Bölüm 15: Çay Molası

 

Mira

 

Erel adındaki bu kaotik enerjinin sahibiyle aramda doğabilecek mevzular üzerine düşünmek istememiştim. O gün orada, yalnızca yer altına inemeyeceğimle ve yeryüzündeki final haftama yoğunlaşacağımla ilgili raporumu vermeye, bir de Iray’la aramdaki tatsızlığı biraz da olsa çözmeye inmiştim. Bu nedenle konuşma bittiğinde, Öyke beni yeryüzüne çıkardığında ve yüzleşmem gereken derslerimle baş başa bıraktığında başka hiçbir şeye odaklanmadım.

Iray’ın ve Göksel’in Erel ile ne yapacağını önemsemedim. O gün sarf edilen sözlerin anlamını çözmek için hiçbir uğraş göstermedim ve sadece… önümdeki finalleri atlatmaya çalıştım. Iray’ın derslerim hakkındaki teklifini değerlendirdim ve bana yardımcı olması için sık sık Öyke’den yardım aldım.

Çoğu dersimin üstesinden geldiğimde ve final projemin bilgisayardaki işlerini tamamladığımda beni en çok yoracak kısma ulaşmış, günün sonunda Zeren’den de yardım istemek zorunda kalmıştım. Maketi bitirmek için gösterdiğim çaba- kızların gösterdiği çaba olmasa ne yapardım bilemiyordum.

“Gerçekten…” Mırıldanışım arasında Öyke elindeki yapıştırıcıyı bir kenara bırakmış, Zeren ise gözlerini kesmekte olduğu mukavvadan çekerek bana çıkarmıştı. “Hiç bu kadar kolay bir sınav haftası geçirmemiştim. Ne kadar teşekkür etsem az kalır.”

“O nasıl söz?” Öyke’nin samimi sesi ve yüzüne yerleştirdiği tatlı gülümsemesi beni de gülümsetirken,

Zeren eklemede bulundu. “Udar gelişimin için ne kadar çok çabaladığını söyleyip duruyor Mira. Sen bu kadar gayret gösterirken nasıl olur da yardım etmeyiz?”

Çaba gösterdiğim doğruydu. Günde altı saat uyuduğumdan emin olmak isteyen bu insanlar, yer altında bana tekrar eşlik ediyor ve soluk bir şekilde gördüğüm bedenimi Sırlar Okulu’nun koridorlarında yönlendiriyorlardı.

Rüya yoluyla iletişime geçtiğimiz ilk sefer, benim için oldukça ilginç bir deneyimdi. Yorgunluk içerisinde yatağıma kıvrıldığımda uyumak için tatlı bir ağırlığa sahiptim ve dürüst olmam gerekirse deliksiz uyuyacağımı düşünüyordum. Buna rağmen gözlerimi tekrar açtığımda, Sırlar Okulu’nun beyaz koridorlarında dikildiğimi gördüm. Şeffaf denilebilecek kadar solgun bedenimle oradaydım. İleride fark ettiğim Udar her geçen saniye daha da yakınıma geliyordu. Yanıma vardığında bana her zamanki derslikler için yolu gösterdi ve belirsiz kaygılarımı fark ettiğinde endişelenecek bir şey olmadığını söyledi. Fakat içeriye girdiğimde tuhaf bir şekilde tanıdık yüzler göremedim. Sandalyelerde benim gibi silik bedenler oturuyor, bizden farklı olmayan eğitimcimiz dersleri anlatırken dudaklarını oynatmıyordu. Bilgi… Eğitimcimizin sesi, bir şekilde zihnimize akıyordu.

Tüm bunlara alışmam birkaç günümü aldı.  Bir not dahi almadan, uyandığım her seferde bilgileri yeni duymuş gibi hatırlamam, rüyalarımda gördüğüm kusursuz detaylar… Tüm bunları kabullenmek benim için o kadar da kolay değildi.

Gördüklerimin birer rüya olmadığını, Öyke’yle konuştuğumda ve öğrendiğim bilgiler doğru mu diye kontrol etmesini istediğimde anladım. Her şey doğruydu ve bir o kadar da gerçekti. Yer altı rüyalarımda beni yanına çekiyor ve fiziksel olarak bulunduğum zamanların aksine koridorlarındaki esinti beni biraz olsun üşütmüyordu.

Günler, tüm bu olanları -eğitimcilerin verdiği ezoterik bilgileri ve astral seyahat denilebilecek bu deneyimi- sindirmekle, bir yandan da final sınavlarıma girmekle geçiyordu.

Bir şekilde hafta sonuna kadar dayandığımda, yine uykumda Udar tarafından karşılanmış fakat bu sefer derslikler yerine ‘kişisel çalışma alanları’ dediği odalardan birine yönlendirmişti beni. 19 numara. Yatakhanedeki oda numaramla aynıydı.

O gün içeriye benimle girmiş; küçük sayılabilecek bu odada, ortadaki dört kişilik kare masanın sandalyelerinden birini çekerek yerleşmişti. Odada masa ve sandalyeler dışında bir şey yoktu. Yalnızca kapının yanında, koridoru gösteren ince uzun bir pencere bulunuyordu. Fazla temiz, fazla sadeydi.

Hafta sonları bu kişisel çalışma alanında Udar’la karşılıklı oturuyor ve duygularım üzerine konuşuyorduk; yeryüzünde ve yer altında hissettiklerimi, bana kattıklarını, hayatımdaki kırılma noktalarını ve bu olayların bende ne gibi değişimlere sebep olduğunu… Başta psikolog randevularıma benzeyen bu görüşmeler, zaman içerisinde anlam kazandı. Duygularım odadaki her bir köşeye sinerken onları nasıl kontrol edeceğimi öğrenmeye başladım ve konuştuğumuz süreler her geçen gün azalırken diyaloğa giren kalplerimiz oldu.

Ses yoktu. Telepatik bir düşünce de yoktu. Yalnızca karşılıklı oturuyor, gözlerimizin içine bakıyor ve ikimiz de duygularımızın dışarıya akmasına izin veriyorduk; bu boş odaya, üstünde ellerimizin dinlendiği masaya ve birbirimize.

Udar empatinin ne demek olduğunu ve bu özelliğin bizlere kattıklarını o kadar güzel bir şekilde öğretmişti ki onunla daha çok vakit geçirmek istemiştim. Böylece teorik derslerimden sonra yarım saatlik de olsa görüşmeye devam etmiştik.

Bu süreçte çocukluğumun bir döneminde neden fazla hassas olduğumu, neden etrafımdakilerin duygularını diğerlerinden daha yoğun hissettiğimi ve ortamın enerjisine karşı ister istemez tepki verdiğimi, özetle liseye gelene kadar neden ‘duygusal’ sıfatının üzerime yapıştığını daha iyi anladım. Ayrıca lisede yaşadıklarım beni duygusuz bir insana çevirdiğinde sahip olduğum hassasiyetlerden kurtulmak için kendime ne kadar hırçın davrandığımı fark ettim.

Yolum Sırlar Okuluyla kesişmeden önce empatlık hakkında bu kadar bilgiye sahip değildim. Ailemizde psişik yatkınlığı olan herhangi birini de tanımıyordum. Bu yüzden bana ağır gelen tüm bu duygusallıktan kurtulmaya çalıştığımda kendime düşündüğümden daha kötü davranmıştım. Oysa bu bir nimetti. Fazlasıyla değerli, sahip olmaktan mutluluk duyulacak bir nimet. (Udar’la devam eden derslerimizde, öğrendiğim her yeni detayda bunu daha iyi anlamıştım.)

Diğerlerinin; duygularını bana bulaştırmasını önlemek, duygularımı okumalarına engel olmak için bir enerji kalkanı oluşturmayı öğrenmiştim. Ardından seçtiğim belirli kişilerin duygularına erişmeye başladım. Sınırı aşmadan, karşı tarafa da kendime de bir zarar vermeden.

Bunların yanında Ulrica Hanım’ın meditasyon derslerine katılmaya devam ediyor, Umay Hanım’la saldırı ve savunma pratiği dahi yapabiliyordum. Maddi düzlem içermeyen birçok dersi almaya devam ettiğim, empati alanında gelişme katettiğim bu değerli günlerde yeryüzündeki sorumluluklarımı aksatmıyor olmaksa imkansızı başarıyormuşum gibi hissettiriyordu.

“Ben asıl bu yoğunluğun içerisinde doğum gününü kutlayamadığımıza üzülüyorum.” Öyke’nin söylemi beni içinde olduğum ana geri döndürdüğünde ne diyeceğimi bilemiyordum.

“Bu pek de üzülecek bir şey değil,” desem de kendimi tam olarak ifade edebildiğimi düşünmüyordum. “Demek istediğim… Doğum günümün sınav haftalarına denk gelmesine alışığım. Uzun zamandır gününde bir kutlama yapmıyorum.”

12 Ocak tarihinde teorik derslerimle cebelleşirken ve Öyke de bana yardım ederken annemin bir anda odama küçük bir pasta ile girmesi benim için beklenmedikti. Genelde odama bir meyve tabağı bırakmaya gelir, yanağımı öperek doğum günümü kutlar ve sınavlarım bittiğinde de gerçek bir kutlama yapmak için dışarıda yemeğe çıkardık. Ailecek yediğimiz bu yemeklerin büyük bir anlamı yoktu; ablamdan ve babamdan içi dolu birer zarf alır, annem ise dışarı çıktığımızda hoşuma giden bir şeyi benim yerime öderdi.

Bu yüzden doğum günümde annemin üzerine üç mum dikerek getirdiği pasta büyük sürprizdi. Geçen yıllarla tek ortak noktası pastanın meyveli olmasıydı.

“Bir dahakine birlikte kutlayalım,” dedi Öyke. “Böyle zorlu bir gezegene doğuşunu kutlamak kulağa korkunç gelebilir ama bizler, verdiğimiz savaşta yeni bir destekçiye sahip olduğumuz için mutluluğumuzu daha çok ifade etmek istiyoruz. En azından ben istiyorum.”

Düşünce şekli oldukça farklı ve bir o kadar da güzeldi. İnsanı değerli hissettiren sözleri, her zamanki samimi enerjisi ve tüm sinirleri zayıflatan tatlı bir ifadesi vardı.

Yine de “Bakarız,” demekten fazlasını yapamadım. Sunduğu teklife fazla yaslanmak istemedim. “O gün geldiğinde tekrar düşünürüz.”

Geçiştirici cevabıma Öyke surat asarken Zeren onun haline gülmekle meşguldü. “İşlerin tam olarak ne zaman bitiyor peki?” Kesmekte olduğu mukavvaya geri dönmeden hemen önce sordu.

“Cuma günü,” diye cevapladım. “Perşembe akşamı güzel bir uyku çektikten sonra Udar’a haber veririm ve cuma günü öğleden sonra yer altına uğrarım.”

“Sömestr tatilin başlıyor,” Öyke kendi kendine mırıldandı. “Göksel’e mevcut durumun hakkında rapor verebilir ve programını tatiline uygun şekilde yoğunlaştırabilirsin.”

Aynı şey bir süredir benim de aklımdan geçiyordu ancak, “Tatilim yalnızca iki hafta sürüyor. Bu yüzden bu süreyi nasıl değerlendireceğim konusunda emin olamıyorum.”

Zeren bana karşılık verirken yüzüne tatlı bir gülümseme yer alıyordu. “Bu süreyi senin yerine değerlendirmek isteyen birileri eminim vardır.”

✩₊˚.⋆☾⋆⁺₊✧

Üniversitenin işlerinden kurtulduğumda omuzlarımdan ciddi bir yük kalktı. Güne daha dinç uyanmış, evdekilerle yaptığım kahvaltı çok daha sakin geçmişti. Akşam yenecek ertelenmiş doğum günü yemeğim için net bir kararı verebildiğimizdeyse yaptığım ilk şey -yer altına inebilmek için- Udar’la iletişime geçmek oldu. Böylece Öyke’nin de dediği gibi sömestr tatilimde izleyeceğim program için Göksel’le konuşabilirim diye düşünüyordum.

Iray ya da Ayana yerine Göksel’le konuşmayı tercih etmemin sebebi, kendisinden aldığım kenjutsu eğitiminin final haftam nedeniyle 3 hafta kadar ertelenmesiydi. Diğer derslerde bir aksaklık yaşamamış, hatta yeni almaya başladığım empati eğitiminde oldukça güzel bir ilerleme katetmiştim; fakat bir yakın mesafe savaşçısı olarak bu kadar uzun bir süre kılıcımdan uzak kalmak pek de iyi hissettirmemişti.

Ancak Udar’la yer altına indiğimde, “Göksel’in yapması gereken bir işi vardı diye hatırlıyorum,” bilgisini aldım.

“Peki ya Iray?”

“Iray…”

Sorduğum soruyu cevaplamak üzereydi ki bir anda karşımıza çıkan Iray bizi koridorun ortasında durdurdu. Gözlerini Udar’a dikerek, “Yapmanı istediğim bir şey var,” demişti.

“Anlaşılan benim de işim var.” Udar yarım kalan sözünü belirsiz bir şekilde tamamladı ve tamamen Iray’ın söyleyeceklerine odaklandı. “Nedir?”

“Erel’in yer altında sıkışıp kalmaması için Göksel’den yardım istemiştim. İşe yarar, güzel bir fikir bulduk ancak tamamlanabilmesi için sana ihtiyacı olduğunu söyledi.”

“Anlıyorum. Birinci katta mı?”

Iray sesli bir yanıt vermek yerine başını salladığında Udar son bir baş selamı vermiş, ardından aramızdan ayrılmak üzere harekete geçmişti.

“Şey,” Iray da yanımdan ayrılmadan önce seslendim, “mevcut durumum hakkında konuşmak istediğim birkaç şey var.”

Herhangi bir karşılık vermeden olduğu yerde bedenimi süzdü. “Öncelikle üzerini değiştir,” dedi. “Ardından bölüğün dinlenme odasına gelirsin. İşimiz bittiğinde sana katılırız.” Uzaklaşırken son kez seslendi. “Acele etme!”

Her biri oldukça yoğun gözüküyordu.

Söylediğini yaparak dördüncü katta gezinmeyi bıraktım ve yatakhanenin olduğu beşinci kata inerek odama yöneldim. 89/19 numaralı odaya vardığımdaysa ilgimi çeken ilk şey kanepemin üzerine bırakılmış gök mavisi, peluş bir yıldız oldu. Yerleşmek için acele etmediğim odamın, gün geçtikçe bana benzediği doğruydu; fakat morun tonlarına boğulmuş odama bu yıldızı kimin bıraktığını bilmiyordum.

Mor tonlarında bir nevresim, masanın arkasındaki boş alanı kaplayan lila rengi tüylü bir halı, üniformaların dışında birkaç kıyafetime de sahiplik yapan kıyafet dolabı -ve bu kıyafet dolabının kapağından sarkan lila rengi küçük yıldız süsleri-, koyu mordan başlayıp griye kadar giden benzer bir renk skalasına sahip fosforlu ve siyah ince uçlu jel kalemlerim, çiçek desenli defterlerim, arada yeryüzüne çıkardığım ders kitaplarım…

Doğal bir şekilde beyaz kanepenin üzerine bırakılmış orta boy bir kırlent kadar büyük mavi yıldızın ilgi çekmemesi imkansızdı. Yıldızın üzerine bırakılan küçük notu fark ettiğimde yanına giderek ikiye katlanmış kâğıt parçasını elime aldım. Üzerinde italik bir el yazısıyla onun adı yazıyordu: Iray.

Kâğıdı açtım ve yazılanları okumaya başladım.

Birçok bilginin detayına erişmiş biri olarak zorlandığım çok fazla an oldu.

Kafayı yiyeceğimi düşündüğüm, günlük işlerimi yapmakta zorlandığım ve yaşamakta olduğum bu hayatı nasıl devam ettireceğimi bilemediğim birçok karmaşa yaşadım.

Yine de hiçbiri beni bu kadar sarsmadı.

Erel’in agresif tavırlarını tolere edebilir ve gelecekte olacaklar için yaşatacağı acılara katlanabilirim fakat senin bana sırtını dönmeni kabul edemem.

Lütfen bunu bir kere daha yapma.

Anlaşılmazlıkları sakince konuşarak çözebiliriz.

Bunu ne zaman bırakmıştı? Sınavlarımdan önce mi, sonra mı? Eğer önceden bıraktıysa bu utanç vericiydi. Yeraltına sınavlarım nedeniyle inemeyeceğimi söylemek için geldiğimde odama uğramamış, bu nedenle bir not bıraktıysa dahi görmemiştim.

Karmaşık düşünceler içerisinde üzerimi değiştirdiğimde ve kahverengi kareli bir şalı omuzlarıma aldığımda dahi Iray’ın yazdıkları aklımda dört dönmeye devam ediyordu. Uygun bir zamanda, özellikle bu konuda onunla tekrardan görüşmeliydim.

Odamdan ayrılırken telefonumu sol cebime yerleştirdim, omzumdaki şalı bedenime sıkıca sardım ve tekrar dördüncü kata çıktım. Doğrudan 89. Bölük’ün dinlenme odasına yönelmiştim. Koridorlarda her zamanki gibi üşümeye devam ettiğimden, bir an önce içeri girmeyi ve günlük olarak hazırladıkları bitki çayından bir fincan içebilmeyi umuyordum. Fakat içeriye girdiğimde Erel’i de orada görmeyi beklememiştim. Sağ taraftaki ilk kanepede Ayana ile birbirine dönük oturmuş, sohbet ediyorlardı.

Ayana tek dizini koltuğa çıkarmış, ayağı aşağıya sarkarken sırtını kolçağa yaslamıştı. Dizine sabitlediği bir fincan tabağı, avuçlarında da fincanın kendisi yer alıyordu. Erel ise koltukta çapraz bir pozisyonda oturmayı tercih edip bacak bacak üzerine atmıştı. Kucağında küçük bir kurabiye tabağı vardı. Çikolata damlacıklı lokmalık kurabiyeler…

Gözlerimi daha fazla üzerlerine dikmek istemediğimden hızla kendime geldim ve tezgâha yöneldim. Çekmeceden kendime bir fincan çıkardım ve elektrikli ocak üzerinde buharı tütmeye devam eden cam çaydanlıktan kendime bitki çayı doldurdum.

Şimdi… Nerede oturmalıydım?

U şeklindeki toplantı masası? Hayır.

Karşımdaki üçlü koltuklardan biri? Emin değilim.

Satranç oynamakta olan iki askerin yanına gidip yanlarına başka bir sandalye mi çekseydim? Belki o zaman canım da sıkılmazdı- Hayır. Hayır çok saçma.

Ah… Ayana bana el sallıyor.

Görüşmediğimiz bu üç haftada, düşündüğümden çok daha samimi bir ortam oluşturmuş o ikili… Ayana beni yanına çağırıyor. Fakat dürüst olmam gerekirse yanlarına gitmek istemiyorum. Onun yanında olmak istemiyorum. İçimde beni huzursuz eden bir şeyler var ama ilginç bir şekilde bu huzursuzluk ondan kaynaklanmıyor. En azından bugün, onun ağır duygularından kaynaklanmıyor.

Sakin. Erel oldukça sakin gözüküyor. Kaşları çatılı değil, gözlerindeki sinsilik gitmiş ve boynundaki yılanı da- hâlâ orada. Bugün de beni izliyor. O şeffaf bedenin belirsiz gözlerini üzerimde hissedebiliyorum.

“Mira?”

Olduğum yerde dikilmeye, tüylerimi diken diken eden o genç ile bakışmaya devam ederken Ayana’nın seslenmesi beni kendime getirdi. Kısa bir süre sonra da onlara yanaşmaya başladım. Ayana benden önce oturduğu yerden kalktı, iki kişilik masalardan bir sandalye arakladı. Oturdukları koltuğa yanaştırdı ve oturmamı işaret ederken eski yerine yerleşti. Beyaz, normal bir sandalye hemen önümde oturmam için beni bekliyordu.

“Gel hadi.” Ayana son kez onlara katılmam için beni teşvik ettiğinde daha fazla direnemedim.

Yanlarına katıldığımda kendimi küçük bir çocuk gibi hissetmiştim. Asla onların oturduğu kadar rahat değildim. Bacaklarımı birbirine birleştirmiş, fincanımı elimde tutmaya devam ederken onların arasında göz gezdirmiştim. Kabul ediyorum, tam da o anda epey küçük gösteriyordum.

Öyle ki Erel’in, “Kaç yaşındasın?” sorusunu duyduğuma şaşırmadım.

“Bunu zaten bilmiyor musun?” Kendimden beklemediğim bir ses tonuyla karşısına dikildiğimde,

Dudakları alayla gerildi. “Hayır. Bilmek zorunda mıyım?”

“Haftalar öncesinde benimle görüşmek için Öyke’ye talebini ileten sen değil miydin? En azından hakkımdaki basit bilgilere hâkim olman gerekmez miydi?” Takındığım tavra inanamıyordum. Karşısında neden bu kadar dik durduğumdan bile emin değildim. Yalnızca temkinli davranmam ve kendimi koruma altına almam gerekiyormuş gibi hissediyordum.

“Seninle görüşmek istedim çünkü benden önce alınan eziği kendi gözlerimle görmeliydim. Viera’nın bana biçtiği değeri anlamaya çalışıyor ve benden önce buraya gelmeye hak kazanmış kişiyi tanımak istiyordum,” dediğinde ona inanmadım.

Yalan söylüyordu. Ayana’nın duyduklarına tepkisiz kalması normal miydi, bunu bilerek mi görmezden geliyordu bilmiyorum ancak söylediği hiçbir şey doğru değildi. Bunu hissedebiliyordum. Kalp atışları hızlandığından, bariz bir mimik yaptığından ya da ses tonundan değil. Sadece… Hissiyatım o yöndeydi.

Boynundaki yılan hareketlendi ve ben olduğum yerde daha da gerilirken o, küçük başını sahibinin yanağına sürttü. Bir kedi gibi… Ona sırnaştı.

Aynı zamanda gözlerimi takip eden Erel, “Lea’yı görebiliyor musun?” diye sordu.

Cevap vermek istemedim.

“Görebilmene şaşırdım,” diye devam etti. “Normal bir öğrenciden daha azı olduğunu sanıyordum.”

Beni aşağılamaya- beni ‘gereksiz yere’ aşağılamaya devam ediyordu.

“Neden bunu yapıyorsun?” Ona cesaretle sorduğumda bir yandan da Ayana’nın neden beni yanlarına çağırdığını anlamaya çalışıyordum. Bu yüzden sorumu ilettikten hemen sonra gözlerimi Ayana’nın çekik gözlerine çıkardım.

Fakat Erel, “Özel bir şey yapmıyorum,” dediğinde, “Yoksa benim gibi biri sana fazla mı geliyor?”

Tahrik ediciydi. Öyle tahrik ediciydi ki gözlerimi ona çevirdiğim an kaşlarımı çatmaktan kendimi alamadım.

Ondan herhangi ağır bir enerji almıyordum. Yoğun bir nefret, öfke ya da üzüntü taşımıyordu. Buna rağmen kaba ifadeler kullanması, içinde olduğu ortamı yalnız kendisi için keyifli bir ortama çevirmesi ne anlama geliyordu?

Sessizce birbirimizi kesmeye devam ettiğimiz sırada Ayana’nın sesi araya yeni karışıyordu. “Öğrencilerin eterik bir bedene sahip olan hayvan ruhlarını görmesi pek mümkün değildir,” demişti. “Erel gibi fiziksel bir darbe almadıysan ya da dış bir müdahale gerçekleşmediyse, diğer boyutların varlıklarını görebileceğini sanmıyorum.”

Diğer boyutların varlıkları demek.

“Hiçbir şey görmüyorum.” Kendimi açıklamak istediğimde,

Erel buna müsaade etmedi. “Yalancıya da bakın. Askerlerinizi tam olarak terbiye edemiyorsunuz sanırım.”

Tam da o an avuçlarım kaşındığında, bu durum yemin ederim ki fincanın sıcaklandığından kaynaklanmıyordu. İçime düşen ateşin kaynağı sağ çaprazımda oturan adamdan başkası değildi. Evet, an itibariyle onu boğazlamak istiyordum.

«Ne kadar da tatlısın.» Zihnime doldurduğu sesi ve gönderdiği sinsi gülümsemesi… Kalp atışlarım hızlanmaya başladı.

“Onun dışında hiçbir şey görmüyorum.” Durumu açıkladığımda,

Ayana’nın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu. “Hmm… İkinizi durumunuz içerisinde değerlendirirsek bunu normal karşılayabiliriz sanırım.”

Normal karşılayabilir miyiz? Ayrıca durumumuz da neymiş ki-

Tanrım, sinirlenmeye başlıyorum. Gereksiz yere sinirleniyorum ve buna müsaade etmemem gerekiyor. Sakin olmalıyım. Fark edemediğim detayları sakinlikle karşılamalıyım.

Hadi derin bir nefes alalım. Bir, iki, üç, dört-

“Pffff- Hahahahahaha!”

Sinirimi şiddetli bir şekilde tetikleyen kahkahalar oturduğum yerden kalkmama neden oldu. Öyle ki bardaktan etrafa sıçrayan, biraz tabağıma biraz da elime dökülen sıcak çayı bile önemseyemedim. İnsanın sinirlerini bozan bu gıcık herif, belli ki diğer öğrencilerden farklıydı. Yalnızca telepatik iletişim kurmuyor, açıkça her şeyi duyuyordu. Iray, Göksel, Udar ve diğer tüm askerler gibi.

Karşısındaki görüntüye -tepesi atmış bana- büyük bir eğlence gözüyle bakan şahıs, bir süre daha gülmeye devam etti. “Pardon,” dediğinde gram samimi hissettirmemişti. “Çok pardon. Duyduklarım yüzünden kendime hâkim olamadım.”

Udar sayesinde kendime enerjisel bir kalkan örmeyi öğrenmiştim ancak bu kalkan düşüncelerimin duyulmasını engelleyemiyor olmalıydı.

Yanlarından ayrılıp tezgâha yöneldiğim sırada Ayana tepkisini yeni duyuyordum. “Böyle davranmamalısın Erel.”

Islanmış elimi ve bileğimi kurulamış, fincan tabağını temizleyip dökülen çayımın üstünü doldurmuştum. Ardından toplantı masasına yaklaştım. Daha fazla onlarla oturmak istemiyordum ancak sırtım onlara dönük bir şekilde boş sandalyelerden birine uzandığımda Ayana’nın sesini tekrar duydum. “Mira.” Birkaç saniye ağırdan almaya karar verdim. “Erel’in heyecanı adına senden özür dilerim. Lütfen kusuruna bakma.”

Erel’in Ayana’ya attığı öldürücü bakışlar ne kadar normaldi? Abartmıyordum. Ayana gerçekten de öldürücü bakışlar altındaydı ve buna rağmen gülmeye devam ediyordu. Erel’in boynundaki yılan hareketlendiğinde ve Ayana’ya uzandığında dahi bir değişiklik olmadı. Hatta Üsteğmen boştaki elini uzatarak küçük yılanın çenesini kaşımıştı.

“Heyecanmış(!)” Artık takındığım tavır için kendi kendime şaşırmayacaktım. Belli ki bilinçaltım en başta doğru kararı vermiş ve bu sinsi herife karşı temkinli olmayı seçmişti. “Niyeti belli olmayan birinin heyecanını tolere edemeyeceğim. Üzgünüm.”

Burada olmaya hak kazandığımı söyleyen askerler, liderler ve en başta da Viera’ya küçük bir hatırlatma yapmam gerekecekti. Ben onların düşündüğü kadar kendisini pozitife açmış biri değildim. Değişimi, mutlak iyiliği ve bilgiyi elde etmek istediğim doğruydu, burada olduğuma pişman değildim ancak diğer öğrenciler kadar uyumlu da değildim. Bu yüzden onlar kadar mütevazi olamayacaktım.

“Ne kadar da doğru bir hareket,” Erel’in sesi dikkatimi çekse bile fincanımı masaya bırakıp yerleşmeye koyuldum. “Diğerleri aksine şüpheni kaybetmemiş olmanı tebrik ederim Mira.”

Adımı söyleyişinden hoşlanmadım.

Karşılaştığım ilk an beni darmadağın eden, saatlerce ağlamama neden olan bu ruhtan biraz olsun hoşlanmadım.

 

 

 

**

Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛

0 0 Oylar
Bu içeriğe puan verin
Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments