Bölüm 16: Sözleşme

 

Mira

 

Öyke dinlenme odasına gelip de Göksel’in isteği üzerine Erel’i çağırdığında benim için büyük bir iyilik yapmıştı. Öyle ki onlar odadan ayrıldığında rahatça bir nefesi ciğerlerime doldurmuş, kendime gelebilmek için bunu birkaç kez tekrarlamıştım.

Ayana fincanını da alıp oturduğu koltuktan kalkarken bana yöneldi. Hemen yanıma yerleşirken acele etmedi ve dikkatimi üzerine çekmek için özel bir şey de yapmadı ancak yaydığı enerji…

Hiçbir şey söylemeden gözlerini üzerime dikmesine daha fazla dayanamadım. “Neden böyle bir şey yaptın?”

Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Erel’in ne kadar tatlı biri olduğunu yakından görmeni istedim.”

Tatlı mı? Onun tatlı biri olduğunu söylemesi için kafayı yemiş olmalıydı!

“Ayana,” sesim tedirginlikle çıktı, “herhangi bir tehdit altında değilsin, değil mi?”

Gülüşü genişledi ve biraz da kahkaha attı. “Hayır, değilim.” Halinden oldukça memnun görünüyordu. “Davranışlarımın sebebi, senin ona karşı temkinli olduğunu duyduğum içindi. Nedenini öğrenmek ve davranışlarını gözlemlemek istedim.”

Temkinli olduğumu mu duymuş? “Göksel ya da Iray mı anlattı?”

“Hayır. Öyke’yle yaptığımız sohbette kısaca konusu açıldı.” Tabii ya. Öyke ve Ayana’nın birbiriyle ne kadar açık konuştuğunu hatırlamalıydım. “Diğer yandan, Göksel de temkinli davranıyor ve mümkünse seninle Erel’in arasına biraz mesafe koymanın gerekliliğini tartışıyordu. Takım liderleriyle yaptığımız haftalık toplantıda bu konu oldukça büyük bir yer kapladı.”

Konuşmalarının asıl sebebini bilmesem de kendimi ifade etme gereği duydum. Başta, “Üzgünüm,” demiştim. “Kulağa tuhaf gelebilir ama onun karşısındayken kendimi diken üzerinde hissediyorum. Davranışlarımın sorumluluğunu alıp duruma bir el atmalıyım fakat-”

“Göksel’in bu konuyu gündeme taşıması senin tedirginliğinden kaynaklanmıyor Mira.”

İşte bunu duymayı beklemiyordum. “Gerçekten mi?”

Ayana fincanındaki son yudumu da alarak arkasına yaslandı. Derin bir nefesi ciğerlerine doldururken biraz da zaman kazanmıştı. “Evet,” dedi. “Bu konuyu dile getirmesinin asıl sebebi Göksel’in hassasiyetleri. Fakat Iray’la ben, ondan farklı olarak, aranıza herhangi bir mesafe koymayı düşünmüyoruz.”

Ne diyeceğimi, nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilmiyordum.

“Neden?” Sesim bir fısıltıdan daha yüksek çıkmazken,

Ayana oturduğu yerde bana yaklaşmayı tercih etmiş, benimkini aratmayacak kısık bir ses tonuyla konuşmasına devam etmişti. “İkiniz için de bazı beklentilerimiz var ve bu beklentiler ne kadar erken karşılanırsa o kadar iyi olur diye düşünüyorum.”

Beklenti mi? Neden bir beklentiye sahiplerdi ki?

“Geçenlerde, öğrencilerin bölüklere atanması için bir sınava girdiğini ve teğmen rütbesini aldıktan sonra atamanın gerçekleştirildiğini duydum,” diye lafa girdim. “Sınav sonucuna göre… Sonuçlara göre bölük liderleri bir karar alıyor ve askerleri kendileri için seçiyor.” Dürüst olmam gerekirse biraz tedirgindim. “Henüz… basit bir öğrenciyken, teğmen olabilmek için girilmesi gereken bir sınava girmemişken ve hatta kimin bölüğünde olacağımız belirlenmemişken… 89. Bölük, beni ve onu, biraz fazla sahiplenmiyor mu?”

Hadi beni geçtim Erel’in 89. Bölük’te olmak istemediği ortadaydı. Udar ve Öyke, onun bu konuda ne kadar sabit fikirlere sahip olduğunu yeterince açıklamıştı.

“Bir beklentimizin olması sana yanlış mı hissettiriyor?” Ayana samimiyetle sorduğunda kafam karışmaya devam etti.

“Sadece bunun için erken olduğunu düşünüyorum.”

“Öyle mi?” Sorusundan sonra kendisi de biraz düşünür oldu. “Halbuki kısa bir zamanda çok şey yaşayacağımızı düşünüyorum. Bu yüzden beklentilerimin olmasını bir sorun olarak görmüyorum.”

Bunalmaya başladım. Ayana yüzünden değil ancak söylediklerinin alt anlamları bir şekilde beni sıkmaya, yormaya başladı. Moralim bozulmadı veya tadım kaçmadı. Sadece… Erel ile ilk karşılaştığım gibi ağır hissetmeye geri döndüm.

“Mira,” dinlenme odasına giren ve seslenen Iray yalnız başınaydı. “Mevcut durumunu analiz etmeden önce kısa bir konuşma yapabilir miyiz?”

Nezaketen sorduğu soruyu reddetme şansım yoktu.

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Iray bölük odasından beni de alarak ayrıldığında, onu takip etmekten başka bir şey yapmıyordum. Geniş dinlenme alanına ulaştığımızdaysa oradaki iki kişilik masalardan birine yöneldi.

Beyaz, büyük bir kuyruklu piyano dinlenme alanının ortasında yer alıyor; etrafa dağınık bir şekilde yerleştirilmiş masalar belirsiz bir düzen içerisinde piyanoyu çevreliyordu. 4. katın dinlenme alanı, 3 ve 5. katlardaki dinlenme alanlarına göre daha mütevazıydı. Yayılıp rahatlamaktan çok, bölüklerin bir araya gelebileceği ve piyano eşliğinde birkaç şey içip atıştırabileceği bir alandı.

Karşısına yerleşerek duyacaklarım için kendimi hazırlamaya çalıştım.

“Mevcut durumunu analiz etmeden ve programını ağırlaştırıp ağırlaştıramayacağımıza karar vermeden önce bilmen gereken bazı noktalar var,” lafı uzatmadan konuşmaya başladı. “Bir kısmı alacağın derslerde ne kadarını kaldırabileceğinle alakalı, bir kısmı da Viera’yla yaptığın ilk konuşmanda ne kadarını hatırladığınla.”

Viera’yla yaptığım konuşmayı hâlâ hatırlamıyordum. Bazı kelimeler kulağımda çınlayabiliyor ya da yersiz bir şekilde hissiyatları hatırlayabiliyordum fakat diyaloğun tamamına bir türlü erişemiyordum.

“O konuşmaya ait çoğu şey puslu,” dedim bu yüzden. “Viera’nın yalnızca buraya gelişimi kutladığını hatırlıyor ve mutluluk duyduğunu hissediyorum.”

“Anlıyorum.” Iray’ın sessizliği uzun sürmedi. “Bunu sana Viera ile ne konuştuğunu bilmediğimden sormuyorum. O gün ben de oradaydım ve söylediğin her şeyi senin aksine oldukça net hatırlıyorum.”

“Öyleyse…” Tüm detaylarına hâkim olduğu bir konuda neden beni yokladığına anlam veremedim.

“Diğerlerinin aksine buraya bir uyanış sonucuyla gelmedin, bunu sen de biliyorsun. Bir saldırıya uğradın ve üzeri örtüldüğü hâlde hatırladığın hatıralarla burada bulunmaya hak kazandın. Uyanışına her geçen gün yaklaşıyorsun, bu bir gerçek ancak Viera ile olan anılarını tamamen hatırlamadan uyananlardan olduğunu söylemek mümkün değil.”

Anlaşılan Iray bu konuyu gündeme getirerek uyanışıma ne kadar yaklaştığımı anlamaya çalışıyordu.

İstemsiz bir üzüntüyle çevrilmekten kendimi alamadım.

Çoktan bir buçuk ay olmuştu. Eğitimleri eksiksiz bir şekilde de alsam, empatide ilerlemek adına gayret de göstersem, belirgin bir açılım yaşayamıyor ve bir türlü, ‘Ben de bu yolda sizinleyim, diyemiyordum. (Bedenimin yer altında donmaya devam etmesini saymak bile istemiyorum.)

Iray, “Öncelikle bunun bir sorun olmadığını bilmen gerekiyor,” diyerek keyfimi yerine getirmeye çalıştı. Masanın üzerindeki elleri benimkilere yanaştı ve ağır bir şekilde parmaklarımı avuçları içerisine aldı. “Yavaş ilerliyor olman bir sorun değil fakat… Görece sabırsız biri bize zorluk çıkarıyor.”

Sanırım o ‘görece sabırsız’ kişiyi tahmin edebiliyordum.

“İkinizin… Birbirinize yardımcı olabileceğini düşünüyorum,” diye devam etti. “İlk duygu okuman için seni onun yanına götürdüğümde bu durumdan etkileneceğini ve empatik olarak uyarılacağını biliyordum. Gördüğün gibi sen de bunun faydasını gördün. O olaydan sonra açılım başlangıcın gerçekleşti ve böylece empati derslerine başlayabildin. Gerçek bir gelişme katettin Mira.”

Söylediklerinde yanlış bir şey yoktu. Buna rağmen dudaklarımın arasından küçük bir hayıflanmanın dökülmesini engelleyemedim. “Belirsiz bir gelişme.”

“Udar’dan duyduğuma göre kendi enerji alanını korumayı öğrenmiş ve hatta bir kalkan bile yapmayı başarmışsın. Dışarıdaki etkileri minimuma indirmek düşündüğün kadar basit bir eylem değildir. Kendini küçük görme,” ve ekledi. “Yeryüzü insanlarının hiçbiri bunu başaramıyor.”

“Yeryüzü insanları…” Sesimdeki alayı kontrol edemedim.

“Ana konuya geri döndüğümüzde,” dağılmaya başlayan ifademi toparlamaya çalıştı. “Uygun zamanlarında Erel’le iş birliği yapmanı istiyorum.” Yüzümü buruşturmaktan kendimi alamadığımda hızla, “Hemen değil,” demişti. “Önce senin empatide belirgin bir düzeye ulaşman, onun da enerji kanallarını açması ve enerji akışını rahatlatması gerekiyor. Tahmin edebileceğinden de kötü bir durumda.”

Iray’ın isteklerini anlayabiliyordum. Bana bunları neden anlattığını ve yapılacak iş birliğinin iki taraf için de ne kadar faydalı olabileceğini az çok kavrayabiliyordum; fakat rahatsız olmaktan kendimi alamadığım bir durum vardı.

İtiraf ettim. “Onunla yan yana geldiğimde kendimi iyi hissetmiyorum.”

Ardından ellerimin sırtını okşayan baş parmaklarını hissettim. Gözlerim mavi gözlerinden sıyrılıp masanın üzerindeki ellerimize indi.

“Kaçmak mı istiyorsun?” Sorusuyla sarsıldığımda ellerimi tutuşu sıkılaştı.

“Bu şekilde hissettiğimden… Emin değilim. Sadece onunla aynı ortamda bulunmak istemiyorum. En azından şu anda istemiyorum.”

“Ben de sizi şu anda yan yana getirmeyi düşünmüyorum Mira.” Biraz önceki söylemini, gözümden kaçmış gibi tekrar etti. “Ancak şunu anlamalısın ki telepatlar için iletişim kurduğu ilk insan önemlidir. Gelişimini iletişim kurabildiği kişi üzerinden ilerletmek daha kolaydır. Erel’in ruhsal kanalı oldukça tıkalı olduğundan bir başkasıyla iletişim kurabilmesi ve o kişi üzerinden gelişim göstermesi şu anda mümkün değil. Zaman tanımak, gelişimini sürece yaymak da söz konusu değil.”

Erel ile karşı karşıya gelmeden önce, yalnız teorik dersler alıyor ve öğrendiklerimi anlamlandırmaya çalışıyordum. Viera’nın ya da Iray’ın söylediğine göre empat tabanlı olsam dahi tabanımı açıkça yansıtacak bir özelliğe sahip değildim. Hiçbir psişik açılım yaşamamıştım ancak o eve gittiğimizde… fiziksel olarak karşı karşıya gelmesek dahi Erel’in enerjisine maruz kaldığım an sarsılmıştım. Bir uyarı gibi… Kendimle yüzleşmek zorunda kalmışım gibi, tarif edemeyeceğim bir duygu tarafından darmadağın edilmiştim.

Eğer aynı şeyler onun için de geçerliyse, gelişimi için benimle etkileşime girmeye muhtaçsa… o halde onu reddedemezdim. Bana ne kadar söylenirse söylensin ya da o yeşil gözleriyle beni ne kadar korkutursa korkutsun… Esasında onunla olmama ihtiyacı vardı.

“Biliyorum,” uzun bir sessizliğin ardından Iray’ın sesini tekrar duydum, “işleri karşısındaki kişi için kolaylaştıran bir yapısı yok. Zaman zaman tadını kaçırıyor, canını sıkıyor da olabilir ancak… Eminim bir nedeni var.” Son cümlesini bana değil de kendine hatırlatıyor gibiydi. “Şu anda olduğu kişiye dönüşmesi için çokça sebebi var.” Derin bir nefes alıp verdi. “Bu yüzden özüne döndüğünde hiç de böyle biri olmadığını görmüş olacaksın. Aslında ne kadar da iyi biri olduğunu ve ne kadar çok fedakarlıkta bulunduğunu fark ettiğinde… Biliyorum ki senin de benim gibi dizlerinin bağı çözülecek.”

Bunu istemem ne kadar doğruydu bilmiyordum. Yine de sormaktan kendimi alamadım. “Biraz daha bahsedebilir misin? Onunla çalışmam için, bu gücü bulabilmem için bana birkaç bilgi daha verebilir misin?”

Iray’dan Erel’in kişisel bilgilerini isteme cüretinde bulunduğuma inanamıyordum. Beni yüksek ihtimalle reddedecek ve belki de bizzat onunla konuşmamı söyleyecekti.

Bu yüzden, “Sana yalnızca kendi bildiklerimi aktarabilirim,” dediğinde şaşırmaktan kendimi alamadım. “Birlikte oldukça kısa bir zamanı paylaştık ve o zamandan bu yana… 10 yıl boyunca benden çok uzak bir yerdeydi. Duyacaklarının kaçı hâlâ geçerlidir, bundan bile emin değilim Mira.”

İster 10 ister de 15 yıl öncenin bilgisi olsun, istediğim tek şey bilgiydi ve bilginin kullanılabilir kısmını şu anda düşünmek istemiyordum.

“Dinliyorum.”

Iray’ın ellerimi kavrayan elleri geri çekildi. Oturduğu yerde arkasına yaslandı ve derince soluklandı. Sanırım konuşmaya başlamadan önce kendini toparlamaya ihtiyacı vardı.

“On yıl önce, ben 18’lik bir çıtırken,” örgülü saçlarını alnından arkaya doğru eliyle taradı, “bir görev aldım.”

Konunun ağırlığına yenilmemek için ilk olarak etrafımızda oluşmaya başlamış gerginliği kırmayı denemesi, yüzüme hafif bir gülüşün yerleşmesine neden oldu.

“15 yaşındaki bir gencin trafik kazası geçirdiği, kaza sonrasında gözlerindeki perdenin kalktığı bilgisini aldım,” diye devam etti. “Yeryüzü insanlarının ve yer altındaki öğrencilerin sahip olduğu bu perde, diğer boyutların varlıklarıyla kişi arasına bir set çeker. Temel düzeydeki eğitimini tamamlayan ve branşlaşmaya geçen öğrenciler senin de bildiğin üzere, teğmen olmak için bir sınava tabii tutulur. Sınav sonucunda başarılı olunursa bu perde kalkar ve farklı boyutların varlıklarını görmeye başlarsın. Perdenin olduğu zamanlarda ise onlar istemediği takdirde hiçbirini göremezsin.”

Onlar istemediği takdirde mi?

“Bir saniye.” Konuşmasını bölmek zorunda kaldım. “O yılanı, onu görmeme izin verdiği için mi görebiliyorum?”

Sorduğum soru Iray’ı duraksattığında, “Onu görebiliyor muydun?”

Tedirginliğim artmaya devam etti. “Görmemem mi gerekiyordu?”

“Evet. Göremiyor olmalıydın.”

“Ama görebiliyorum.”

“Buradaki perileri de görebiliyor musun?”

“Periler mi?” Sesimdeki ani çıkış ve hızla etrafa bakınmaya başlamam Iray’ın da gözlerini etrafta gezdirmesine neden oldu.

“Anlaşılan göremiyorsun.”

Sakinleşmeye çalışıp tekrar ona döndüm. “Hayır… Hayır, başka bir şey görmüyorum.”

“Anlıyorum.” Kısa bir sessizlik molası vermişti. “Gördüğün o yılan aslında bir yılan değil. Bir hayvan ruhu. Eterik bir bedene sahip ve yaydığı ışıktan/renkten tut, büründüğü forma kadar sahibini sembolize ediyor.” Şaşkın bakışlarım Iray’ın daha fazlasını açıklamasına neden oldu. “Aranızdaki bağlantı ve Erel’in de verdiği izin onu görünür kılmış olabilir. Yani… Bu çok da tuhaf olmaz.”

Kafam karışmaya devam ediyordu. “Ne bağlantısı?”

“Hmmm…” Cevaplamak istemediği ortadaydı.

“Tamam. Bu soruyu şimdilik geçelim.” Merakımı biraz olsun dindirerek en baştaki konuya geri dönmek istedim. “Geçirdiği kazadan bahsediyordun.”

“Evet, geçirdiği kazadan sonra özel bir durum ortaya çıkmıştı. Bu nedenle yanına gidip gerçekleri anlatmam, içinde olduğu süreçle uyumlanmasını sağlamam gerekiyordu. Bulunduğu hastaneye gittiğimde bir illüzyon oluşturmuş, 40’larımdaki bir görüntüyle olaya dahil olmuştum. Öncelikle kendimi hastanın dayısı olarak takdim ettim ve ailenin durumunu sordum. Erel dışında… hepsi vefat etmişti; annesi, babası ve benimle yaşıt olan abisi. Hemşirelerin söylediğine göre kimseyle iletişime geçememişler. Ne anne ne de baba tarafındaki akrabalarına ulaşabilmişler. Bu yüzden beni gördükleri için şaşkınlardı. Sonrasında akraba ilişkilerinin berbat olduğunu ve hepsinin birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan insanlar olduğunu fark ettim ancak bunlar bugünün konusu değil.” Kendisini hızlıca toparlamaya çalıştı. “8 ay kadar Erel’e eşlik ettim. Kırılmış onca kemiği ve alması gereken fiziksel rehabilitasyonları vardı. Dürüst olmam gerekirse o araçtan sağ çıkarak büyük bir mucizeyi gerçekleştirmişti.”

Olanlar bir anda o kadar ağır hissettirdi ki gözümde canlandırmak bile istemedim. Bariz bir endişe duydum.

“Hastanede kaldığımız süre boyunca, beni dayısı olarak bildiler. Hemşireler, doktorlar ve diğer herkes beni 40’larımda görürken Erel gerçek yüzümü bilen tek kişiydi. Birlikte geçirdiğimiz süre boyunca Dünya’da olup bitenleri, gerçekleri, mevcut durumunu, farklı boyutların varlıklarını ve bu varlıklara nasıl davranması gerektiğini anlattım. Senin şu anda öğrendiğin teorik bilgilerin büyük bir kısmını ona bizzat verdim. Açıkçası… tedavisi bittiğinde, hatta daha öncesinde, yer altına geleceğini ve gelişimini hızlıca tamamlayacağını düşünüyordum. Fakat…”

Ani gelen sessizlik üzerimdeki ağırlığı arttırmaya devam etti.

“Onu orada mı bıraktın?” Zorlukla sorduğumda,

Kucağına düşmüş gözlerini tekrardan benim gözlerime çıkardı. “Hayat planı… farklıydı. Düşündüğümden daha farklıydı. Büyük bir sorumluluk almıştı ve bunu kendisi bilmese de… günün birinde öğrenecekti.”

Sorumu bastırarak tekrarlamak zorunda kaldım. “Onu orada mı bıraktın Iray?”

Fakat o kaçınmaya devam ederek, “Hayvan ruhunu ona ben verdim,” dedi. “Fazlasıyla desteğe ihtiyacı olan, zorlu bir yola adım atmıştı. Bu yüzden yıllar önce kaybettiği kedisini ona geri getirdim. Masmavi, parlak eterik bedeniyle, tatlı bir yavru kediydi.”

Kaçamak cevaplarını umursamadan, aynı soruları tekrar ve tekrar sormaya devam etmek istedim. “Iray-”

“8. ayımız dolduğunda Erel’in yanından ayrıldım,” dediğinde boğulacağımı sandım. “Ayrıldıktan sonra oldukça zor olan birkaç ay geçti. Erel, eğitimlerde neyi yapma dediysem onu yaptı ve negatiflere yanaştı. 18’inde ve 20’sinde bir kez daha fiziksel olarak iletişim kurabildim ancak hiçbiri hoş nedenlerle değildi. Yüksek ihtimalle manipüle edilmişti. Karanlık enerjiler tarafından çevrelenmiş, kendi canını almaya çalışmak gibi büyük bir hataya adım atmıştı.”

Söylediği her şey kalbime dokunuyor, kaldırabileceğimi sandığım gerçekler tarafından eziliyordum. Haddimi aşmışım gibi, onu oldukça basit görmüş ve var olduğu kişiyi küçümsemişim gibi, tüm bu bilgiler tarafından hırpalanıyordum.

Dirseklerim masaya yaslandı, ellerim önce alnıma dayandı ve sonra da tırnaklarım örgülü saçlarımın arasına girerek derimi kazımaya çalıştı.

Şiddetli bir baş ağrısıyla sarsıldım.

Erel’i tanımıyordum. Yüzü dışında hiçbir şeyini bilmiyordum ve hikayesini de tanıdık bulmuyordum. O bir yabancıydı. Anlık bir şekilde enerjisine bağlandığım, şiddetli bir şekilde duygularını içime akıttığım ve sonra da zerre tanesini kaldıramadığım için yere yığıldığım bir ruhtu o.

Yabancı bir ruhtu.

Yabancı.

Çok yabancı.

Çok tanıdık.

Derin bir nefesi ciğerlerime doldurmaya çalıştığım sırada, “Neden?” sorusu dudaklarımdan döküldü.

Iray’ın biraz önce dile getirdiği ‘manipülasyon’ ifadesi yeterli gelmemişti. Bir insan manipüle edilebilirdi, evet, ama yalnızca yaşadıkları üzerinden gerçekleştirilecek bir manipülasyon başarı sağlardı. Yaşadıkları… Lanet olsun, ne yaşamıştı da canını almak için bu kadar hevesli davranmıştı?

Sistematik olarak tacize uğradığım ve etrafımdakileri biraz olsun güvenilir bulmadığım günler, birilerinin ölmesini istediğim olmuştu. Bu birilerine yeri geldiğinde kendimi de dahil etmiştim ancak tuhaftır ki Iray’ın söylemlerinde Erel’i kendimle bir tutamadım. Benim bencil isteklerimin dışında, Erel’de o kadar da ölüm arzusunu göremedim. Çıkış yolunu bulamayan, bu karmaşık hayat labirentinde gittiği tüm yolların altında ezilen, kafasına sıkarak tüm çabasını heba etmeye hazırlanan bu gencin… bu adamın hikayesi başkaydı. Gerçekten ölmek istediği için değil; anlık bir şekilde çözüm yollarını tükettiği için son şansını dener gibi hareket etmişti sanki.

Iray hiçbir detayı vermese de bunu hissedebiliyordum.

“Sınırlarını fazla zorlamıştı.” Iray’dan aldığım cevap eğmiş olduğum başımı kaldırmama neden oldu. Saçlarımdaki tutuşu gevşeterek sağ elimi masaya indirirken başımın ağırlığını sol elime verdim. “Pozitif bir varlık olarak, negatiflerin içerisinde girebildiği her yere girmiş ve kendisini zehirleyebileceği kadar zehirlemişti.” diye devam etti. “Başına nelerin geldiğini bilmesem de… Gözlerinde ne kadar dibe battığını görebiliyordum.”

“Bunun olmasına nasıl izin verdin?” Konuşurken kendimi kontrol edemedim.

“Bu… Onun kararıydı Mira,” dediğinde Iray’ı anlayabilmek için elimden geleni yapıyordum. “Bu Erel’in özellikle yerine getirmek için üstlendiği bir görevdi. Tanrı’nın yolunda melekler ile yaptığı bir anlaşmaydı. Senin gibi, benim gibi ve yeryüzündeki diğer her insan gibi; hepimizin yerine getirmek üzere verdiği sözleri var. Eğer ki bu sözler bozulur ya da yerine getirilmezse… Karşılığı olur.”

Bu konuşma negatif ve pozitif varlıkların savaşına, neden Dünya’da olduğumuza, sözleşmelerimize ve yükümlülüklerimize kadar giderdi. Bense şu anda bu ağır bilgilerin altına girmek istemiyordum.

“Bana şu anda, tam olarak şu anda, Erel’in ölümden döndüğünü söylüyorsun,” diyerek konuya geri dönmeye çalıştım.

“Birkaç kez,” dediğinde,

Tekrar kontrolden çıktım. “Birkaç kez?”

“Senin de yanımda bulunduğun seferi sayarsak, o evde, bu işe üç kez kalkıştı.”

“Iray!”

“Ve bunlar yalnızca benim şahit olduklarım.”

Tüm duygularım birbirine karışmak üzereydi fakat konuşmak için dudaklarımı araladığımda Iray buna izin vermedi, “Bu nedenle Mira, sabırsız Erel’e elimizden geldiğince uyum sağlamalıyız. Onda… Bu zamana kadar elde edemediğimiz bilgiler, geliştirilmiş teknolojiler ve savaşın yönünü değiştirebilecek hazineler var.”

«O bir yakut.»  Iray, Erel için öncesinde de yaptığı o yakıştırmayı, doğrudan zihnime doldurmayı tercih ettiğinde elim kolum bağlandı. «Kaybetmeyi göze alamayacağımız bir yakut.»

Ardından başka bir başlık ile devam etti. «Ve bu Yakut, 18’indeyken, görmüş olduğun o gece mavisi evin ikinci katını ateşe vermişti Mira. Sokağa bakan odada, pencereyi sonuna kadar açmış, kalçasını pencerenin kenarına dayamış, içeriden siyah dumanlar yükselirken ve pencereden dışarıya kaçışırken ölüm sessizliğinde sigarasını yakmıştı. Sakince dudaklarındaki otu içiyor, rahatça dumanını üflüyordu. Ateşin onu sarmalayıp yakmasından, küle çevirmesinden biraz olsun kaygı duymazmış gibi umursamaz bir ifadeye sahipti. Anılarının sindiği o evi de kendisini de bu Dünya’dan silmek istiyordu.»

Nefes almak tekrardan zorlaşmaya başladı.

«Sanki gerçekten de yapabilirmiş gibi.» Iray, Erel hakkında konuşmaya devam etti. «20’sinde, ikinci intihar girişiminde, tekrar o evdeydi. Birinci katta, salondaki koltuklardan birine yayılmış, hayatını kaydırmak üzereydi. Yere düşen ilaç kutusunda fazlasıyla eksik vardı.” Derin bir nefes aldı. “Daha önceki tercihinde bedenini saran yanıklardan dolayı mı kendisini bir kutu ilaçla öldürmeye kalktı bilmiyorum fakat kalbinin üzerine yattığı o koltukta, öylece yeri izliyordu. Beni gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Hayatım boyunca, görüp görebileceğim en güzel ve en acı dolu gülümsemeydi. ‘Bu sefer gerçekten de ölüyorum,’ dediğini dün gibi hatırlıyorum. ‘Beni kurtarmak için çaba göstereyim deme.’»

Bunları söyleyebilmek için gerçekten de kafayı yemiş olmalıydı.

«Onu sedyeye yatırdığımdaysa beni lanetleyeceğini söyledi. Bu oyuna bir son vermek istediğini, bunun için kararlı olduğunu, gezegenden ayrılacağını, daha fazla devam edemediğini… Eğer ki devam ederse… devam etmesi için zorlanırsa, şu anda gördüğüm Erel’i bir daha göremeyeceğimi defalarca tekrar etti.» Sağ eliyle şakağını ovuşturdu ve gözlerini kapatırken çatılan kaşlarını gevşetmeye çalıştı. «Ölmesine izin vermedim. Hayatta kalması için fazla ısrarcı davrandım. Sonra da… Ortadan kayboldu. Liseyi bitirene kadar nefret ettiği o evde kalmış, yıllarca insan dışı varlıkların peşinden koşmuştu.» Gözlerime baktı. «Ancak New Haven’a yerleştikten 2 yıl sonra iletişimi tamamen kaybettik ve yeryüzünde tek bir ize rastlayamadık. Öncesinde de nerelere girip çıktığını pek takip edemezdik ama her seferinde eve döndüğünden, yaşamaya devam ettiğinden haberimiz oluyordu.» Eğer ki Iray cümlelerini telepatik olarak bana ulaştırmasaydı, çoktan boğazı düğümlenmiş bir şekilde kelimelerini yutardı. «Aradan geçen onca yılın sonunda, onu tekrar Eskişehir’de, o evde buldum. Elindeki bıçakla mutfakta dikiliyordu Mira. Tanımadığım ifadeleri, sertçe örülmüş duvarları ve gizlenmiş duyguları ile gerçek bir yabancı olarak karşımda yer alıyordu.»

Iray’ın söyledikleri karşısında bu kadar derinden etkilenmem normal miydi, yoksa empat oluşum mu beni bu çukura atıyordu, bilmiyordum. Cevap ne olursa olsun kendimi iyi hissetmiyordum. Öyle ki bu zamana kadar bilgi aktarımından kaçınan Iray’ın, neden kaçındığını anlayabiliyordum.

“Bana tüm bunları anlatmanın nedeni, onunla bağ kurabilmiş olmam mı?” Iray için belki de tuhaf bir soru sormuştum ancak,

O beni büyük bir sakinlikle karşılamıştı. “Bu… Yeni kurulan bir bağ değil.”

Verdiği cevap elbette kafa karıştırıcı ve bilinmezlik içeriyordu.

“Öyleyse senin yaptığın bu şey,” oturduğumuz masada konuştuklarımızı işaret ettim, “Hayat planımın bir maddesini bana hatırlatmak mı oluyor?”

“Kısmen…” ne söyleyeceğini tam bilemez hâlde kendisini toparladı. “Hayır.”

“Nasıl hayır?”

“Hayat planın, Yaratan’a verdiğin sözleri kanıtlamaya çalıştığın bir alan; ancak bu… senin kişisel olarak yaptığın bir anlaşma.”

Bekle… Yoksa-

“Bu yaptığınız iki kişilik bir anlaşma.”

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

0 0 Oylar
Bu içeriğe puan verin
Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments