. “Şu an evinde, yatak odanda, yorganının içindesin.” Beni yönlendirmeye başladı. “Dışarıda kar yağıyor ve melekler seni selamlıyor. Hava çok soğuk, içinde olduğun yatağın ise sıcacık. Her şey çok güzel.”

Beni esas gerçekliğe mi inandırıyordu yoksa tatlı sesiyle gözümü mü boyuyordu, bilmiyordum. Sadece… üşüdüğümü hissettim.

“Her şey çok güzel…” diye devam etti. “Gökyüzü, esmekte olan hava, karla kaplanan ağaçlar, ıslak toprak ve sıcacık sen. Her şey olabilecek en güzel şekilde seninle. Tüm iyilikler, güzellikler, huzurun ta kendisi seninle.”

Ellerim soğuktan donarken gerçekten de üzerimize kar yağdığını fark ettim. Omuzlarım yavaştan ıslanmaya başladı ve söylediklerinin aksine kendimi sıcacık hissetmesem bile var olan ferahlık kalbimi de dindirdi.

Derin bir nefes aldı, “Çok iyisin,” ve verdi.

Başımı bastırmaya devam eden eli ve omuzlarımı sarmalayan kolu gevşediğinde beklediğimin aksine ondan uzaklaşamadım. Bu sefer kendimde bunu yapacak gücü bulamadım. Ancak bize yanaştığını duyduğum bir başka adım sesleriyle bunu başarabilmiştim. Hafifçe geri çekildiğimde koyu kahverengi saçlara sahip ikinci beden görüş alanıma girmişti. Savaşırken kullandığı, kirlenmiş kılıcımı teslim almam için bana uzattı.

“Ben,” ne söylememi beklediklerini bilmiyordum ama söyleyeceğim tek bir şey vardı, “bayılacağım.”

“Hayır…” Bu zamana kadar ayakta durabilmek için kullandığım tüm enerji tükenmişti. “Hayır, hayır, hayır!”

Seslerin kısılmasıyla birlikte kulağıma dolan çınlama, yerini karanlığa bıraktı.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

“Sana hatırlayacağını söylemiştim Iray.” Oldukça boğuk gelen bir ses.

Ah…

“Elbet hatırlayacaktı. Suçluymuşum gibi bakma bana öyle,” ve karmaşık bir ses daha. “Ayrıca diğerlerinden önce vardığımız ve müdahale edebildiğimiz için minnettar olmalıyız. Bırak kaşlarını çatmayı.”

“Tüm bunların sorumlusu olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.”

“Değilim.”

“Dün akşam enerjini o kadar çok bulaştırdın ki-”

“Evine bırakmadan önce arındığından emindim. Ciddiyim.”

Belirsiz mırıltılar eşliğinde gözlerimi araladığımda kendimi bir yatakta buldum. Bembeyaz bir tavan ve duvarlar. Duvarların en üst kısmına yerleştirilmiş havalandırma menfezleri. Karşımda beyaz bir kapı ve kapının solunda ayaklı bir askılık ile iki kapılı beyaz bir dolap. Başka bir alana açılan sürgülü bir kapı daha ve bir beyaz masa. Penceresiz… Dümdüz duvarlar. Ah! Yatağın hemen yanında kanepe de varmış. Üzerinde ise iki kişi oturuyor. Gözleri üzerimde dikili ve ben-

“Nefes alamıyorum,” varlığını hissettiğim ağırlık üstüme örtülmüş birkaç kat yorgan olsa bile boğulacakmış gibi hissediyordum.

“Günaydın.” Sözlerimden tamamen bağımsız bir cevap veren sarışın genç, “İçinde olduğun ortam ve bedenin birbirine pek de uyumlu olmadığından, bir süreliğine böyle kalman daha iyi olur,” diye durumu açıkladı.

Yine de düşüncelerimi değiştirmeye yetmedi. Tatminsiz ifadem değişmedi ve hemen ardından kahverengi saçlı genç, oturduğu yerden kalkarak yatağa yanaştı. Onun kulaklarının altında biten saçları ve sarışının omuzlarının altına dokunan saçları, her ikisi de üç tane balıksırtı örgüsüne sahipti.

Üzerimdeki yorganlardan ikisi ayaklarıma doğru katlandığında hafiflediğimi hissettim. Ardından aynı genç, yatakta doğrulmaya çalıştığımı fark eder etmez arkamdaki yastığı düzelterek bir kere daha yardımcı oldu.

“Teşekkür ederim.”

Minnettarlığıma başını hafifçe eğerek karşılık verdi. Elini uzatarak kendini tanıttı. “Ben Göksel.”

Fark etmeden elini sıkmış ve çoktan kendimi tanıtmıştım. “Mira.”

O ise tanışma faslı biter bitmez tutmakta olduğu elimi üçüncü yorganın içerisine sokmuş, yerine geri dönmeden çenemin altına kadar örttüğünden emin olmuştu.

“Ben de tanıştığımıza memnun oldum Mira Hanım,” dedi sarışın. “Adım Iray. Sert bir şekilde, ‘ı’ ile.”

Iray… Anlıyorum.

“İstasyonda…” Bakışları pürdikkat üzerimdeydi. “İkinizi de istasyonda gördüm,” ve bir anda kafama dank etti. “Neredeyim ben?”

Sözlerimde ne vardı bilmiyorum ancak birbirine attıkları şüpheli bakışlar ortamı sessizliğe boğdu. Öyle ki bir cevap alabilmek için kendimi tekrar etmek zorunda kaldım. “Neredeyim ve sizler de kimsiniz?”

Öncesinde Iray, “İstasyondakiler biz değildik,” dedi.

Ardından da Göksel, “Yer altındasın ve sana eşlik etmek için burada bulunuyoruz,” şeklinde kısa bir açıklama yaptı. Hiçbir şey anlamadığım bir açıklama.

Gerilmekten kendimi alamadım.

“İstasyondakinin,” sakinleşmek için elimden geleni yapıyordum, “sizler olmadığını mı söylediniz?”

“Evet,” diyerek kendini tekrarladı Iray. “Bugün ikimiz de yer altından hiç ayrılmadık. Bu süreçte… bizi istasyonda gördüğünde ne hissettin? Korku ya da heyecan? Merak ya da endişe? Hangisi daha baskındı?”

“Heyecan ve merak.” Kelimeleri kontrolsüzce dudaklarımdan döküldü.

“İyi bir deneyim miydi, yoksa kötü mü?” Iray durumu daha iyi anlayabilmek için birkaç soru yönelttiğinde düşünmek için kendime zaman tanıdım.

Buna rağmen zihnimin içerisindeki sonuç aynıydı. “Bilmiyorum.”

“Bilirsin,” diyerek diretti. “Kalbin bilir. Biraz daha düşün.”

Bir yanıt bulmak için kendimi zorlarsam, çok da kötü olmadığını söyleyebilirdim. “Fena değildi.” Yine de temiz bir cevap veremedim.

“Belki de meleklerdi.” Göksel’in söylemi tüylerimi diken diken etti.

Melek demişti değil mi? Yanlış duymamıştım.

“Gerçek ne olursa olsun, senin için kötü bir deneyim olmamasına sevindim,” dedikten hemen sonra ayaklanarak yatağa yöneldi. Ayaklarımın olduğu tarafa oturarak benimle göz göze geldi. “Ve ana konumuza döndüğümüzde… Dün akşamın ne kadarını hatırladığını sorabilir miyim?”

Koyu bir dış çerçeveye sahip mavi gözleri ilginç bir şekilde sıcak hissettiriyordu. Sorduğu sorunun gerici tarafından bağımsız, ev gibi hissettiren enerjisi düşüncelerimi dindirmeme yardımcı oldu. Bir rüyada olmadığımı ve başıma gelen her şeyin gerçek olduğunu kabullenebildiğimden ya da kafayı yemekten son anda kurtulduğum için değil. Yalnızca… Aldığım her derin nefes uykumu getirmeye başlamıştı.

“Iray.” Göksel’in sert bir şekilde çıkan sesi dikkatimi dağıttığında gözlerim kanepede oturan bedenine kaydı. Kaşları hafifçe çatılmış, hoşnutsuz bir şekilde Iray’a bakıyordu. “Seni tekrar uyarmayacağım.”

Iray’a geri döndüğümde ise onun aksine oldukça rahat bir ifadeyle karşılaştım.

“Üzgünüm,” dedi. “Daha dikkatli olacağım.”

Bunu söyledikten sonra odağımı toparlamak daha kolay oldu.

“Burada… tam olarak neler oluyor?” Bana sorulan soruyu cevaplamak yerine başka bir soru sormayı tercih ettiğimde,

Iray’ın yüzüne yayılan gülüşü görebiliyordum. “Alabileceğin bilginin sınırı konusunda endişeliyim ancak elimden geldiğince seni aydınlatmaya çalışayım,” derin bir nefes alıp verdi. “Göksel’in de söylediği gibi yer altında bulunan güvenli bir sahanın içerisindesin. Endişen olmasın, İstanbul’un dışına çıkmadık ve istediğin zaman evine dönmekte özgürsün. Burada tutsak değilsin Mira.”

Başından beri kendimi bir an olsun tutsak hissetmemiştim.

“Ama ben biraz daha detay istiyorum dersen,” diye devam etti. “Pozitif varlıkların eğitildiği, birçok farklı saha içeren, ana odağında askeri eğitimin yattığı bir yer altı üssündesin.”

Bir yer altı üssü?

“Ve ben de karşında 89. Bölük’ün komutanı olarak yer alıyorum.”

Bir komutan?

“Hatırladıklarını paylaşmadan önce şunu da eklemek isterim ki senin burada bulunma nedenin… Pek de normal değil. İlginç bir vakasın. Uyanışa merakın olsa bile bu yönde ciddi bir adım atmamışsın. Yalnızca bir kazaya kurban gitmiş gibi… İçeriye girmek için sınırlarını epey zorladın. Tebrik ederim.”

Kimi tebrik ediyor? Beni mi?

İyi de burada olmak istediğimi kim söylemiş? Kesinlikle böyle bir yerde bulunmayı ben istemedim.

“Evet Mira. Bizzat sen istedin ve sen başardın.”

Bir dakika… Düşüncelerim mi okundu yoksa ben mi paranoyaya bağlıyorum?

“Düşüncelerini okumuyorum,” dediğinde kalbimin ne kadar hızlandığını tarif edemezdim. “Yalnızca iç sesini duyduğumdan, bir karşılık verme ihtiyacı hissediyorum. Endişelenme.”

Bana ‘endişelenme’ demesi beni daha da endişeye sürüklüyordu. Oturduğum yatağın içinde bacaklarımı kendime çektiğimde ana amacım tabii ki ondan uzaklaşmaktı. “Nesin sen?” Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.

“Bir insan.”

Gülmek istedim ama biraz önceki davranışından -düşüncelerimi okumasından- o kadar rahatsız oldum ki bunu yapamadım. “Bir insan?” Sesimde kontrol edemediğim bir alay vardı. “Bana hiç de bir insanmışsın gibi gelmedi ama.”

Benim aksime Iray’ın yüzündeki gülüş keyifle büyümeye devam etti.

Devamlı etrafa yaydığı tatlı bir enerjisi vardı ve biraz daha karşımda bu güzellikle -veya yakışıklılıkla- yer almaya devam ederse ondan nefret etmeye başlayacaktım. Uzun sarı saçlarıyla, göğü andıran mavi gözleriyle, tek bir sakal bile bulundurmayan pürüzsüz yüzüyle ve soluk teniyle ondan gerçekten de nefret edecektim.

Hızlı bir şekilde başımı koltuk tarafına çevirdim. Onun ışık saçan yüzünden kaçınmaya çalışıyordum ancak gerçekleştirdiğim bu eylem bu sefer de Göksel’le göz göze gelmeme neden oldu. Aynı temiz yüz, ela gözler ve sıcak bakışlar. İkisi de o kadar genç gözüküyordu ki yaşlarını tahmin edemedim.

“Elbette insanım Mira,” Iray bunu özellikle mi yapıyordu bilmiyorum ama adımı söylediği her seferde dudaklarından bal kadar yumuşak, tatlı bir ton yayılıyordu. “Sadece senden çok daha farkındalığa erişmiş, bilgi sahibi olmuş, görevlerini hatırlamış ve varlığının gücünü keşfetmiş bir insanım. Aramızda bir fark olduğundan değil. Yalnızca… uyanmışlardan biriyim.”

Uyanmış…

Uyanmış demek.

“Ruhsallık hakkında yayınlar yapan ve bilgiler paylaşan kişileri andırıyorsun.” Söylemim onu güldürmeye başladığında onu eğlendiren asıl şeyin ne olduğunu anlayamadım.

“Böyle bir düşüncenin aklında canlanmasına bakılırsa yeryüzündeki anlatıcılar görevlerini layığıyla yerine getiriyor olmalı.”

Dikkatimi çeken ancak anlamını çıkaramadığım daha kaç kelime kullanacaktı?

“Söylediklerimi yorumlamak ya da bir anlam çıkarmak zor mu geliyor?” diye bir kere daha içimden geçirdiklerime seslice karşılık verdiğinde yutkunmaktan kendimi alamadım.

Bana söylenenleri hızlıca gözden geçirmeye, paniğe kapılıp kapılmamam gerektiğine karar vermeye çalışıyordum. Göksel ise başından beri gerginliğimin farkındaymış gibi Iray’ı uyarmaya devam ediyordu. “Ona biraz alan tanı,” demişti.

Pozitifler, yer altı üssü, askeri eğitim…

İnsan… insan… insan…

Hiçbiri rüya değil. İçinde olduğum an gerçek ve yaşadığım hiçbir şey hayal ürünü değil.

“Neden,” sesim beklediğimden daha güçsüz çıktığında kendimi tekrar etmek zorunda kaldım. “Neden buradayım?” Başımı karşımdaki bedene çevirdim ve mavi gözlerine bakmaya çalışırken tedirginlikle sordum. “Evimde olanları bizzat deneyimlemeseydim bir kamera şakasının içinde olduğumu düşünürdüm. Bu yüzden lütfen söyle bana. Neler oluyor ve neden buradayım?”

“Bunu senden iyi kimse bilemez Mira.” Cevabından nefret ettim. “Esasında düşüncelerimiz de gayelerimiz de kişiseldir. Benim sana vereceğim cevap, aradığın cevap olmayabilir. Ayrıca tarafımdan yönlendirilmeni de istemem. Gerçekliğini kendin ayırt etmen en kıymetli olandır.”

Yumuşak ve alçak ses tonu onu anlamamı kolaylaştırsa da buraya gelme nedenimi bilmediğim sürece işler benim için hiç de yolunda gitmeyecekti.

“Öyleyse ne zaman eve dönebileceğim?” diye sorduğumda,

“İstediğin zaman,” dedi Göksel.

Ve Iray da ekledi. “Fakat yeterli enerjin varsa bölüktekilerle tanışmanı çok isterim. En azından birlikte bir akşam yemeği yemek… Hoş olurdu.”

Anlamlandıramıyordum. Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum.

“Sana biraz atıştırmalık getireyim.” Yatağımdan kalkan Iray odanın kapısına yöneldi. “Net bir karar vermeden önce duyman gereken birkaç önemli nokta var. En azından düşüncelerini toparlamana yardımcı olur.”

Bu yabancı ortamda ve -kendilerinin söylediği üzere- yabancı insanlarla bir şeyler atıştırmak sağlıklı bir karar mıydı, bilmiyorum ancak o anda kendimi tehlikede hissetmedim. Evimde yaşadığım iki kriz anı dışında, onlarla birlikte olmak beni gerçek anlamda korkutmadı. Endişelerimin ana nedeni bir bilinmeyenin içerisinde olmaktı ve bu insanlar bana yardımcı olacağını söylüyordu; olup biteni anlatacağını, en azından anlayabileceğim ölçüde anlatacağını.

Her şeye rağmen temkinli olmak istedim. “Teşekkür ederim ama bir şey yemek istemiyorum.”

“Anlıyorum,” demesine rağmen kapının kolunu indirdi ve odadan ayrılırken Göksel’le kısa bir an göz göze geldi, “birazdan gelirim.”

Iray’ın aramızdan ayrılmasıyla Göksel’in ela gözleri sormak istediği bir soruyla birlikte bana yöneldi. “Ruhsal tarafını beslemek için daha öncesinde bir şey yaptın mı?”

“Hayır,” derken onun bahsettiği ruhsallıkla benim bildiğim ruhsallığın arasında fark olabileceği endişesine kapılmaktan kendimi alamadım. “Yalnızca psikolojik sağlığımı korumak için arada bir meditasyon yapıyordum. Bir de… stres atmak için kenjutsu öğreniyordum. Tabii bu ruhsal tarafımı besler mi bilmiyorum.”

“Anlıyorum.”

“Neden soruyorsun?”

“Uyanışa olan yakınlığını kavramaya çalışıyorum,” dedikten hemen sonra bir soru daha sordu. “Dünya görüşün peki? Ülkeler arasındaki gerçek çıkarları ya da kapitalist sistemin mide bulandırıcı alışkanlıkları dışında, genel bir farkındalığa sahip misin?”

“Kokuşmuş sistemden mi bahsediyorsun?” Fakat Göksel, benim aksime soruma bir karşılık vermemiş ve konuşmaya devam etmemi beklemişti. Ben de doğal bir şekilde isteğini yerine getirmiştim. “İnsanların tuhaf bir vaziyette olduğunu, birçok kişinin hayatımızı sürdürdüğümüz bu gezegene eziyet ettiğini ve insanlığın genel olarak özden uzak olduğunu düşünüyorum. Ruhsuz gibi, herhangi bir ülküye sahip değiller. Yalnızca nefes almaya, yemeye, içmeye, üremeye ve ölüp gitmeye gelmiş gibiler. Birçoğu neden var olduğunu bilmiyormuş; hatta insan dahi değilmiş gibi hissettiriyor.”

“Bu doğru bir yaklaşım,” dediğinde, sessizleşme sırası bendeydi. “En azından onların insan olmadığını söyleyebilirim.”

İşte bunu duymayı beklemiyordum.

“Gerçekten mi?”

“Burası… Dünya… Bizim asıl evimiz değil.

Umarım büyük bir günah sonucunda Cennet’ten düştüğümüzü söylemeyecekti.

“Hayır. Mesele Cennet’ten düşmemiz veya kovulmamız değil.” Demek o da Iray gibi düşüncelerimi okuyabiliyordu. “Demek istediğim,” dikkatimi toparlamamı sağladı, “burası sonradan dahil olduğumuz bir gezegen. Birer deneyim sahası. Çoğunluğun borçlarını ödediği, bir kısmının ise borcunu ödeyenlere yardım etmek için indiği, Tanrı’ya kendini kanıtladığı ve bağlılığını sunduğu özel bir yer.”

“Herkes için mi?” Belki de sormam saçmaydı ancak kendimi engelleyemedim.

“Her insan için.”

Düşüncelerimin karıştığını fark etse de biraz daha bilgiye maruz kalmamı istermiş gibi anlatmaya devam etti. “Negatif ve pozitif varlıklar bu dünya düzleminde büyük bir savaş veriyor. Farkında olanların bıçaklarını bilediği ve farkında olmayanların da kendileri için oluşturulan illüzyona hapsolduğu çetin bir savaş.”

Sormaktan kendimi alamadım. “Negatif ve pozitifin mücadelesi, ruhsal boyutta olan bir şey değil miydi?”

Bu kadar çok ruhsallığa değindikten sonra şimdi de fizik alemden mi bahsedecekti?

“Burayı yalnızca maddi bir düzlem olarak görmen üzücü Mira.” Sanırım ilk kez adımı söylemişti. “Burası maddi ve manevi düzlemin bir olduğu, düşüncelerinle ve kelimelerinle dahi gerçekliği bükebildiğin özel bir saha. Burada verilen savaşın… Gerçek hayatta verilen savaşın aslında ne kadar da somut olduğunu tahmin dahi edemezsin.”

“Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?” Tedirginlikle sorduğumda,

Yüzünde belirsiz bir gülümseme yakaladım. “Hayır. Sadece bilinçlendirmeye çalışıyorum.”

Konunun ağırlığından mı buna sebep bilmiyorum ancak gözlerimi üzerinden alarak bir süre sadece tavanı izlemem gerekti. Dahası buna ihtiyaç duydum. Mevcut konudan uzaklaşmaya, belki de sindirmeye ihtiyacım vardı.

Kendimi yeteri kadar toparladığımdaysa bizzat ben devam etmesini istedim. “Bana biraz buradan bahseder misin?”

“Yer altından mı?”

“Evet, anlayabileceğim şekilde lütfen.”

“Öncelikle senden ne kadarını hatırladığını öğrenebilir miyim?” Iray’ın sorduğu soruyu bir de Göksel sormuş oldu. “Ne de olsa dün akşam burada, bu koridorlardaydın.”

Dürüstçe bir yanıt verdim. “Hiçbir şey hatırlamıyorum.” O karanlık tünel ve karmaşık sesler dışında, aklımda hiçbir şey yoktu.

“Hmm…” Oturduğu koltukta arkasına yaslandı ve ela gözlerini üzerimden çekip odanın kapısını izlemeye başladı. “Iray’ın yer altı üssü olarak tanıttığı bu yerin esasında bir okul olduğunu söylemek isterim. Sırlar Okulu olarak da aklında tutabilirsin. Bu yapıya girmeden önce gezindiğimiz -karanlık- tüneller duygular konusunda daha geçirgen ve dürüsttür. İmgelemeye müsaittir ve toprak, ziyaretçisine göre şekil alır. Yeryüzündeki herhangi bir insan o tünele girse ve burayı bulmak istese bile bulamayacaktır.”

“Evime nasıl geri döneceğim o zaman?”

“İçimizden biri sana eşlik edecek. Burayı gerçek anlamda tanıyana ve kabullenene kadar, yer altı tünellerinde tek başına dolaşmasan iyi edersin. Aksi halde kaybolabilirsin.”

İçimden burasının büyülü olup olmadığını geçirmek üzereydim ki Göksel’in konuşması dikkatimi tekrardan üzerine topladı. “Sırlar Okulunun koridorları da tüneller gibi duyguları yansıtır ancak fiziksel bir gerçekliğe dönüştürmez. Sevgiyi, şükranlığı, birlik beraberliği en iyi odandan çıktığında hissedersin. Şu anda içinde bulunduğun kişisel odalar ise öğrencilerin kendisini ifade edebileceği, tanıyabileceği özerk alanlar olduğundan mevcut enerjiyi içeride tutar ve dışarıdan gelenlere pek izin vermez.”

“Yani Sırlar Okulu yatılı bir okuldan farksız.”

“Öyle de denebilir.” Ardından işaret parmağıyla kapının sağında kalan boş bölmeyi gösterdi. “Fakat burası sahip olduğun silahlar ile dolmaya başladığında, yatılı bir okuldan ne kadar farklı olduğunu anlayacaksın.”

Silahlar… Doğru. Iray burayı askeri bir eğitim alanı olarak tanımlamıştı.

“Kenjutsu öğrenmeye çalıştığım için mi buraya getirildim acaba?” Gözlerimi kucağıma çevirip de mırıldanırken bir anda yan taraftan birkaç kıkırtı işitmiştim. Yüzümü şaşkınlıkla Göksel’e çevirdiğimdeyse tekrardan asılan suratı ve dudaklarına bastırdığı yumruğuyla karşılaştım.

“Özür dilerim,” demişti. “Düşüncen kulağa oldukça saf geldi.”

“Neden?”

“Sırf kenjutsu öğrenmeye çalışıyorsun diye kimse seni yüksek vazifelilerin yer aldığı bir yer altı üssüne almaz Mira.”

Yüksek vazifeliler mi? Herhangi bir vazifelinin dahi yanından geçemediğime emindim ama yüksek vazifeliler mi?

Burası düşündüğüm gibi bir yer değildi. Daha doğrusu aklımın erdiği herhangi bir yere benzememeliydi. Kendime nasıl bir canlandırma yaparsam yapayım doğru olamazdı. Eminim gerçeklerin yakınından bile geçemezdim.

Ben yalnızca İstanbul Teknik Üniversitesinin Mimarlık Bölümünden mezun olmaya çalışan, yıllar sonra kurtulduğum saplantılı adamın tekini unutmayı uman ve katana kullanmayı öğrenip biraz da meditasyonla ruhumu rahatlatmayı deneyen 22 yaşındaki genç bir kızdan fazlası değildim.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

0 0 Oylar
Bu içeriğe puan verin
Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments