Mira
Bu dünyaya neden geldik, neden yaşıyoruz, neden varız ve benzeri soruları kendisine yüzlerce kez sormuş milyonlarca insan var. Bu oldukça klasik. Varoluşsal sancılar çeken bunca kişinin inandığı bir dine yönelmesi, Tanrı’sına yalvarıp geçmişte yaptığı binbir iğrenç şey için af dilemesi ve daha iyi bir insan olacağına dair sözler verip hayatını değiştirmeye çalışması ya da hayatının mottosunu bulup kendince bir serüvene atılması… Hayatını yaşamayı, geceyi yaşamayı, dünyayı yaşamayı, gezegenimizdeki her bir kara parçasında ya da engin sularda var olmayı kendisine gaye edinebilir.
Ah… Tabii düşünmekten çatlayan başının ağrısını dindirmek için dudaklarındaki ottan bir nefes daha çekebilir veya parmaklarının sıkıca kavradığı içki şişesiyle dudaklarını tekrardan ıslatabilir.
Bunların her biri bir seçenek.
Koca bir bilinmez olan gezegenimizin üzerinde varlığımızı düşünmekten uzak; yiyerek, içerek, sıçarak, belki severek ve belki de nefret ederek ömrümüzü tüketebiliriz. Hayatımızı nasıl yaşayacağımız nasılsa bize kalmış. Evet… Bize kalmış, değil mi?
Ne kadar da büyük bir yalan.
Hayatımızın bize kaldığı, koskoca bir yalan.
Dünyanın yönetimini elinde tutan küstah varlıkların yalnızca bize izin verdiği kadarını yapabilirken kendimizi özgür sanmamız ne kadar da komik.
Bize başarının temellerini gösteriyorlar: Hayatımızda nasıl tanınmış biri olabileceğimizi, nasıl birer mühendis, kimyager, alanında ün salmış bir doktor, iş insanı, başarılı bir öğrenci, yönetmen, şarkıcı, yazar…
Hayır.
Onların kuklasından başka bir şey değiliz. Bizi parmaklarında çeviriyorlar ve biz de içine kapıldığımız girdapta şuurumuzu yitiriyoruz. Kendimize geldiğimizde de bedenimizi buruşmuş bir halde buluyoruz. Kızgın ruhumuz birçok hastalık taşıyan bedenine bakıp tüm o hayal kırıklıklarını tekrar ve tekrar yaşıyor. Öfkeleniyor; topluma, baştakilere, yapamadıklarına ve en çok da geç gelen fark edilmişliklerine.
Dünya isimli gezegenimizin üzerinde yaşadığımız müddetçe aldığımız kararları biz vermiyoruz. Kendi mutluluğumuzu bulmak için çırpındığımız her saniye gözümüze inatla sokulan o “en iyi tatil”, “en iyi ev”, “en iyi iş” ve benzeri kataloglar üzerinden bir şeyleri seçmeye zorlanıyoruz. Hatta yüzsüzlüklerine yüzsüzlük katıp bizim için “en iyi burun”u, “en iyi dudak”ı, “en iyi göz”ü de seçiyorlar. Sanki birkaç on yıl önce “en iyi beden”i hayatımıza sokup da bizi mahvetmemişler gibi.
Sağlıklı bedeni, sağlıklı hayatı, sağlıklı geleceği istemiyorlar.
Bilim konusuysa ciddi tartışmalara konu olması gerekirken yeryüzünde derin bir sessizlikle karşılanıyor. Yeryüzünün kullandığı bilim, “toplumun iyiliği’ ifadesiyle ilaç adında piyasaya sürdükleri kimyasal depolarını her birimize yutturmaya çalışıyor. Oysa zehirler de panzehirler de onlardan çıkma. Sularımıza ve ondan beslenen toprağımıza, okyanuslarda yaşayan canlılarımıza, soluduğumuz havaya çoktandır zehirlerini bulaştırıyorlar. Bizi öldürmek için değil ancak bizden sonuna kadar yararlanmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunun için her şeyi deniyorlar.
İnsanlara, insanoğluna saf bir nefret duyuyorlar.
Çok ama çok yüzsüz; çok ama çok iğrençler.
Geçmişte bizim olan kadim bilgileri çalmak için ne kadar da uğraştıklarına, kanlarımızın ne kadar çok döküldüğüne bir bakınca aramızda geçen savaşın bu kadar öfke ve yüksek enerji içermesi şaşırtmıyor.
Bizden çalınmış bilgilerle bizleri yönetiyor- uyutuyorlar. Üstelik bunu yapabilmek için toprağı, havayı ve suyu çoktandır tekellerine almış durumdalar. Bu baş elementlere sahiplik yaparak yüzyıllardır başarılarına başarı katıyorlar. Farkında olmadıkları şey ise en başından beri kendilerine ait olduklarını düşündükleri ateşin bizi nasıl da pişirdiği.
Enerji merkezimizin elementi olan ateş, sıcaklığıyla özümüzü bize en güzel şekilde hatırlatıyor. Sabah güneşi üzerimize doğuyor. Tenimizi ve saçlarımızı okşuyor. Hava ne kadar kirli olursa olsun, tükettiklerimiz ne kadar zehir içerirse içersin önemli değil. Güneş… o sıcaklık… ateş, bizimle.
İçimizde asla dinmeyen, her şeye karşı koyan bir kıvılcım var. Devamlı kendi küllerinden doğan bir kıvılcım. Engelleyemedikleri, bastıramadıkları, yalnız başımıza kaldığımızda varlığını hissettirmekten kendini alamayan bir enerjiyle çevrelenmiş haldeyiz. Ruhumuzun bütünü bu enerjiyle sarsılıyor, zevk alıyor ve yeniden doğuyor. Yaratıcının bizim tarafımızda olduğunu, kendimize gelmemiz için ateşimizi nasıl da alevli bir şekilde yaktığını, bedenimizin ve hayatımızın devamlı büyük bir kor içerisinde tutuştuğunu… Başımıza gelen her can yakıcı olay karşısında mevcut sistemdeki pislikleri anbean nasıl da fark ettiğimizi, kitleler halinde gözlerimizi açıp da içsel bir şekilde protesto ettiğimizi ve bunu asıl sonuca ulaştıracak o güne kavuşabilmek için ne kadar da büyük bir arayışta olduğumuzu bilmiyorlar.
Eğer ki onların çığlık dolu ninnilerini dinlemeyi bırakır ve uyanırsak başlarına neler geleceği hakkında çok şey biliyorlar; fakat uyananları, uyanmak için çabalayanları, uyanışını tamamlamak için gelişenleri ve hiç beklemedikleri bir anda onlara nasıl da hadlerini bildireceğimizi hiç mi hiç bilmiyorlar.
Tüm bunları ruhunun en derinlerinde yaşayan biri olarak söylüyorum.
Ve sizleri de gerçek uyanışa çağırıyorum.
**
Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛
“yiyerek, içerek, sıçarak, belki severek ve belki de nefret ederek ömrümüzü tüketebiliriz.“ burada bittim zaten …
Her zamanki gibi senin detaycılık… 🫶🏻
Piyasaya çok özgün ve insana kendini sorgulatan bir kurgu geliyor belli ki. Henüz giriş bölümünden bile tüyleri diken diken etmeyi başardı. Mira’nın uyanışına eşlik etmek için çok heyecanlıyım ✨🩷
Mira’nın uyanışına eşlik mi edeceksin, küfür mü edeceksin bilmiyorum ama bakalımmm ;))