Mira
İyi değildim.
İşler biraz olsun istediğim gibi ilerlemiyordu ve yeryüzündeki sıkışık düzenime yer altındakiler de eklendiğinde ezilmekten kaçınamıyordum. Gelecek pazartesi başlayacak final haftam ve hemen ardından teslim etmem gereken projem yüzünden diken üstündeydim. Iray’la aramıza giren limoni havanın çözülmemesi de tadımın iyice kaçmasına neden oluyordu.
Ruhani tarafımı beslemeye çalışırken maddi düzlemdeki görevlerime de devam etmek zordu. Dengede olmak… çok zordu. Bu durumu hafifletmek ve Göksel’le konuşmak için cumartesi günü kısa bir süreliğine yer altına indiğimde ise Iray’la karşılaşmak planlarım dahilinde değildi. Dördüncü katta, 89. Bölük’ün dinlenme odasına girdiğimde Göksel’i U şeklindeki geniş masanın sol tarafında, kristal fincanındaki bitki çayını içerken yakalamış; Iray’ı da onun hemen yanında, kalın kapaklı bir defteri doldururken görmüştüm.
“Hoş geldin Mira,” Göksel’in selamını alarak yanına yöneldiğimde, “Sen de çay alır mıydın?” diye sordu.
“Bunun için yeterli vaktim olduğundan şüpheliyim.”
“Kısa bir mola vermek için her zaman vakit vardır.” Yanındaki boş sandalyeyi işaret ederken ayaklandı. “İstediğin gibi yerleş, hemen geliyorum.”
Doğal bir şekilde işaret ettiği yere yerleştim.
Iray da eş zamanlı bir şekilde başını kaldırıp o güzel mavi gözlerini üzerime çıkardı. “Selam.”
Basitçe bulunduğu söyleme aynı şekilde karşılık verdim. “Selam.”
“Nasılsın?”
“Yoğun ve yorgun.” İfademe katılırcasına başını sallamış, defterinin kapağını kapatıp dolma kalemini de aynı şekilde yanına yerleştirmişti. Defterin sert kapağında geniş bir kemer yer alıyordu ve Iray o kemeri iliştirirken acele etmedi. Ondan sözlü bir karşılık daha beklerken sessizliğini korumaya devam etmiş, bu da beni konuşmaya mecbur bırakmıştı.
“Senin de oldukça yoğun olduğunu duydum,” dediğimde gözleri arkamda kalan Göksel’e gitti. “Ve biraz da kırgın.”
Duyduklarından sonra dudaklarına buruk bir gülümseme yerleşti. “Bunu bu şekilde öğrenmene üzüldüm.” Kullandığı kelimeler beni bir şekilde huzursuz etti ve biraz da tadımı kaçırdı.
“Özür dilerim Iray,” dediğimde ifadesi değişti. Açıkça benden bir özür duymayı beklemiyordu. “O gün fazla duygusal davrandım. Normalde gerçekleştirmeyeceğim bir davranış gerçekleştirdim.”
Tekrar düşündüğümde yaptıklarımı yanlış bulmuyordum. Evet, gerçek anlamda hatalı olduğumu düşünmüyordum ancak Iray’la bozulmaya başlamış aramızı nasıl düzelteceğimi de bilmiyordum.
“Sorun değil Mira,” diyerek beni şaşırttı. “Hata yapmadın.”
Bunu içimden geçirdiklerimi duyduğu için mi yoksa gerçekten de hatalı olmadığımı düşündüğünden mi yaptı, bilmiyordum.
“Hatalı değildin,” kendisini tekrar etti. “Gerçekten. Davranışlarında bir sorun yoktu. Yalnızca hassas bir anıma denk gelmişti ve sorularını cevaplamanın gelecek için ne kadar doğru olduğundan emin olamıyordum. Seni incittiğim için özür dilerim. Bana kızmakta sonuna kadar haklıydın.”
Sözlerinde ne kadar samimi olduğunu görebiliyordum. Her bir kelimesinin içtenliğinden de emindim ancak bu şekilde özür dilemesi kalbim için iyi değildi. Kendimi suçlu hissetmeme neden oluyordu.
Göksel elindeki iki kristal fincandan birini benim ve birini de Iray’ın önüne bırakarak ortamızdaki yerine yerleşti. Ardından ikimize de kısa bir bakış atmıştı. “Aradığın bilgileri bulabilmek için Iray’ın söylediği aksine, istediğin gibi araştırma yapmakta özgürsün Mira,” dedi.
“Ona araştırma yapamayacağını söylemedim.” Iray, Göksel’e karşı çıktıktan hemen sonra bitki çayından bir yudum aldı.
“Doğru, böyle bir şey söylemedin.” Onu onaylıyordum ancak… “Yalnızca sessiz kaldın ve cevapları bizzat bulmamı istedin.”
“Iray yalnızca istediğin bilgileri verdiği takdirde doğabilecek kötü sonuçlardan dolayı tedirgin hissediyor.”
Göksel’in nasıl bir kötü sonuçtan bahsettiğini anlayamadım.
Soru sormaktan ve doğru yanıtları bulmaya çalışmaktan ne gibi bir zarar gelebilirdi?
“Empatide geliştiğinde ve hissiyatın güçlendiğinde ne demek istediğimi anlarsın.” Iray’ın düşüncelerime karşı verdiği yanıt kaşlarımı çatmama neden oldu.
“Bu konu hakkında söylemek istediğim bir iki şey var.” Iray’daki gözlerimi Göksel’in ela gözlerine çıkardım. “Yeryüzünde dehşet yoğun bir programım var ve bu programa yer altındaki yoğunluğu da eklemem mümkün değil.”
“Anlıyorum. Hafta sonları gelemeyeceğini söylüyorsun.”
Onu düzeltme ihtiyacı duydum. “Yalnızca hafta sonu değil. 26 ya da 27’sine kadar yer altına inemeyeceğimi söylüyorum. Final sınavlarım var ve projemi de yetiştirmem gerekiyor.”
Her ikisi de soruma bir karşılık vermediğinde ve dümdüz suratlarıyla beni izlemeye devam ettiklerinde gerilmekten, yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi düşünmekten kendimi alamadım.
“Bu neredeyse üç hafta yapıyor.” Iray, başımla onu onayladıktan sonra konuşmasına devam etti. “Rüyalarında buluşmaktan başka çaremiz yok o halde.” Oldukça rahat bir şekilde söyledikleri beni endişelendirmeye başladı.
“Kulağa sizi reddediyormuşum gibi geldiğinin farkındayım ama doğru düzgün uyuyabileceğimi sanmıyorum.”
“Projen yüzünden mi?” Göksel’in sorusunu da başımla onayladım. “Öyke’den sana yardım etmesini isteyelim. Destekçin olursa işlerin çabuk biter ve sen de en azından beş altı saat uyuyabilirsin.”
Sınav haftalarımda ve her jüri önüne çıktığımda kaç saat uykuyla ayakta kaldığımı bilseler eminim şok geçirirlerdi.
“Öyke’nin tek başına yeterli olacağından şüpheliyim.” Kendi kendime söylendiğim sırada,
Iray karşılık verdi. “İşlerin yetişmeyecek gibi olursa Zeren’i de çağırabilirsin.”
Bana yardımcı olmak için ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarından başka bir şey söyleyemedim. “Peki şu rüya aleminde işler nasıl yürüyecek?”
“O kısmı dert etme. Uykuya daldığında Udar gelip seni bulur.” Göksel sorumu oldukça savsak bir şekilde cevaplamış, ardından kendi belirlediği konuya dönmek istemişti. “Fakat bundan önce empatik gelişiminde kimin rol alacağını belirlememiz gerekiyor.”
“İzleyeceğim yoldan önce eğitmenime karar vermek ne kadar doğru olur?”
“İzleyeceğin yola birlikte karar verebilirsiniz. Nasılsa bire bir çalışacaksınız.”
Demek empati alanında özel ders alabileceğim birine ihtiyacım vardı. Anlıyorum…
“Empati ya da diğer tabanlar, aynı ismi taşısa bile kendi içinde farklı açılımlar sergiler.” Iray bu konu hakkında beni biraz daha bilgilendirmek istediğinde tüm odağımı ona verdim. “Örnek vermem gerekirse her empat aynı başlangıç düzeyinde olmaz ve gelişim süreci de birbirinden farklı ilerler. Bu nedenle öğrencilerin kendilerine benzer kişiler tarafından eğitilmesi daha hızlı sonuç alınmasını sağlar.”
Düşünceli bir şekilde gözümün önünden tanıdığım tek tük empatı geçiriyor ve benimle benzer noktalarını bulmaya çalışıyordum ki Iray’la Göksel’i de benimle aynı halde buldum.
Benimle benzer bir empat… Benim gibi beceriksiz bir başlangıç yapmış kaç tane empat vardı? Daha doğrusu hiç var mıydı?
Üçümüz de oturmuş kara kara düşünürken aramıza yeni bir beden katıldı.
Kapıdan içeriye giren adım sesleri toplantı masasına yöneldi ve örgülü turuncu saçlarını omzundan arkaya atarken konuşmaya başladı. “Erel, Mira’yla görüşmek istediğini-” Öyke’yle gözlerimiz buluştu, “söyledi.”
Öyke’nin ardından içeriye biri daha girdi ve aynı şekilde oturduğumuz masaya yanaştı. İçerideki -ben hariç- herkesin giydiği gri üniformadan giyiyor, yalnız yaka fermuarını sonuna kadar açık kullanıyordu. Bunu başta köprücük kemiklerini göstererek şov uğruna yaptığını düşünsem de boynunda şeffaf bir şeyin hareket ettiğini görünce yutkunmaktan kendimi alamadım. Şeffaf şey yavaşça soluk bir gri rengini aldı ve yılanı andıran beden belirginleşirken sonunda görünür oldu. Gerçek bir yılan… Soluk gri renginde, biraz da şeffaf görünen bir yılan boynunu üç tur dolamış, sağ omzundan kuyruğunu sallandırırken sol omzuna da başını yerleştirmişti. Beni izliyordu.
Yılanı… Onun yılanı gerçekten de beni izliyordu.
Tedirginlik içerisinde Göksel’in kolunu yakaladığımda saklanmak istemiş, buna rağmen gözlerimi üzerinden çekememiştim. Onun fiziksel olarak karşımda dikilmesi, o evdeki enerjiyle benzeşmiş bu ruhla yüz yüze gelmem iyi değildi. Hiç iyi değildi.
Kapıldığım ani paniğe ve şiddetle çarpan kalbime anlam veremiyor, içinde bulunduğum ortamdan kaçıp kurtulmak istiyordum. Korktuğum için değil. Kesinlikle korktuğum için düşünmüyordum bunları. Sadece ağır geliyordu. Yaydığı, sahip olduğu enerji baştan sona ağır geliyordu ve henüz Iray dışında kimsenin duygularına maruz kalmadığımdan bu ağır duygularla baş edemiyordum.
“Üzgünüm,” Öyke’nin sesini duysam bile bir tepki veremedim. “Mira’nın burada olduğunu bilmiyordum. Daha dikkatli davranmalıydım.”
“Sorun değil Öyke.” Iray’ın verdiği karşılık sonrasında her ikisi de hareketlenmiş, oturduğumuz masada hemen karşımıza yönelmişlerdi.
Endişe içerisinde Göksel’in kolunu çekiştirmeye devam ederken onu fazla zorlamış olmalıyım ki oturduğu yerden kalkmasına neden oldum. Benimle yer değiştirdi fakat bunu yaptığında bile bedenini benden uzaklaştırmadı. Iray da Göksel de sandalyelerini benimkine yaklaştırarak biraz olsun arkalarına saklanmama izin verdi.
Öyke’yi ve yanındaki diğer bedeni temkinli bir şekilde izlerken bir yandan da Iray’ın yaydığı huzura yaslanıyordum. Zaman içerisinde sakinleşmeyi başardığımda ise diğer ikisinin benim aksime ne kadar da rahat oturduğunu fark etmiştim.
Tuttuğum kollardan Göksel’inkini bıraktım ve Iray’a biraz daha yanaştım. Öyle ki bu sırnaşıklığımın sonucunda Iray bedenini masaya yaklaştırmak zorunda kalmış, ben de tam istediğim gibi omzunun arkasına saklanabilmiştim.
“Ne kadar da komik bir sahne.” Bu onun sözleriydi. Alaylı bir ifadeyle ve keskin gözleriyle söylediği birkaç kelime sertçe yutkunmama neden oldu. “Abisinin arkasına saklanan küçük bir kız çocuğu gibisin.”
Attığı lafı duymazdan gelebilirdim. Bunu başarabilecek güce sahiptim ancak oturduğu yerde kollarını çaprazlarken o kadar küstah gözüküyordu ki sinirlerimi tepeme çıkarmıştı. “Benimle görüşmek için izin almaya gelmiş biri, fazla kaba davranmıyor mu?”
Masadaki hemen herkes arkasına yaslanarak rahat bir şekilde otururken Iray benim yüzümden tek dirseğiyle masaya yaslanıyordu. Oturduğu yerden girebildiği kadar arkasına girmiş, kendine yakın kolu kavramış ve sığındığı adamın omzu üstünden korkakça laf atan da ben oluyordum. Bu senaryoyu dışarıdan izleyen biri olsam tüm bu saçmalığa gülebilirdim; ancak içerisinde bulunduğumdan -ve başrolü canlandırdığımdan- aynı davranışı sürdürmeye devam edecektim.
“Görüşmek istemenin nedeni neydi?” Göksel üzerimdeki yükü almak istercesine sorduğunda,
Erel gülümseyerek karşılık verdi. “Kontrol etmek istediğim bir şey vardı.”
“Ne gibi?”
“Tahmin edebileceğiniz üzere, negatiflerle çalıştığımdan psişik olarak gelişemedim. Bitkilerle ya da hayvanlarla iletişim kurmakta zorlanmıyorum ancak sıra insanlara geldiğinde sesimi karşı tarafa iletemiyorum.”
Iray’ın söylediği üzere onun bir telepat olduğunu hatırladığımda olduğum yere biraz daha sığındım.
“Bu yüzden…” Konuşmasına geri döndüğünde gözlerinden kaçındım ve düşüncelerimi -diğerleri gibi- okumaması için dua etmeye başladım. “Şu beceriksiz öğrencinizin biraz işime yarayacağını düşündüm.”
Bu kadar açık bir şekilde beceriksizliğimi yüzüme vurmaktan çekinmediğine inanamıyordum. “Beceriksiz değilim,” diye karşı çıkmaktan kendimi alamadım. “Sadece yeraltı öğretilerini biraz yavaş öğreniyorum.”
Yüzümü Iray’ın omzuna saklayarak konuşurken kimse bana dikkat etmiyor, Öyke’nin masadan ayrılan adımları dışında Göksel’in çayından aldığı yudumları duyuyordum.
«Kaldır başını.»
Tırnaklarımı panik içerisinde tutunduğum kola geçirdiğimde, başını çeviren Iray ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “İyi misin?”
«Şu embesilin arkasında biraz daha saklanmaya devam edersen sinirlenmeye başlayacağım.»
Başımı zorlukla kaldırdığımda gözlerimi karşımdaki bedene yöneltmiş, yeşil gözleriyle buluştuğumda soluklarım tekrar hızlanmaya başlamıştı.
“Mira?”
«Söylediklerimi gerçekten de duyabiliyor musun?»
“Mira iyi misin?”
«Duyabiliyorsun.»
Zihnime dolan sesin sahibi beni olduğum yere kilitlemişti. Ne Iray’a bir cevap verebiliyor ne de zihnimdekileri dışarıya yansıtabiliyordum. Köşeye sıkışmıştım.
“Tahmin ettiğim gibi,” demişti Erel. “Sana ulaşabiliyorum.”
Eş zamanlı bir şekilde; masaya oturmakta olan Öyke’nin fincanı hafifçe sallanmış, Göksel’in gözleri Erel ve benim aramda gitmeye başlamış, Iray ise duyduklarından hoşnut olmayarak nefesini vermişti.
“Bu hiç iyi olmadı.”
“Neden öyle diyorsun Iray?” Erel laubali bir şekilde Iray’a karşılık verirken oturuşunu düzeltti, biraz da dirseklerini masaya yaslayarak bize yanaştı. “Telepatide gelişmek için elime bir fırsat geçti görüyorsun ki? Neden bunu benimle kutlamıyorsun?”
İfadesinin altında yatan anlamları bilmiyordum. Bunun benimle bağlantısını bilmiyordum ancak onlar biliyordu. Her zamanki gibi. Benim hakkımda çok mu çok şey biliyorlardı.
“Bu kutlanacak bir şey değil,” dedi Göksel. “Kendi tabanında dahi gelişememiş biri, bir başkasının gelişimine hiç yardım edemez.”
“Lütfen böyle söyleme Üsteğmen,” Erel’in sesindeki alay yoğunlaşırken buna mimiklerini de dahil etmiş, duyduklarına zerre katılmayan bir ifadeye bürünmüştü. “Buraya gelmeden önce birçok şey deneyimledim ve birçok kişinin erişemeyeceği bilgileri elde ettim. Tüketemeyeceğiniz kadar fazla bilgiye eriştim… fakat söyledim ya… Özümün dışına çıkmak -negatiflerle çalışmak- psişik gelişimime ket vurdu. Bu yüzden size yaklaşmak, sizinle çalışmak için özüme yaklaşmam gerekiyor.”
“Psişik gelişimini tamamlamadan bizimle paralel bir görüşe sahip olamayacağını mı söylüyorsun?” Öyke’nin araya girerek sorduğu soru,
Erel’in dikkatini çektiğinde gözlerini Göksel’den alarak yanındaki kadına çevirmişti. “Sizinle zaten paralel bir görüşe sahip değilim.” Gülüşünü genişletirken yaydığı enerji mücadeleci ve tehditkâr bir hâle dönüşüyordu. “Ama bu söylediklerimle negatiflerin üssüne geri döneceğime dair bir endişeniz varsa,” ardından hepimizin üzerinde göz gezdirdi, “olmasın. Öyle bir yere geri dönmek benim için mümkün değil artık.” Gülmeyi bırakarak düz bir suratla gözlerini Göksel’e geri dikti. “Ayaklarına kapansam bile hayatta kalmama izin vermezler. Daha da dürüst olmam gerekirse, dirimi yakaladıkları an öldürürler.”
“Büyük bir israf olur.” Iray’ın söylemi,
Erel’in yüzüne yeni bir gülüş yerleştirdi. “Değil mi?” Öncekiler kadar geniş değildi ancak kesinlikle ölümcüldü. “Bence de büyük bir israf olur Iray. Bu yüzden… Ben sizin için ne kadar çabalıyorsam, siz de benim için çabalayın.”
“İhtiyacımız olan bilgileri vereceksin,” Göksel’in sesi ne kadar kısık olursa olsun, baskınlığı nedeniyle hepimizin dikkatini çekmişti. “Karşılığında ise psişik gelişimini tamamlayacaksın.”
Erel’in gülüşü bir kere daha değişti ve Göksel’e karşılık vermeden önce enerjisi yumuşadı. “Ne kadar da doğru anlamışsın Üsteğmen!”
Göksel’in rütbesini bu kadar alaylı bir tınıyla söyleyebildiğine inanamıyordum.
“Anlayabiliyorum ancak, bu yolda sana her zaman tatlı davranamayacağımızı tahmin edebiliyorsun değil mi?”
“Elbette,” Erel, Göksel’in söylediklerini biraz olsun umursamıyordu sanki. “Acı çekmenin benim için bir problem olmadığını çoktan biliyor olmalısınız. Gelişebildiğim müddetçe karşılaştığım zorluklar umurumda değil.”
Kişisel bir istek.
Oldukça bencil bir istek.
“Eğitim tarzımızı gördükten sonra tavır takınmayacağına ve biz ne söylersek onu yapacağına dair, güvence verebilir misin o halde?” Bu seferki soru Öyke’ye aitti.
“Beni oyalamadığınız sürece bir sorun olmaz.” dedi Erel. “Ancak oyalarsanız… Karşılaşacaklarınızdan hoşlanır mısınız, bilmiyorum.”
İlginçti ancak Öyke de Erel’e -onun sahip olduğu kadar- geniş bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Öyleyse sorun olmayacak,” demişti. “İş birliğini dört gözle bekliyoruz Erel.”
**
Kitabımla ilgili görüşlerinizi aşağıda yer alan yorum alanına bırakabilir ya da Instagram üzerinden bana kolaylıkla ulaşabilirsiniz 💛