Iray
Öyke ve Udar’ın, Mira ve Erel’e ne kadar iyi geleceğini tahmin edebiliyordum.
Onlar, benzerlikleri sayesinde değil ancak farklılıkları sayesinde bu ikiliye en çok uyum sağlayacak askerlerimdi. Bu potansiyele sahiplerdi. Karşısındakinin duygularını kendi duyguları ile eşleyebilen ve olumsuz her durumu olumluya çevirebilen Öyke ve karşısındakini -gerek fiziksel gerek de psikolojik- baskılayabilecek güçte Udar, en doğru kararımızdı.
Her şeye rağmen Erel’in devamlı hareket halinde olması ve yerine getirilmesini beklediği talepler Udar’ı zor durumda bırakıyordu. Yeterli olmadığı için değil ancak bu tarzda biriyle mücadele etmenin tadına henüz varmadığındandı. Bu noktada Udar’ın, son günlerde Erel’e olan yakınlığıyla dikkatimizi çeken Ayana’dan yardım alabileceğini düşünüyordum (çünkü bir şifacı olmasının yanı sıra harika bir empattı). Udar’ı ve beni, en iyi o anlayabilirdi.
Bu nedenle oturduğumuz dinlenme odasında Ayana’ya, “Onun için yapabileceğin bir şeyler var mı?” diye sorduğumda oldukça umutluydum.
“Hiçbir şey yapmayı düşünmüyorum,” demesini ise biraz olsun beklemiyordum. “Erel’e biraz bile art niyetle yaklaşırsam bunu fark edecektir ve bunun için bir empat olması gerekmez. Yeterli kabiliyeti var. Hissedebiliyorum.”
“Ona art niyetle yaklaşmanı söylemiyorum Ayana,” diyerek kendimi yenilediğimde,
Yüzüne sevimli bir gülümseme yerleştirmiş, sonra da, “Sonuna kadar açık olacak ve ona güvenmeyi tercih edeceğim,” demişti. “Buradayken kendisine yol gösterecek birilerine ihtiyacı var ve sizler temkinli olmaya çalışırken onun isteklerini karşılayamıyorsunuz.”
Erel’in isteklerini hiçbirimiz karşılayamıyoruz ve karşılayamayız da, diyebilmeyi çok isterdim.
“Udar onu tek başına gözlemlerken zorlandığını ifade ediyor. Sorduğu sorular, kullandığı hafif aşağılayıcı tavırlar ve tehdit içeren bakışlar altında destek talep ediyor.”
“Udar’ın kaygısını anlıyorum.” Ilık çayına gözümün önünde biraz bal damlattı ve camdan çay kaşığıyla yavaşça karıştırmaya başladı. “Ancak Erel’le baş başa geçirdiği zamanların ona çok iyi geleceğini düşünüyorum. Güçlü bir asker olmasının yanında, eksik olduğu noktaları Erel çok iyi tamamlar.”
Sabit fikirli, emir odaklı Udar’ın ve fazlasıyla esnek, kontrol edilmeye katlanamayan Erel’in birbirine çok şey öğreteceğinden şüphem yoktu. Sadece… “Erel konusunda ne yapmayı düşünüyorsan, biraz daha hızlı yapmanı istiyorum senden.”
Erel’in düşüncelerini ya da duygularını okuyamıyorduk. Dahası bizim duygularımızı yansıtmayı başaran mükemmel bir aynalama özelliği elde etmişti. Hâl böyleyken Erel’i tehditvari bulmak, niyetlerini anlayamamak ve tedirgin hissetmek çok normaldi. Bunun için Göksel’i de Udar’ı da suçlayamıyordum.
“Birkaç gündür düşünüyorum da…” Ayana’nın yüzündeki gülüş iyice genişledi. “Yıllar öncesinde onun bir Kral olduğunu söylemiştin.” Erel’den bahsederken iri koyu gözleri benimkilere kenetlendi. “Fakat Kral, Oyuncu’nun farkına varırsa üzerindeki sıfatı taşımaya devam eder mi? Tahtada gezinen parmakları gözlemliyor ve gerçekleşen hamleler doğrultusunda plan yapıyorsa oyunu hâlâ oyuncunun oynadığını söylemek gerçekten de mümkün mü?”
Bir süreliğine sessiz kalıp duyduklarımı düşündüm. Oyunu bilinçli olan oynuyorsa ve Kral bilinç kazanmışsa… Esas oyuncu hangimiz oluyor, bunu gerçekten bilmek istedim.
Ardından yedi sekiz yıl önceki o anının zihnimde tekrar etmesine izin verdim:
“Neden buradasın?”
Bu basit görünen soruyu cevaplamak benim için kolay değildi. Bu yüzden cevap vermek için acele etmedim. Bulunduğum hastane odasında pencereden dışarıyı izlemeyi sürdürdüm ve sırtımı delip geçen gözlerin sahibine dönebilmek için cesaretimi toplamayı bekledim.
“Olmam gerektiği için,” dediğimde,
Vakit kaybetmeden, “Tekrar gidecek misin?” diye sordu.
Bedenimi ona çevirdim. Sırtındaki ileri derece yanıkları umursamadan kendisini zorlayıp doğrulan onu izledim. Kızarmış ve çökmüş göz altlarına rağmen biraz da olsa parlamaya devam eden yeşil gözleri oradaydı. 18’indeki Erel’in umudu… Umudunun son damlaları gözlerimin önünde kurudu ve onu cevapsız bıraktığım onca saniyenin sonunda kuru dudaklarından tek bir kelime döküldü. “Defol.”
Ne bir karşılık verdim ne de hareket edebildim.
“Tekrardan gideceğini söylediğin halde neden burada olduğunu anlayamıyorum. O yüzden defol git.”
“Erel ben… Yalnızca yapmam gerekeni yapıyorum.”
Gülmeye başlayacağını, dahası kahkaha atacağını düşünmemiştim. Kahkahaları zamanla boğazını yırtmaya başladığındaysa bunun bana verdiği acı tarifsizdi.
”DEFOLMAN İÇİN AÇIKÇA YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİ, SİKTİRİP GİTMENİ Mİ SÖYLEMEM GEREKİYOR?”
”Erel-”
”Bu büyük lokmayı yemek için cesaret eden ruhumu sikeyim!” Gülmeyi bırakır bırakmaz sesi ağırlaştı. “Üç yıldır cehennemin içindeyim ben Iray. Üç yıldır. Lanet olası üç yıldır cehennemdeyim. Arınmak ve Tanrı’yla yüzleşmek için kendimi gebertmeye cesaret ediyorum FAKAT SEN, BENİ BU CEHENNEMDE TUTMAK İÇİN ISRAR EDİYORSUN. Ne yapmalıyım, bana söyler misin? Tüm bunlardan kurtulmak için öncelikle seni mi öldürmeliyim? SÖYLESENE! O zaman bu gezegenden kurtulabilir miyim?!”
“Bana Gökler’de bir söz verdin.” İfadem ona o kadar uçarı geliyor olmalı ki başını olumsuz bir şekilde sallarken dudakları tekrardan geriliyordu. İkinci kahkaha krizi çok yakındı.
“Ben BÖYLE bir söz vermedim.”
“Erel sen…” kural ihlalinde bulunacak ve sonrasında bunun bedelini ödeyecek olsam dahi ona bu gerçeği söylerken tereddüt etmedim, “sen en iyilerimizdendin.”
“Mmm…” kıkırdamaya başladı, “Hmm hmmm…”
“Bu hayatında yapacakların için altına imza attığın sözleşmeye ben asla cesaret edemezdim.”
“Hmmm.” Gülüşünü bastırmak için elinden geleni yapıyordu. “Ve sen de daha basit olan orospu çocukluğu sözleşmesini imzaladın demek. Anlıyorum. Kapasiten buna yetti çünkü.”
Ona herhangi bir karşılık veremedim. Farkında olmadığı gerçekler üzerinden ne kadar konuşursam konuşayım ona ulaşamayacaktım.
Bu yüzden ayrılmayı seçtim.
Üç gün boyunca geceleri uğramaya, uyuduğu vakitler şifa çalışması yapmaya devam ettim ancak gün aydığında bir kez olsun karşısına çıkmadım.
Onu bir kere daha yalnız başına bırakacağım gün geldiğinde… işe yarayıp yaramayacağını düşünmeden, son bir kez kuralları ihlal ettim. Gözleri kapalı olan bedenin yanında dikildim ve ne söylemek istiyorsam onları söyledim.
“Yalnız değilsin Erel. Bu gezegene seni yalnız bırakmak için gelmedim ve sen de hiçbir zaman yalnız olmadın.” Odadan ayrılmak için yataktan uzaklaşmaya başladım. “Bu gezegendeki oyunda… Satranç tahtasında Kral sensin; ve ben de o Kral’ı hayatta tutmak için sınırlarını zorlayan oyunculardan biriyim. Bunu sakın unutma.”
Kapıya yaklaşırken kısık sesini duydum. “Benim… Bir Oyuncu’ya değil, Vezir’e ihtiyacım var.”
Kral, Oyuncu’yla aynı düzlemde değildi. Bir gün farkındalığa erişmiş ve onun varlığını fark etmişti fakat Oyuncu’nun varlığını zaman zaman hissetmekte zorlanıyor, desteğinden tereddüt ediyordu. Bu yüzden gözleri daima sahip olacağı bir Vezir’in üzerindeydi.
Doğduğu andan itibaren gerçek bir Vezir’e hiç sahip olmamıştı. Tahtadaki bu taş uzun süredir kayıptı. Öyle ki Kral’ın bu eksiklik yüzünden güçlerini katbekat artırması gerekti. Yine de bazı sınırlara takılmaktan kaçınamadı.
Tahtanın sonuna varmak için son bir adımı kalmış gözde piyonu, bilinçsizce Kral’ını selamlıyordu. Kral onun selamını sevinçle karşıladı ve aynı şekilde armağan etti.
Ardından gözlerini yukarıya -Oyuncu’ya- dikti.
Kral’ın üzerimdeki gözleri oldukça net haykırıyordu: ‘Bu oyun alanı benim mi, yoksa senin mi? Yöneten ben miyim, yoksa sen misin? Ben isem, piyonumu bir Vezir’e dönüştüreceğimi söylüyorum; fakat sen isen de aklını çalıştırıp bana bir Vezir vermeni emrediyorum. Çünkü beni hayatta tutmak için yaptığını düşündüğün her şeyin farkındayım.’
Ayana’ya geri döndüm. “Öyleyse…” Dudaklarımdaki şüpheli gülüşle aynı soruyu bir kere daha yönelttim. “Erel için ne yapacaksın?”
“Biliyorsun Iray,” Ayana’nın halime güler bir tavrı vardı. “Bilginin peşinde olan bir gezgin, eğer ki bilgileri yerli yerine oturtamadan hareket ederse, aceleci davranırsa kendisine zarar verir. Aklı bulanır. Hangi bilginin doğru olduğuna karar veremez ve büyük bir çıkmaza girer. Bu yüzden Erel bir çıkmaza girdiğinde onu doğru yola yönlendirecek kişi olmak istiyorum.”
Ayana’ya güveniyordum. Bu zamana kadar yaptıklarını, aramıza katıldıktan sonra göstermek zorunda kaldığı cesaretini ve bir takım lideri olarak ne kadar başarılı olduğunu gayet iyi biliyordum. Yalnız Erel’i de bir noktada tanıdığımı düşünüyordum. Bizden uzakta geçirdiği on yılın ona kattıklarını, nasıl birine dönüştüğünü bilemiyor olabilirdim ve bu konuda yanılacağım detaylar çıkabilirdi. Yine de özünü tanıdığımı, gelecekte dönüşeceği adamdan haberdar olduğumu düşünüyordum. Bu yüzden Erel’in yanında rahat olabileceği ve doğru yola yönlendirmesini isteyeceği kişinin Ayana olacağından şüpheliydim. Onun aradığı… başka biri vardı.
Sabırsızca yanında olmasını istediği başka bir kadın vardı.
Mira… Er ya da geç onunla yüzleşecekti. Erel’in kim olduğuyla— onun için kim olduğuyla yüzleşmek zorundaydı. Aksi imkansızdı. Erel hayatta olduğu takdirde Mira’nın etrafında dönmeye devam edecekti. Güzellikle ya da değil; kendisini hatırlatmak için sınırlarını zorlayacaktı. O en başından beri böyle bir insandı. Bu durumda Mira’nın Erel’e (Erel’in her türlü fikir ve düşüncelerine) karşı koyabilmesi için yeterince gelişmesini beklemek ve sonrasında iletişim kurmalarına izin vermek en doğrusu olurdu. Ancak bu doğru, büyük sınırlamalar içeriyordu ve sınırlardan nefret eden bir adamın karşısına böyle bir fikirle çıktığımızda eminim ki gözünde bir avuç negatife dönüşecektik.
Onun isteklerini reddeden, hareketlerini kısıtlayan, gözlerinin arayıp durduğu kadını yanına dahi yaklaştırmayan negatifler… Bu ihtimalin düşüncesinden de, olasılığından da nefret ettim. Onu birkaç karar içerisine ve ayrıca yer altına hapsetmek istemedim. Negatiflerin yaptığını yapmak istemedim. Onu kontrol etmek istemedim ve en az Ayana kadar ona güvenmenin iyi bir karar olacağını düşünmeye başladım.
Bu yüzden ilerleyen saatlerde Göksel’i bulup bu konuyu onunla tekrardan konuştum. Mira’nın sorularını karşılıksız bırakmakla kalmayıp bir de cevaplarını bulması için yeterli alanı sağlayamadığımızı tartıştım ve on beş dakika kadar süren fikir alışverişimizden sonra Erel’i de aramıza dahil ettim. Ona; psişik gelişiminin ne düzeyde olduğunu, kendisi için bir enerji kalkanı oluşturup oluşturamadığını ve telepatideki durumunu sorduk. Duyduklarına karşılık iş birliğine açık davrandı ve oldukça dürüst cevaplar verdi.
“Daha önce de söylediğim gibi telepatide o kadar da iyi değilim. Yalnızca bitki ve hayvanlarla açık iletişim kurabiliyorum. Mira bir istisna olsa da insanlara ulaşmak benim için mümkün değil. Diğer telepatlar bana ulaşabilir ancak onlara bir karşılık veremem. Enerji kalkanı oluşturamıyorum, telepati dışında da başka psişik bir alanda açılım yaşamadım. Çeşitli konularda teorik bilgiye sahibim fakat kendime güvendiğim asıl konu insan ve sürüngen anatomisi. Bir de oldukça iyi bir mühendis olduğumu söyleyebilirim.” Duraksadı. “Ayrıca Mühendislik Katı’nızdaki uzay araçlarına göz attığımda, çalıştığınız kişilerin bilgi birikimine şüpheyle yaklaşmaktan kendimi alamadım. Tasarımlarınızı o kadar da güçlü bulamadım. Negatiflerin orta düzeydeki bir gemisi bile donanmanızı havaya uçuracak kadar—“ Ve tekrar duraksadı. “Iıı… Evet. Söyleyeceklerim bu kadardı.”
İsteseydi bize daha eksik bir bilgi aktarımında bulunabilirdi ancak dürüst olmaya gayret etti. Çabası takdir edilesiydi. Bu nedenle ona bizzat sorduğumda, “İstediğin gibi yeryüzüne çıkabilmek ister misin?”
Gözlerinin parladığını gördüm. “Bu sizin için bir tehdit oluşturmaz mı?”
Sorusu bizi denemek içindi ve ben ona gerçek cevapları vermeye dünden razıydım. “Bu saatten sonra tek bir negatifin dahi alanına yaklaşamazsın Erel.”
Verdiğim cevaba oldukça geniş bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Evet,” derken dudaklarından birkaç kıkırtı dökülmüştü. “Binlercesi, bedenimi -ölü ya da diri olduğu fark etmeksizin- ele geçirmek için heves içindeyken bir iki kilometre menzillerinde bile bulunmak benim için tehlikeli olur.” Yüzündeki gülüş silinirken konuşmaya devam etti. “Bu yüzden yüzeye bir enerji kalkanı oluşturmadan -varlığımı gizlemeden- çıkmam imkânsız.”
Yüzeye çıkmak istediğini ancak yeterli psişik gelişimi olmadığı için bunun mümkün olmadığını itiraf ederken Göksel bir önceki cümlesinde takılı kalmayı seçmiş gibi, “Ölmen iyi olmaz,” demişti.
Erel’in yüzüne yerleşen yeni gülüş biraz rahatsız ediciydi. “Değil mi?” Gözleri kısıldı. “Sahip olduğum onca bilginin birkaç saniye içerisinde çer çöp olması ve tüm evrendeki yıldızlar kadar parçaya ayrılması berbat olur. Bu yüzden… beni hayatta tutabilmek için elinizden geleni ardınıza koymayın.”
Erel yanımıza geldikten sonra aksini yapmamız mümkün değildi. Kanımızla ve canımızla bizimle kalması için mücadele etmek zorundaydık. Bunun için karşımızdakinin kim olduğu ya da ne kadar güçlü olduğu önemli değildi. Şeytan bile beden alıp karşımıza Erel için dikilse, onu korumak için en önde dikilmeye devam edecektim; çünkü o, bu zamana kadar yapabileceğinin en iyisini yapmıştı. Aynı şekilde benim de elimden geleni yapmam ve onun bu gezegendeki varlığını sürdürmesi için etrafındaki pürüzleri ortadan kaldırmam gerekiyordu.
Bu nedenle… Erel’i serbest bırakmaya karar verdim. Evet. Erel ve Mira’yı kendi haline bırakacak, yakın müdahale olmadan gözlemde kalacaktım. Göksel’i bu konuda ikna etmek kolay olmasa da bir şekilde üstesinden gelecektim. Bana duyduğu güveni ve kararlarıma duyduğu saygıyı gayet iyi biliyordum.
Görüşme sonrası Göksel’le tekrardan yalnız kaldığımızda ona Erel’in üzerinde taşıyabileceği bir eşyaya kalkan görevi görecek ağır bir enerjiyi hapsetmesini söyledim. Aklımdan geçenleri tam olarak anlayamadı ve bu fikrin altında yatan sebepler üzerine de bir 10 dakika daha tartıştık. Yine de sonuç değişmedi. Farkında olmadığı gerçeklerin sahibiydim ve Göksel benimle ne kadar tartışırsa tartışsın bu gerçekler değişmeyecekti.
Konuşmanın sonunda kullanmaktan pek de hoşlanmadığım statümü kullanmak zorunda kaldım ve emirlerimi yerine getirmesi için kapıldığı mantık çerçevesinden çıkmasını söyledim. Ancak o zaman tartışmadan çıkıp laboratuvara yöneldi.
Sonraki günlerde de yaptığı işten memnun kalır bir ifadesi yoktu. Neyse ki birkaç fincan bitki çayı ve tatlı dilimle gönlünü almayı başardım.
Uzun çalışmalarının ardından, Erel’i duygusal olarak etkilemeyecek bir kalkanın var olabilmesi için Udar’ı seçtiğini söylemişti. Onun için gümüş bir yüzük ayarladı. Üzerinde yedi çizik olan, her çiziğin bir günü ifade ettiği ve böylece içerisindeki enerji miktarının anlaşılabileceği pratik bir çözüm sundu.
Bize neler getireceğini bilmediğimiz ancak en iyisini umduğumuz bir çözümdü bu.
**
Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛