
Mira
Kurtulmuştum.
Şerefsizin teki tarafından maruz kaldığım sistematik tacizlerden, birbirinin kopyası arkadaş görünümlü hadsizlerden ve midemi bulandıran her bir detaydan kurtulmuştum.
Farksız günler, ızdırap dolu dakikalar ve kendimi şuradan aşağıya atsam da her şeyden kurtulsam düşüncelerine sonunda bir son verebilmiştim. Kolay olmamıştı. Biraz olsun kolay olmamıştı. Yıllarca çektiğim bu acıyı dindirebilmek, kontrol altına alabilmek, belki de hayatım boyunca yaptığım en zor şeydi.
Direnç kazanmak…
Tekdüzeliğe özenen hayat; uyanarak, akademik uğraşılar ile oyalanarak, sanki keyif alıyormuşum gibi bir şeyler izleyerek veya okuyarak, uyuyarak ve tekrar tekrar aynı senaryoyu yaşayarak sonsuz bir paradoksa dönüşmüştü. Ben de tüm bu kokuşmuş düzene baş kaldırıp silkelenmeye çalışmıştım. Şiddetli bir silkelenme. Başarılı bir silkelenme.
İşin en sinir bozucu tarafıysa tüm bu süreçte yapayalnızdım. Ebeveynlerim kısmen yanımdaydı -ve onlara göre bana yardımcı olmaya çalıştıkları bir dönem vardı- ancak gerçek anlamda tek bir tanrının kulu yanımda olmamıştı. Akranlarım hayatı benim için cehenneme çevirmişti ve ben de onlardan kurtulmaya çalıştığım koca beş altı yılda oldukça yıpranmıştım. Ciddi anlamda yıpranmıştım ancak tüm bunlar, ardından güçlü bir mantaliteyi bana kazandırmıştı.
Sahip olmaya çalıştığım o iradeye kavuşmuştum ve attığım adımların her birini bilinçli bir şekilde atmaya başlamıştım. Son bir buçuk yılımda ciddi bir arınma sürecine girmiştim. Hiçbir yere ve hiç kimseye ait hissedemezken zihnim öfkeden delirmek üzereydi. Hâliyle ilk onu dindirmem gerekti. Dikkat dağıtıcı bir uğraş aramaya başladım.
Dürüst olmam gerekirse o zamanlar gerçek bir arayıştaydım. (Yalnızca öfkemi dindirmeyi değil, karmaşık düşüncelerimi ve ortadan kaybolduğunu sandığım duygularımı da çözmeye çalışıyordum.)
Sonra… Babamın yıllar öncesinde Japonya’dan getirdiği, evimizin duvarında birer antika olarak yer alan ikiz katanayla göz göze geldim. Çekici oymalarla dolu kınları, elime almamı söylercesine avuçlarımı kaşındıran kabzaları ile cezbedilmiştim.
Onu dinledim.
Kurtuluşu aradığım o kritik zamanda, günün birinde onlardan birini elime alabilme umuduyla, internetten ikinci el bir tahta katana sipariş ettim ve izlemeye başladım. Evet, gerçekten de izlemeye başladım. İnternette bulduğum kenjutsu videoları ile kendimi eğitmeye çalışmak ne kadar zor olursa olsun, bunu başarabilmek için ciddi çaba sarf ettim.
Kabul ediyorum ki başlangıçta her şey saçmaydı. Denediğim her şey görsel olarak korkunç ve biraz da komikti. Beceriksiz hareketlerim iki ay boyunca devam etti. Yine de pes etmedim. Öfkemi dindirebilecek yegâne şey buymuş gibi o tahtaya sarıldım. Zamanla hareketlerim oturdu ve zihnimle birlikte hamlelerim de pürüzlerinden arındı. Kenjutsu… benim meditasyonumdu. Yılların birikmişlerini üzerimden atmaya çalışırken odam dar gelmeye başladı ve yaşadığımız sitenin bahçesinde bir köşeyi kimseye sormadan kiralamış oldum. Hemen her akşam pratik yapabilmek adına bahçede zaman geçirir, bedenime birikmiş zehirden kurtulmaya çalışırdım.
İçimdeki ateş bir yıl içerisinde dinmeye başladığında özüme daha da yanaştım. Kendimle baş başa kalarak varlığımı anlamlandırmaya çalıştım ve tüm bunlar da beni gerçek bir öz sevgi sürecine sürükledi. Bu öz sevgiye varmadan önce psikolojik destek aldığım, kişisel gelişim kitaplarını kurcaladığım zamanlar da olmuştu ama kenjutsunun bana öğrettikleri bambaşkaydı. Sonrasında gerçekten meditasyon yapmayı denedim. Tahta katanamı sallamadan da sakinleşebilmeyi, zihnimi boşaltabilmeyi ve mantıklı düşünebilecek güce erişebilmeyi arzuluyordum.
Kolay olmadı. Zihnimi olduğum yerde boşaltmak, pek de inanmadığım olumlamaları yapmak ve güne güzel telkinlerle başlamak… Başlangıçta ne kadar sıkıcı olursa olsun, bir şekilde kendi kendisini devam ettirmeyi başarmıştı. Böylece kenjutsu eğitimim yanında meditasyon da yapmaya, dünyanın güçlüklerine farklı bir bakış açısı getirerek hayatımı güzelleştirmeye devam ettim.
Dürüst olacağım, çabalarımın meyvesini zaman da alsa yiyebilmiştim. Geldiğim nokta, edindiğim öğretiler ve hayatımdaki gidişat; her şey harikaydı.
Bir ısınıp bir soğuyan dengesiz havalarda, İstanbul’un yağmura gömüldüğü bir günde sahip olduğum bu yeni düzeni devam ettirmeye çalışıyordum. Havanın kararması ve yerlerin ıslaklığı ise kenjutsu pratiğim için dışarıya çıkamayacağımı dile getiriyordu.
Tabii bir de…
“Mira!”
Evin antresinden seslenen annemi mutfaktan karşıladım. “Efendim?”
“Biz çıkıyoruz.”
Son seslenişi üzerine tezgâhta yaptığım işe son vererek koridora yönelmiştim. Annem elindeki keratayla ayakkabısını giyerken babam yerdeki orta boy bavulu kavramış, asansörün yakınına taşıyordu.
“Gerçekten iyi olacak mısın?” Annemin evde ilk defa yalnız kalıyormuşum gibi davranmasını görmezden gelebilirsem çıkmakta oldukları mini tatillerine birer öpücükle uğurlayabilirdim.
“Elbette.”
“Tamam. Yine de canın sıkılırsa ablanın teklifini değerlendirmekten çekinme.” Keratayı kapının hemen yanında yer alan askısına astı ve doğrularak ela gözlerini benim kahverengi gözlerime çıkardı.
“Böyle bir şeye gerek olmayacak,” diyerek kendimi tekrarladım. “Endişelenmenize gerek yok.”
Babam kapıdan uzanıp da alnımı öptüğünde annem endişeyle beni izlemeye devam ediyordu. Kocası geri çekilerek ona yer açtığındaysa bir öpücük de o bırakmıştı. Ardından birlikte asansöre bindiler.
Kendileri için ayarladıkları bu tatili, evden çıkmadan birkaç saat önce öğrenmiştim. Annemin savunduğunun aksine, planlarından haberdar değildim. Fakat o bu gerçeği kabullenmemişti. Her şeyi bildiğimi ancak görmezden geldiğimi savunmuştu ki aslında onun da niyeti başkaydı. Evde yalnız kalmak yerine, evliliğinin bir yılını yeni doldurmuş ablama geçmem için beni ikna etmeye çalışmıştı.
Saçmalıktı.
Aramızdaki beş yaş farkının getirdiği güzellikler olsa da mükemmel bir ilişkimiz olduğunu söyleyemezdim. Muhtemelen her abla-kardeş ilişkisinde olduğu gibi zaman zaman birbirimizi seviyor ve zaman zaman da nefret ediyorduk. Aşktan sarhoş olmuş ablama pek de katlanamıyordum ve onda kaldığım zaman fakülteme ulaşmak için ekstra aktarma yapmam gerekiyordu. Ama en önemlisi, rahatlama seanslarımı onun yanında gerçekleştiremeyecek olmamdı: Sıcak çikolatamı içerek pencere altındaki bej rengi minderime oturduğum, sükunetle soluklandığım ve kulaklarıma dolan yapay doğa sesleri ile huzuru andığım o değerli an…
“Sonunda…”
Derince soluklandıktan sonra kapıyı bir kez üstten kilitlemiş, mutfaktaki işime dönmek üzere içeriye yönelmiştim. Kış aylarında bağımlısı olduğumu kabul ettiğim şeyi yapmakla meşguldüm: Sıcak çikolata hazırlıyordum.
Tezgâhta yer alan sütü, beni bekleyen cezveye ekledim ve ocağın altını yaktım. Gerekli malzemeleri ocağın yanına özenle dizdiğim ve gereksizleri ortadan kaldırdığım sıradaysa evin sessizliği rahatsız edici bir raddeye ulaştı. Bu durumu ortadan kaldırmaksa oldukça basitti; tek bir ritim yeterdi.
Sütüm ısınmaya devam ederken hızlı bir şekilde odama yöneldim. Şarjda olan telefonumun bağlantı kablosunu çıkardım ve mutfağa geri döndüğüm sırada dilime dolanmış o şarkıyı açtım.
Artık Undream’in Nightmare isimli şarkısı salonda, tüm evde yankılanıyordu.
Çikolatamı hazırlarken şarkının ritmi gittikçe yükseliyor, heyecanım da onunla artıyordu. Bedenimin şarkıya uyarak sallanmasına izin verdim. Tembel bir şekilde dans ederek solumdaki dolaba uzandım ve morun oldukça yumuşak bir tonuna sahip kupamı tezgâha bıraktım. Şarkının bitimine kadar sıcak çikolatamı karıştırmaya devam etmiş, bardağa boşalttığım sırada yukarıya çıkan tatlı buharında hapsolmuştum. İçimde sıcak çikolatam kadar tatlı bir şekilde dolaşan bu enerji, salon ve mutfağı birbirinden görece ayıran mutfak adasını geçtiğimde ve hemen soldaki duvara çapraz bir şekilde yerleştirilmiş ikiz katananın karşısına dikildiğimde dahi devam etti.
Ne kadar kenjutsu pratiği yaparsam yapayım, bir amatörden fazlası olmadığım gerçekti. Kollarımın güçsüzlüğü ve zaman zaman titreyen bacaklarım da buna kanıttı. Yine de çevrelendiğim bu tatlı ama heyecanlı enerji, zihnime doluşan bazı düşünceleri ve hatta bazı talepleri engelleyememişti. Savaşmak için, o ikiz katanayı eline almak için içimi gıdıklayan bir dürtüydü bu.
Sıcak çikolata ile katana ilişkisinin pek kolay kurulmadığının farkındaydım ancak benim ruhum bu bağlantıyı kuruyordu. Dudaklarımın arasından içeriye giren ve dilimin üzerinde kayan sıcak ve yoğun o kıvam, kılıcımın üzerinden akmakta olacak kan ile eşdeğer hissettiriyordu. Bu beni kana susamış biri mi yapardı, bilmiyorum. Karanlık dönemlerimde kendimi ya da bir başkasını öldürmeyi istediğim doğruydu, bunu gerçekten de arzulamıştım. Yine de eyleme geçmemiş olmak, direniş göstermek yaptığım asıl şeydi. Bu yüzden şu anki heyecanımı kötüye yormak istemedim.
Sadece bir heyecan diye düşündüm. Avuçlarımı kaşındıran bir heyecan.
Duvardaki kılıçlardan sağdakini alarak ağırlığını elimde tarttığımda, heyecanım dinmek yerine daha da arttı. Ben de elimdeki kupayı mutfak adasına bırakarak odadaki boşluğa yöneldim. Kılıcın kınında yer alan kaplan oymaları tarafından hipnoz edilmiştim.
Şarkı tüm ihtişamıyla yankılanmaya devam ediyor, üzerimde ilginç bir baskı oluşuyordu. Ruhum havada süzülüyormuş gibi, baskının ardından tuhaf bir hafiflik ve rahatlama hissi geldi. Bunu uzun zamandır arzuluyormuşçasına… kılıcı kınından çıkardım. Parlak ve pürüzsüz çelik nefesimi keserken ayaklarım şarkının ahengiyle harekete başladı.
Living in a nigthmare…
Ritim tekrar yükseldi. Hareketlerim hız kazandı ve gözlerim anın etkisiyle kapanırken git gide yalnızlaştığımı hissettim.
Şarkının sesi sanki daha da kısılıyor, sözler daha da silikleşiyordu.
Ağır hareketlerim hızlanmaya başlamışken içerisine biraz da keskinlik ekleniyordu. Aniden arkamı dönerek kılıcımı kuvvetle salladığımdaysa sert bir şeye çarpmıştı. Öyle ki yere düşen şey üzerime ve bacaklarıma sıçradı. Bardağımı parçaladığım düşüncesi beni endişeye boğdu. Fakat etrafı ne kadar batırdığım ve temizlemek için ne kadar vakit harcayacağım düşüncesiyle gözlerimi açtığımda… çok daha farklı bir gerçekle karşı karşıya kaldım.
Kılıcımın kestiği şey bardağım değildi.
Üzerime sıçrayan şey ise sıcak çikolata hiç değildi!
Kan.
Hayır.
Bir kafa.
Hayır.
Bir beden. Yeşilimsi bir beden.
Hayır.
Yeşilimsi bir beden, iğrenç bir kafa, etrafa saçılan mavi, ağır kokulu bir sıvı…
Olamaz. Olmamalı. Hayır… Böyle bir şey mümkün olmamalı.
Gözlerim kararıyor, bütün bedenim titriyor ve adımlarım kendi kendine gerilerken bedenimden tüm enerjim çekiliyor. Kendimi iyi hissetmiyorum. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Midemde bir baskı, her an kusacakmışım gibi çevrelendiğim hissin yanı sıra kulaklarımda artan çınlamalar…
Başım dönüyor.
Başım dönüyor…
✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧
Süzülüyorum.
“Biraz sessiz ol Göksel.”
“Söylediklerim bir gürültüden ibaret değil, seni korumaya çalışıyorum.”
Bekle, hayır. Süzülmüyorum.
“Bilmeni isterim ki şu anda beni korumanı gerektirecek bir şey yapmıyorum.”
“Ve ben de bilmeni isterim ki, verdiğin cevaplar her geçen saniye etik değerlerini daha fazla sorgulamama neden oluyor Iray.” Zar zor ayırt edebildiğim kelimeler arasında birinin kısık sesli kıkırtılarını işitiyorum. “Uyanışını henüz gerçekleştirmemiş birini bu şekilde taşıman… bir prenses gibi… Nereden bakarsan bak doğru değil. Bedenine rızası olmadan dokunuyorsun.”
Söylendiği gibi birisi tarafından taşınıyorum.
“Viera onu da yanımızda getirmemizi isterken ne yapmamı bekliyordun?” Seslerin görece netleşmesi, konuşan ve beni taşıyan kişinin aynı kişi olduğunu ayırt etmemi sağlıyor. “Taşımayıp ne yapsaydım? Birkaç büyücüyü yanımızda getirip onlardan kızı havada süzdürmelerini mi isteseydim?”
Ne duyarsam duyayım, kendimi kapkaranlık bir rüyanın içindeymiş gibi hissetmekten alamıyorum.
“Telekinezi sahipleri hakkında böyle bir ithamda bulunman, bilmeni isterim ki fazlasıyla kırıcıydı Iray.”
Bedenim, bedenimi doğru düzgün hareket ettiremiyorum. “Mmm…”
Bu sızlanma bana mı ait?
“Seni son kez uyarıyorum.” Biraz önceki sesin sahibi tekrardan söyleniyor. “Uyanmadan önce Hanımefendi’yi bıraksan iyi edersin. Aksi halde yeryüzündeki hayatına geri döndüğünde ve yüzünü hatırladığında yapacağı ilk iş emniyete gidip seni ihbar etmek olacak.”
“Son zamanlarda kadın hakları hakkında fazla mı tetiklendin Göksel?”
“Hayır.” Kısa süren bir sessizlik ve yalnızca adım sesleri. “Belki de evet, bilmiyorum. Bunun her zaman gösterdiğim hassasiyet olduğunu düşünüyorum. Şimdi bırak onu.”
Duyduğum seslerin yanı sıra kendimi duyuramamaktan rahatsız olmaya, içimdeki kuşku ve huzursuzluk yüzünden kıpırdanmaya başlamıştım ki beni taşıyan beden yanındakine bir soru yöneltti.
“Benim yerime taşımak ister misin?”
“Tabii ki hayır.”
“O halde izin ver de hızlıca Viera’nın odasına gidebilelim. Buradaki işlerimiz bittikten sonra eğer ki yeryüzünde şikâyet edilirsem beni kurtarmak için avukatım rolünü üstlenirsin.”
“Ah!” Sol kolumda hissettiğim kramp nedeniyle gözlerim hızla açıldığında ve bedenim tepkisel bir şekilde büzüştüğünde beni taşıyan kişi de hareketlendi.
Beni rahat bırakması için açıkça olduğum yerde debelendim.
Sonunda kollarından kurtulduğumda ve ayaklarım yerle buluştuğunda dizlerimin üzerine çökmüş, kolumu sıkıyordum. Çıplak ayaklarım ve sert bir kayalığa değen dizlerim, içine düştüğüm soğukta buz kesiyordu. Dişlerimin dahi birbirine çarpmasını engelleyemezken başımdan aşağıya bir örtü örtüldü. Ardından içlerinden biri aynı örtüyle bedenimi sıkıca sardı ve birer adım geri çekildikten sonra her ikisi de sessiz bir şekilde başımda dikilmeye başladı. Yaptıkları tek şey… beni izlemekti. Bunu hissedebiliyordum. Evet, hissedebildiğimi söylüyorum çünkü içinde olduğum zifiri karanlık yüzünden hiçbir şeyi göremiyordum.
Soğuk, karanlık, derin, bilinmeyen bir yerdeydim fakat kendimi tuhaf bir şekilde tehlikedeymiş gibi hissetmedim. Hatta zaman içerisinde, sahip olduğum huzursuzluk da dinmeye başladı.
Bilincimi kazandığım andan itibaren sesini en çok duyduğum kişiden (sanırım Göksel’den) şu sözler çıktı. “Evden çıkmadan önce Hanımefendi’ye bir kat fazla giydirmeliydik.”
Ve diğeri de onu kısık bir sesle onayladı. “Öyle yapmalıydık.”
Devamında ortama çöken sessizlik, benimle bölündü. “Şe-şey…” Sonunda ağzımdan bir kelime çıkabilmişti. Tabii buna bir kelime denirse. “Acaba…” Nefes almak ve konuşmaya devam etmek için kendimi zorladım. “Kimsiniz?”
Arkamda yer alan bedenlerden biri hareketlendi. Adım sesleri önüme geçtiğinin habercisiydi ki kısa bir süre sonra da hemen karşımda çömeldiğini duyar oldum.
“Mira,” adımı söyledi. “Sana şimdilik bu bilgiyi veremem. Lütfen bunun için bana kızma.”
“Siz,” konuşurken kuruyan dudaklarım birbirine batıyordu. “İnsan isimleri kullanıyorsunuz. İnsan mısınız?”
Aklımda hâlâ evimizin salonunda gerçekleşen o garip sahne oynuyordu. Eğer ki bu bir rüya değilse başımdan geçenler zerre normal değildi. Ancak rüyaysa… rüyaysa da bu kadar canlı hissettirmemeliydi!
Sıkıca sarıldığım örtünün içerisine bir şey uzandığında ve sağ bileğim kavrandığında bunun bir el olduğunu ancak anlayabildim. Sıcak bir el. Yine de bu benim gerilmemi engelleyemedi.
Karşımdaki kişi -veya şey- elimi kendisine yaklaştırdığında bir yüzle temas ettim. Bileğimi bırakmadı ve dokunmaya devam etmem için beni teşvik etti: Sıcak yanaklarında, hafif kemerli burnunda ve göz çukurlarında gezinmeme izin verdi. Uzun kirpiklerini, kalın ama şekilli kaşlarını, temiz cildini hissettim. Ardından geniş sayılabilecek alnını geçtim ve saçlarına ulaştım. Örgü… Üç balık sırtı örgüsü omuzlarının hemen altına kadar iniyordu.
“Bana dokunmana ve beni tanımana izin verdim Mira. Şimdi senin de izninle kalan yolumuza devam edebilir miyiz?”
Diğer kişinin tekrar, “İzin,” dediğini duydum. “Taşımak için de izin al.”
Saç örgülerini kavramakta olduğum kişi gülmek ve homurdanmak arasında bir ses çıkardı. “Yolumuz biraz uzun ve hissettiğin hava da seni ekstra zorlayacak. Bu nedenle seni taşımama müsaade eder misin? Böylece daha hızlı gideceğimize inanıyorum Mira.”
Anlamlandıramadığım birçok şey ve sormak istediğim çokça soru vardı fakat mevcut koşullar altında yapılabilecek bir şey gözükmüyordu. Sorularımı cevaplayacak kişilere benzemiyorlardı ki öyle olsaydı daha ilk sorumda geri çevrilmezdim. Bu nedenle söylediklerini kabul etmekten başka bir şey yapamadım. “Tamam.”
İçimde tarif edemediğim bir güven ve huzur yer alırken verdiğim izinle boynuna sarıldığım kişi beni tekrardan bir prensesmişim gibi kucakladı. Diğer yandan bu buz gibi ortamda, bedenimi saran tek bir örtüyle ısınmayı denedim. Soğuktan ölecekmiş gibi hissettiğimde haddimi aşarak sarılışımı sıkılaştırmıştım. Yüzümü önümdeki boyuna gömdüğümdeyse onun da bana yanaşacağını düşünemedim.
Kısa bir an da olsa başıma yaslanan başını hissetmiş, yanağıma sürtünen yanağından sonra daha ılık hissetmeye başlamıştım. Heyecanlandığım için değil, gerçekten de içinde olduğum ortamın ısısı yükselmişti.
“Kılıcım…” Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum fakat uzun süren sessizlikten rahatsız olmuş bir şekilde mırıldanmak istedim. “Salonda pratik yapıyordum.”
“Evet.” Bu ses Göksel’e aitti. “Oldukça başarılı bir pratikti.” Ses tonu sert ama tezat bir şekilde hafifti. Telaffuzu o kadar düzgündü ki büyülenmekten kendimi alamadım.
“Teşekkür ederim.” Sanırım tanımadığım, dahası görmediğim birine teşekkürümü sunacak kadar kendimden geçmiştim.
Ardından ortam bir kere daha sessizliğe gömüldü. Uykulu bir şekilde gözlerimi kapattığımda ve çok daha sakin hissetmeye başladığımda, seslerini tekrar duydum.
“Hanımefendi’yle bu kadar yoğun bir enerji paylaşman sağlıklı değil Iray,” demişti Göksel.
Beni taşımakta olan bedense duyduklarından hemen sonra duraksamıştı. “Al Göksel,” bedenim kayıyordu, “al gerçekten al.”
“Uzak dur benden.”
“Al! Canımı sıkacağına al. Ben de rahatlayayım sen de.”
“İstemiyorum. Uzak tut.” Benden bir eşya gibi bahsetmeleri… rahatsız ediciydi. “Kendisini tutmayı beceremeyen beş yaşındaki bir çocuk gibi enerji yaydığını hatırlatmak istedim sadece.”
“Kendisini tutmayı beceremeyen beş yaşındaki bir çocuk değilim. Hanımefendi’ye,” sanırım burada onu taklit ediyordu, “bir kere daha soğuktan kramp girmemesi için cömert davranıyorum sadece.”
“Fazla cömert.”
“Yerimde olsaydın aynısını yapmazmışsın gibi konuşma.”
Biraz tatlı bir şekilde didişiyorlardı.
“Bu durum biraz farklı.”
“Neresi farklıymış?” Iray’ın sorusu,
Göksel’in derin bir nefesi içine çekmesine, ardından da bıkkın bir şekilde geri bırakmasına neden oldu. “Hanımefendi’nin üşüdüğünü görebiliyorum. Bunun farkındayım ancak yaydığın enerji düşündüğünden daha fazla. Henüz uyanmamış birine bu kadar yoğun bir iz bırakırsan, sonrasında neler olacağını bilemezsin. Kendini biraz daha kontrol edemez misin?”
“Bunu tamamen kontrollü bir şekilde gerçekleştiriyorum,” diyerek küçük bir serzenişte bulunan Iray, belli ki Göksel’den farklı şeyler duymayı bekliyordu.
“Bu beklenmedik davranışının gerçek sebebi…” Göksel’in sesi biraz öncekinden daha sakindi.
“Bilinçli bir cinayet işlememesine rağmen tünellerin ona zor zamanlar yaşatmasını doğru bulmuyorum,” dedi Iray. “Zaten harika bir akşam geçirmiyor. İşleri daha fazla çirkinleştirmenin anlamı yok.”
Duyduklarımdan sonra gevşemiş sarılışımı sıkılaştırdığımda Iray da belimdeki kolunu düzelterek dik durmamı sağladı.
“Sana katıldığım noktalar var ancak,” diye söze girdi Göksel. “Sormak istediğim bir şey var.”
“Nedir?”
“Vakanın bildirisi yapıldığında herkesten önce ortaya atlaman birçoğumuz için şaşırtıcıydı. Uzun bir süredir Bölük’e gelip giden de yoktu. Bu yüzden… Ani bir tepki gösterdiğinden dolayı…” Konuşması iyiden iyiye yavaşlarken sesinde belirsiz bir tedirginlik yer alıyordu. “Birçoğumuz çiftini bulduğunu düşündü.”
Ne?
Şaşkınlık içerisinde beni taşıyan bedenden uzaklaştığımda ve yüzüne bakmaya çalıştığımda o da bana döndü. Zifiri karanlığın içerisinde içgüdüsel olarak gerçekleştirdiğim eylemlerim, sıcak nefesini yüzümde hissetmeme neden oldu.
Nerede olduğumu kendime hatırlatmak zorunda kaldım: Soğuk, karanlık ve bilinmeyen derin bir ortamda.
Ve tekrardan boynuna sığındım.
“Heyecanınızı karşılıksız bırakacağım için üzgünüm ama hayır,” dedikten sonra konudan bağımsız bir talepte bulundu. “Mira’nın omuzlarını örter misin?”
Göksel ise kendisinden isteneni yerine getirirken sesini çıkarmadı. Benim aksime harika bir görüşe sahipmiş gibi omzumdan kayan örtüyü kusursuz bir şekilde düzeltmişti..
Ardından, “Gerçekten mi?” diye sordu.
Ağır bir şekilde yürümeye geri döndüler.
“Gerçekten.”
Iray’ın cevabı Göksel’i ne kadar tatmin etti bilmiyordum ancak konuşulan hemen her şey gerçekliğimi kaybetmeme neden oluyordu. Rüya ya da gerçek… hangisinde olduğumu ayırt etmek her geçen saniye daha da zorlaşıyordu.
“Senin adına sevinmiştim.” Göksel’in sesinde yer alan kırgınlık arttı. “Öyle ki çektiğin acıların bir son bulacağını düşünüyordum.”
Iray ise ona herhangi bir karşılık vermemişti. En azından uzun bir süre sessizliğini korumakta kararlıydı.
“Acı çekmiyorum Göksel,” dedi Iray. Sesi kendisinden oldukça emindi. “İçinde onu içeren hiçbir şey bana acı vermiyor.”
“Söylediklerin kulağa pek de inandırıcı gelmiyor.”
“İnanmalısın.” Sesi basit bir keyif içermeye başladı. “Ayrıca bu vakaya neden bu kadar heyecanlı bir şekilde atıldığımı merak ediyorsan…”
Göksel duyduklarını birkaç mırıltıyla onaylamış, Iray’ın devam etmesini beklerken sesini çıkarmamıştı.
“Vezir’i teslim almak ve Kral’ın dönüşünü beklemek için.”
**
Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛
Harikaydı!!!! Okurken çok heyecanlandım. Mira ne hissederse bana da geçti hepsi. Göksel’in aşırı hassas kişiliği bana birini hatırlattı ayrıca muhtemelen kendini hemen tanıyacaktır ✨ Iray ile pek yakın olmayan etik anlayışları falan 🥸 bu arkadaşlık komik bir şekilde tanıdık geldi. İkilinin diyaloglarını okumak gerçekten çok keyifliydi. Telekinezi sahiplerine büyücü diyen Iray ve “Taşımak için izin al.” diye homurdanıp duran Göksel tatlılığı çığlık attırdı banaaa🙃 Bu bölümü fav bölümüm ilan ediyorum daha iyisi gelene kadar en iyisi diyelim şimdilik 🤍🤍🤍
Beyz— hahahahahhahahahahahah çok fenasın ve beni onure ettin 💛 ıray’la benzer etik değerleri taşıdığın için diyecek hiçbir şey bulamıyorum sana (göksel ve beni çok rahatsız ediyorsunuz)